Aslan Kabalı - Bölüm 1: Aslan Uyanıyor

Çeviri : Mete Han
Düzenleme : Mete Han
Beğeni : 0
Okunma : 467
Tarih : 20 Ocak 2018 22:02:16

   Sabah güneşinin ilk ışıkları göründüğünde gece kamp kurduğum mağaradan çıkmak üzereydim. Ormanın seyrek ağaçlı patikasında ilerlerken uyanmış sabahın kuşları cıvıldıyordu. Baharın başlangıcını kutluyorlardı, birkaç gündür olduğu gibi.


            Patikanın bittiği yerde ormana doğru ilerledim. Ağaçların arasından geçerken yeni doğan ağaç filizlerine basmamaya çalışıyordum .İlerlerken ağaçların üzerinde gördüğüm birkaç sincap, sanki ormandan geçen bu yabancıyı selamlar gibi dalların üzerinde, bir sağa bir sola doğru koşuşturmalarını seyrettim.


            Öğleye doğru ormanı yarılamış, gün sonunda ormanı geçeceğimi düşünüyordum. Sağ tarafta kalan açıklığa doğru ilerledim. Büyük bir çınarın yanına yaklaşırken sırtımdaki çantayı indirdim ve kılıç ile yayımı ulaşabileceğim şekilde çanta içerisine koyarak düzelttim. Birkaç parça ekmeği böğürtlen reçeliyle yedikten sonra biraz dinlenmek için sırtımı ağacın gövdesine dayamıştım, uyuya kalmışım.


              Bir çıtırtıyla kendime geldim. Birkaç yüz metre ileride sessizce yaklaşmaya çalışan bir sineri gördüm gözlerimi hafifçe aralayınca. Kendi kendine sövüyordu bastığı dala. Biraz yaklaştığında bunun yaşlı ve silah taşımayan biri olduğunu fark ettim. Tehlikeli birine benzemiyordu. Fakat iri ve hantal olmayan, çevik yaratıklardı sineriler. Silahsız halde bile güçlü bir rakip olabilirlerdi. Her olasılığa karşı bileğime bağladığım hançerin bağını gevşettim farkettirmeden.


            Yaklaşık on beş yirmi adım kala durdu. Anlaşılan etrafta başkasının olup olmadığını kestirmeye çalışıyordu. Yalnız olduğuma karar vermiş olacak ki yaklaşmaya devam etti ve yanıma oturdu Bu cüssede birinin bu kadar sessiz oturabileceğini asla tahmin etmezdim. Bana biraz baktıktan sonra çantama uzandı öfkeyle birlikte birazda merak uyanmıştı bende. Zarar vermek istemediği belliydi fakat hırsızlık yapacaktı. Yine de hiçbir tepki vermeden seyretmeye devam ettim.Ve beni şoka sokan bir harekette bulundu. Kılıcımı çantamdan  çıkardıktan sonra dengesini tartıp hayran hayran seyrettikten sonra sessizce yanıma bıraktı. Gerçekten çok şaşırmıştım. Kılıcım örneği çok az bulunan elf işi bir silahtı. Ve kör bir deli bile eliyle bunun güzelliğini, değerini anlayabilirdi. Yayımda kılıçtan daha değersiz değildi fakat onu da yanıma sessizce bırakmıştı. Artık kendimi tutamaz haldeydim ve..


 


                              "Ne aradığını söylersen belki yarcımcı olabilirim."


                             


                           İhtiyar sineri yerinden sıçrayarak biraz ilerledi ve bana bakmak için geri dönmüştü.


 


                              Ben yavaşça yerimden kalkıp üstümdeki tozları silkelerken ilerideki ihtiyar beni süzüyordu. Üzerimdeki koyu yeşil tek parça cüppe benzeri pelerin benzeri giysi her yerimi kapatıyor ve yüzümün görünmesini engelliyordu.


                              Tutulmuş kaslarımı gevşetmek için gerinirken, sinerinin hala aynı yerde beklediğini gördüm ve elimle gelmesini işaret ettim.


                              Yavaş ve temkinli,her hareketimi gözleyerek yaklaştı .Bu esnada yayımı çantaya kılıcımı sırtıma asmış, geri kalan eşyalarımı toplamıştım.


 


                              "Ş-şey b-ben za-zar-ar ver-mek i-is-istememiştim."


           


                              Bir şok daha!!Yaşadığım uzun yıllardır ilk defa kekeme bir sineri görüyordum! Benim sessiz duruşumu kötüye yormuş olacak ki sesini daha da yumuşattı ,yalvarır gibiydi.


 


                              "B-beyim öz-özür di-di-dilerim. Kö-kötü bir niy-niyetim yoktu.Sa-sade-ce yiye-ce-cek bul-bul-bulma-yı. umuyor-du-dum."


                              Şimdi ona daha önce bakmadığım gibi bakıp inceliyordum. Kirli, toprak içinde belden yukarısı güneş yanığı saçı sakalı karışmış bir görünümü vardı. Hayatın gülmediği kişilerden biriydi. Ve birden zamanımın ilk yılları geldi aklıma babam geldi...Kasabam. Buğulanan gözlerimi sıkıp derin bir nefes aldım. Hislerimi saklamak için sesimi sertleştirerek...


 


                              "Yiyecek olarak ne istiyorsun. Fazla çeşidim yok."


                             


                              Birden gözlerinde sevinç parıltısı gördüm. Bu bana iyi gelmişti.


 


                              "N-ne olursa b-be-beyim.Fa-fark etmez.A-ama bö-böğürtlen reçeli olu-olursa müteşek-müte-müteşekkir olurum." dedi heyecanla.


                              "U-uzun zamandır ta-tatatlı birşey yem-yemiyordum.


           


                              Gülümseyerek boş kavanozu uzattım. Kavanozu görünce üzüleceğini sanmıştım fakat elimden alıp parmağı ile içini sıyırmaya başlayınca kendimi tutamadan güldüm. Çantamdan aldığım ekmek ve kuru meyveleri de uzattım. Gerçekt en çok sevinmişti. Göz açıp kapayıncaya kadar hepsini bitirmiş daha varmı dercesine gözümün içine bakıyordu. Ama kalmamıştı omuz silktim. Benim iki günlük yiyeceğimi bir öğünde yemişti.


                              Ağaca gidip sırtını gövdesine dayayarak oturdu. Bulduğu bir çöple dişlerini temizlemeye koyulmuştu.


 


                              "Te-te-teşekk-ür ederim beyim." Sesi mutlu çıkıyordu.


                              "Si-size ver-ecek pa-pa-param y-yok.Üz-üzgünüm."


                              "Para gerekmez.Ama karşılığını ödemek istersen buralarda ne aradığını ve kim olduğunu söyleyebilirsin."


           


                              Sesimi sertleştirmediğimden şaşırmış, ayağa fırlamıştı tekrar.


                              "Öz-özür di-dilerim hanımım fa-fark edemedim."


                              "Önemli değil. Yolculuklarda kimlik saklamak artık daha yararlı."


                              "E-evet ha-hanımım. Ama e-eskiden böyle değildi" derin bir iç çekti.


                              "Ne kadar eskiden?"


                              "Ta-tanrılaın e-eski çağı ve yeni ça-çağın baş-başlangıcınıda."


                              "Sen tam olarak neden bahsediyorsun?"


                              "Şe-şehirlerin güvenli olduğu, or-ormanların  da-dah-daha güvenli ol-olduğu zamanlardan." bir iç daha çekti "Aslanlar za-zamanından."


 


                              Duraksadım bu ihtiyar aslanlar zamanı hakkında ne bilebilirdi ki!? Tam olarak neden bahsettiğini bahsettiğini anlamak için sordum.


                             


                              "Aslanlar zamanımı? Oda neyin nesi?"


                              İhtiyarın yüzü birden asıldı. Sanki herkesin doğuştan bilmesi gereken bir şeyi bilmeyip günah işliyormuşum gibi bakıyordu. Ciddi bir duruş takınıp ormana yüzünü döndü. Sol tarafı bana gelecek şekilde ormana göz gezdirmeye başladı.


 


                              "Eski ça-çağda"diyerek başladı sözlerine, "Es-eski çağlarda aslanlar va-vardı. Ormanın kor-koruyucuları. Or-ormandaki herşeyi göz-gözetir, ona za-zarar gelmesi-gelmesini önlerler-di."


                              "İnsanlar ve di-diğer ırklar çoğaldıkça ormanlar ve bu-buradaki ya-yaşam tehlikeye gi-girdi, ormanları yıkıp evler yol-yollar yapıyorlar ağ-ağaçları kesip satıyorlardı."


                              "Ne oldu onlara peki?"


                              Bir an gözlerini bana çevirip tekrar ormana bakmaya devam etti.


                              "Ta-tanrılar,  zaman yazgısını te-tekrar yazdılar. He-herşey yok edi-edil-edilip te-tekrar yaratı-tıldı. Bi-birkaç şe-şey dışında."


                              "Nelerin dışında? Ve neden tanrılar böyle birşey yapsınlar ki?"


 


                              İhtiyar etrafı tarıyor gibi dolaşıyor bakınıyordu.


                             


                              "Tanrıların iş-işlerini ki-kimse bi-bi-bilemez."


                              Omuzlarını silkti.


                              "Eskisi gibi ge-geri gelen birkaç şey bu-bulduk. O birkaç ş-şeyden biri a-aslan mabediydi, eski yazıtlar ve birkaç or-orman kasabası."


                              "Eee? Tapınak geri gelmiş, peki kötü olan ne ?"


                              Yaşlı sineri gözlerime baktı uzun uzun.


                             


                              "As-aslan üyeleri yoktu. O-on-onlar tekrar yar-yaratılmamıştı."


                              "Yani koruyucular olmadan sadece kuru bir mabed..."


 


                              Sineri başını salladı bana bakmadan, gözleriyle ormanda dolaşırken.


 


                              "İlk za-zamanlarda ormanda ya-yaş-yaşayan herşey,geri gel-geleceğini be-bekliyordu. O-onların gaza-gazabınan korkanlarda uzak dur-dur-duruyor-la-lardı ormandan. A-ama sonra, zamanla gelmiyeceklerini an-anlayanlar sal-saldır-saldırmaya başladılar. Be-ben ve be-benim gi-gibiler ormanları korumaya çalıştık .A-ama çok az kal-kaldık. Baz-bazılarımız ya-yaşlı-lık-lıktan, bazılarımızda sa-savaşırken öl-öldü. Aslan ma-mabedindeki yazıtları ok-okuduk. Bi-birkaç büyü öğ-örendik. Ama Tam ku-kullanamıyoruz. Çünki gerçek  bi-bir aslan değil-değiliz."


                             


                              "Snxionlu aronalu!!"


 


                              Ellerini hevesle havaya kaldırdı ve ellerinin arasında mavi-yeşil ışıklar toplanmaya başladı. Bir asaya benzeyen parlaklık küllere dönerek yere dökülmeye başladı. Hayal kırıklığıyla elleri yanlarına düştü ihtiyarın.


 


                              "Bu eski bi-bir as-aslan büyüsü. Eğer işleseydi pa-parlak ma-mavi asa olacakdı elimde. Ama ço-çoğu zaman i-işlemiyor,çalıştığında ise u-ufak teff-teffffek vezayıf dallar ol-oluyor."


                             


                              Kendini bana çevirdiğinde yüzü acıyla buruştu ve ağaçların arasından bir nara yükseldi. İhtiyar o yöne döndüğünde sırtına bir okun sağlandığın gördüm. İrkilmiş, ayağa fırlarken kılıcımı sırtımdan çekmiştim. İkinci bir okun fısıltısını duyarken ihtiyarın onu elle yakaladığını dehşet ve hayranlıkla seyrettim. Bu ihtiyar gerçek bir savaşçıydı. Sol eliyle sırtındaki oka uzanmış, etini parçalayarak da olsa onu çıkartmıştı. Sırtından oluk oluk kan akıyordu.


                              Yanıma yaklaşırken ormanı ve okun geldiği yönü süzüyordu.


                             


                              "K-kaç hanımım. Gi-gidersen be-belki sana bir şey ya-yapmazlar."


                             


                              Kafamı iki yana salladım. Kılıcımı yere sapladım. Uzanıp çantamdaki yayı ve sadağı çekip, sadaktan birkaç ok aldım. Yayıma taktığım oklardan birini ilk okun geldiği yöne yolladım. Bir feryat koptu ve artından, birinin sol koluna ok sağlanmış halde bir grup insan çıktı. Hepsi kılıçlarını, baltalarını ve kullandıkları silahları çekip bize saldırmaya başlamışlardı. Ok ve yay ile birisini daha yere serdikten sonra mesafe kısaldığı için yay kullanışsız kalmıştı. Yere sapladığım kılıcımı çekerken yayımı ağacın dibine attım.


 


                              "Snxionlu aronalu!!!"


                              Ellerimde beliren ve canlı mavinin değişen tonlarında parlayan, yeşil ile kaynaşan renk girdabına bürünen asayı ihtiyara uzatırken gözleri büyümüş halde bana bakıyordu.


 


                              "Buna ihtiyacın olacak" Gülümsedim.


 


                              Asayı elinde tuttuğunda sırtındaki yara hızla kapanmaya başlamıştı, sanki daha genç duruyordu.


 


                              Cüppemin başlığını çıkardığımda, sarı saçlarım dalgalanarak arkaya düşmüş ve sivri kulaklarım ortaya çıkmıştı. İhtiyarın gözleri sanki kapakları yokmuşçasına daha da açılmıştı.


 


                              "Hazır mısın?" diye sorduğumda ruhundaki gerçek aslanı ortaya çıkarırcasına kükreyerek adamların üzerine saldırdı. Bende hızla diğer uçtaki düşmanın üzerine yürüdüm. İhtiyar sineri büyük bir şevkle saldırıyor vurduğu adam bir daha kalkmamak üzere yere seriliyordu. Yüzü ve vücudu saldırdığı adamların kanlarıyla yıkanmıştı.


                              Serserilerin en arasındaki adamlardan biri on bire iki durumda bile vahşice katledildiklerini görünce kaçmaya başlamıştı. Ben iki adamla uğraşırken sineri onun arkasından seğirtmiş, elindeki asayı adamın arkasından fırlatmıştı. Asa adamın sırtından girip göğüs kafesini parçalayarak dışarı çıkarken, sineri  kazandığı zaferi kutlayan bir nara koyuverdi.


                              Yanıma yaklaştığında, yerde cesetleri olan iki adamın kanlarını kılıcımdan temizliyordum. Önümdeki kan gölünün üzerine diz çöktü ve kızıla boyanmış yüzünü bana doğru kaldırdı.

Tüm Bölümler Tüm Bölümler

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.