Altı Medeniyetin Dünyası - Bölüm 213: İki Canavar

Çeviri : Sanseiu
Düzenleme : Sanseiu
Beğeni : 0
Okunma : 104
Tarih : 21 Eylül 2018 20:17:56

“Kanını içeceğim senin demiştin değil mi? Benim karşıma geçip kan ile alakalı konuşabildiğine göre, epey taşaklı biri olman lazım!”

Nafız kendini koyuverdiğinden beri hiçbir konudan geri durmuyordu, konuşması ile beraber hançerlerinden iki enerji saldırısını daha önce onu engelleyen kalkanın üstüne yollayacaktı.

İki ufak yarım ay şeklindeki bu saldırıları gören Naldo’nun ilk aklına gelen savuşturmak olmuştu ama arkasında duran genç kadın yüzünden bunu yapamayacaktı.

Görev bilinci veyahut aksi halde kaybedeceği hayatının korkusu mu bilinmez, elindeki büyük kalkana sıkı sıkıya sarılan iri cüsseli adam gerçekten de yerinden kıpırdamayacaktı.

Bir karar vermek zorundaydı ve o bu yolu seçmişti, sonunda iki kolunu da kaybedeceğini bilseydi yine aynı şıkkı mı seçer miydi bilinmez ama şu andaki çığlıklarına bakılırsa halinden pek memnun değildi.

“Daha az önce söyledim kılıçlar dandik olmasaydı kesip geçerdim diye, sağır mısın yoksa kafan mı az çalışıyor senin?”

Omuzlarının hemen dört parmak altından kesilen kollarından akan kanlar bedenini boyarken, her daim soğukkanlı tavrıyla dikkat çeken Naldo kendinden geçmiş bir şekilde bağırıyordu.

“Uzak dur benden, gelme, gelme!”

Bir adım geri attığında ayağı bir taşa takılıp onun yere düşmesini sağlasa da, iri yarı adım dizleri üzerinde kaçmaya devam edecekti.

Görevine sadık bir savaşçı olarak belki çok değerli bir kişi olabilirdi fakat verdiği yanlış kararın bedelini ağır ödedi. Çok değil, birkaç metre gidemeden bedenindeki kanın çoğunu yerlere saçtığı için önce bayılmış, üç nefes geçmeden de gözleri bir daha açılmamak üzere sonsuza kadar kapanmıştı.

Av ile avcı arasındaki son engelde kalktığında iki çift göz birbirine kilitlenecekti, Gregoria daha önce kendisini hep öyle bir kişi olarak düşünse de, an itibari ile gerçekten deliliğin ne olduğunu tecrübe etmekle meşguldü.

“Kaldık mı baş başa, hadi bakalım kim kimi koparıyor görelim!”

Güzel Gregoria yanındaki savaşçıları ile beraber buraya gelirken, işlerin böyle bir anda tersine dönebileceğini hiç düşünmemişti. Amcası, Astute’nin aksine onu sürekli yanında tutarak şımartmış, karşısına çıkan kişiler bu gerçeği bildikleri için sürekli geri adım atmışlardı.

Yakıp yıkıp geçeceğini sanan güzel kadın bu sefer karşısında elleri kanlı, gözleri cinayet niyetiyle parlayan bir ork buluyordu, en vahşi rüyalarında bile bu sahneyi yaşaması mümkün değildi.

“Ben Cehennem Diyarı ordularının komutanının yeğeniyim, benim kılıma zarar verirsen seni kimse kurtaramaz!”

Sakin adımlarla hasmına doğru yürüyen Nafız bu sözlerden sonra önüne aşamayacağı bir duvar çıkmışçasına sertçe duracaktı, sanki biri onu sımsıkı sarmış ve parmağını dahi oynatamayacak kadar güçsüz bırakmıştı.

Çaresizlik içindeki yüz ifadesi hemen değişti Gregoria’nın, her şey tahmin ettiğim gibi diye düşündü içinden.

Onun bakış açısına göre kardeşini vahşi bir ork öldürmüş olamazdı, olayların arkasında kendi medeniyetlerinden başka bir güç bulunmalıydı.

Orkların kullandıkları teknikler ve silahlara bakılırsa, bu destekçi Kara Zambak Klanının bir sene içinde yerinden etmesine kesin gözüyle baktığı Kutsal Kan Tarikatı olmalıydı.

Şimdi kendi klanının içinde yüksek bir konuma sahip amcasının lafını edince bu maşa korku içinde ne yapacağını şaşırmış, genç kızın aklındaki tüm şüpheleri istemeden de olsa onaylamıştı.

Tüm savaş alanını inletecek bir kahkaha duyulduğunda Gregoria tam olarak bu düşünceler içindeydi, onun aksine kan donduran gülüşün sahibi Nafız ise sadece ona doğru yürümeye devam etmişti.

“Dediğimi duymadın mı?”

Genç kız neler olduğunu anlamamış olmasına rağmen kendisini korumak için konuşmaya devam etti

“Benim amcam üçüncü seviye ruh savaşçısı, tek bir tanenizi bile sağ bırakmaz!”

Küçük adımlarla geriye doğru adımlar atmaya başlayan eskinin vahşi komutanı, şu anlarda adeta süt dökmüş kediye dönmüştü.

“Kara Zambak Klanım …”

Gregoria tam başka bir tehdit savurmak üzereydi ki bu sefer sözleri yarım kalacaktı, çünkü bağırmak için açtığı ağzının içinde şimdi bir orkun elleri vardı.

“Çok konuşuyorsun!”

Kanlı bir mücadele beklerken şımarık bir kızın mızmızlanmalarını dinlemek zorunda kalan Nafız, tuttuğu dili hasmının boğazından söküp alırken sadece iki kelime söyledi.

Genç kız bu olaydan sonra ağzının içinde büyük bir boşluk hissetmişti, doğduğundan beri onunla olan ve hoyratça kullanmaktan hiçbir zaman imtina etmediği dili artık yerinde yoktu.

“Kenara geç ve arkadaşımın yaptığı katliamı izle, belki o zaman kiminle karşı karşıya olduğunu anlarsın!”

Genç kızın iman tahtasına indirdiği tekme ile paçavra gibi bir kenara savuran Nafız, gözlerini kendinden geçmiş bir şekilde kan döken Alyon’a çevirecekti.

“Bunlar nasıl canavarlar böyle!”

Biri kendinden geçmiş dehşet saçıyor, diğeri ise işini bitirmiş olanları izliyordu lakin savaş alanında bulunan bir kişi de her şeyi bırakmış sadece onları takip ediyordu.

Tilki komutan Jurij, savaşan diğerlerinin aksine tüm dikkatini bu iki kişiye verdiği için yaşanan olayların hiçbirini kaçırmamıştı.

Özellikle Nafız’ın, ordularının başında muzaffer bir eda ile kapılarına dayanan iki komutanı neredeyse hiç efor sarf etmeden harcaması karşısında, yaşlı adamın göğsü sıkışmış bir süre nefes alıp verememişti.

Yaptığı seçim zoraki olsa da gördüklerinden sonra gayet memnundu bu durumdan Tilki Komutan, önünde açılan yolun sonundaki parlak geleceğin ışıltısı, yılların kahrı ile matlaşmış simasının bir anlığına da olsa parlamasına neden olacaktı.

“Babanız Alyon geldi ulan, savulun korkaklar!”

Surların içine dönecek olursak, önde delicesine baltasını savuran bir ork savaşçısı ve arkasında sayıları otuz binin üzerinde olan paralı askerler düşmanlarının üzerine amansız bir akın başlatmıştı.

Buğday başaklarının dolu dolu görünümleri ile bereketin simgesi olabilecek bir tarlaya dalmış çekirge sürüsü gibiydiler, geçtikleri yerlerde arta kalanlar sadece Kara Zambak savaşçılarının ölü bedenleriydi.

Soy gücünün ikinci kademesinin yardımıyla kuşatmaya gelen ordunun altını üstüne getiren Alyon, tepelerindeki kırmızı kalkanın altında yavaş adımlarla arkadaşına doğru yürürken tüm bedeni adeta kan zırhı ile kaplanmış gibiydi.

Bu durum sadece ona özelde değildi, kendisi ile beraber savaşan paralı askerlerinde sadece hırs ve acımasızlıkla kavrulan gözleri görülüyordu.

“ Oldu mu bu şimdi, bunu bana bırak demedim mi ben sana?”

İri yarı ork iki kolunu kaybetmiş cesedi tekmelerken arkadaşına sitem eder bir ses tonuyla konuştu, gözüne kestirdiği rakibinin o gelmeden ölmesine içerlemişti Alyon

“Araya gitti valla, çık dedim çıkmadı önümden!”

İki omuz başını yukarı kaldırıp ellerini ben ne yapayım dermişçesine açan Nafız, suratına kondurduğu hınzır gülümsemenin aksine sözlerine mahcubiyetin naifliğini katıyordu.

“Dağ gibi de delikanlıymış, yazık olmuş!”

Neredeyse kendi ebatlarındaki ölü bedene son bir bakış atan Alyon, kenarda onları izleyen güzel kıza dönerek

“Bunu öldürmemişsin, yoksa bana tatlı niyetine mi bıraktın?”

Arkadaşının niyetinin hayra olmadığını gören Nafız, yıldırım gibi ikisinin arasına girecekti

“Hop hop, kenarın dilberi lazım bize. Amcasını kucağa almak için onu kullanacağız!”

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Papaz giysisi giymekle papaz olunmadığı gibi, eline asa almakla da kral olunmaz.

José Saramago

 

 

Önceki Bölüm Sonraki Bölüm

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.