Babam Galaksinin Yakışıklı Prensi

27 Kasım 2019
Çeviri: CatInTranslation
Düzenleme: CatInTranslation
262 Görüntülenme
Bu bölümü 3 Kişi beğendi.

Babam Galaksinin Yakışıklı Prensi Bölüm 23: Önce Atamızı Kandırayım

“Çabuk! Yao Qian’a haber ver,” Bir eliyle Qu Ze’nin yakasına yapışmışken Yao Si bağırdı. Sabrı tükenmişti ve bu sorun mıknatısıyla tek bir saniye daha geçirmek istemiyordu.

“Maalesef yapamam.” Çiçek öz suyuyla kaplı elini masumca salladı. “Sindirim dışında çiçek öz suyunun bir diğer özelliği de sinyali engellemek anlaşılan.” Zaten sinyal olsa da hiçbirinin numarası kayıtlı değildi bilgisayarında.

“Ne yapacağız o zaman?” Tabii ki durup da çiçeğin onları sindirmesini beklemek dışında.

“Endişelenmeyin ekselansları,” dedi umursamadan. “‘Obur’lar kan yerlilerini sindiremezler, kısa sürede bizim yiyecek olmadığımızı fark edip kusar.”

“...” Bir dahakine böyle şeyleri baştan söylesene!

Ah, yaşlı kalbim! Masum bir izleyici olarak kan yerlilerinin iç savaşına katıldığından beri böyle yorulmamıştı. Sarı saçlı insanların hiçbirinden hayır gelmiyordu.

Qu Ze bu sefer gerçeği söylemişti. Çiçeğin içinde iki saat hapis kaldıktan sonra, ‘Obur’, aynı dediği gibi, ‘Öğğ’ sesiyle birlikte mukus kaplı iki insan kustu. Hatta yerden çıkan bir kök iğrenircesine itti.

Kurtulduktan sonra Yao Si ilk fırsatta optik bilgisayarını açtı. Yao Qian ya da Yan Xuan ile iletişime geçmeye çalışıyordu. Ancak, numarayı ne kadar çevirirse çevirsin cevap yoktu.

Ne oluyor? Optik bilgisayarı bozulmuş muydu?

“Ah, demek sinyal kesintisinin sebebi bitki öz suyu değilmiş!” Qu Ze’nin suratı neşe doluydu. Hiç gerginmiş gibi değildi. Hatta sanki heyecanlıydı. “Anlaşılan bu ormandaki manyetik alan oldukça farklı.”

“Peki ya parçacık taşıyıcın?” Yao Si sordu. “Bir kere daha kullan.” Döndüklerinde sıcak bir duş iyi olurdu. Mukusla kaplı vücuduna dayanamıyordu artık.

“Hı, söylememiş miydim?” Kan yerlisi paniklemişti. Daha önce gösterdiği kutuyu çıkarıp umursamazca bir kenara fırlattı. “Her parçacık taşıyıcı tek kullanımlıktır.”

“...”

Sıçayım!

Yao Si derin bir nefes aldı. Şu an bağırıp çağırıp sinir krizi geçirmek istiyordu.

“Ne yapacağız o zaman?” Nerede olduklarını bilmiyorlardı, zaten kimseyle iletişime de geçemiyorlardı.

“Anlaşılan yapabileceğimiz tek şey konumumuzu korumak! Ya da...”

“Ya da ne?” Belki de aklına bir fikir gelmişti?

“Parçacık taşıyıcılarının ışınlama menzili iki yüz bin kilometreden fazla olamaz. Yani şey yapabiliriz belki...” Durdu ve nadiren gösterdiği ciddiyetle cevap verdi, “Geri. Yürüyebiliriz!”

Güle güle! Yao Si arkasını döndü ve gitti. Bir kere daha bu deliyi dinleyecek olursa kendi zekasından şüphe edecekti. İki yüz bin kilometre! Zaten dünyanın yarıçapı o kadardı!

“Hı, ekselansları nereye... Ekselansları, atam!”

Yao Si cidden de kan yerlilerinin içinden böyle bir değişiğin çıkacağını tahmin etmemişti. Normal biri en fazla babasını kandırırdı. Bu herif atasıyla dalga geçiyordu. Daha da kötüsü, bir kere peşine takıldı mı kurtulamıyordun. Bu kadar şanssız olması insanı hayrete düşürüyordu.

Ancak Yao Si kısa sürede kendi atandan nefret etmenin nasıl bir şey olduğunu görmeye başlamıştı. Qu Ze’nin şansı doğuştan mı kötüydü emin değildi ama ya bir çiçek tarafından yutuluyordu ya bir ağaç tarafından esir alınıyordu ya da bilinmeyen bir kuş tarafından kaçırılıyordu.

Bir şekilde sanki tüm olumsuzluklar Qu Ze’yi buluyordu. Yao Si tüm bu zaman boyunca ormandan çıkmaya çalışmaktan ziyade diğerinin paçasını kurtarmakla meşguldü.

Sonuç mu?

Qu Ze’de tek bir çizik bile yoktu. Oysa Yao Si bir çiçek tarafından yutulmuş, bir ağaç tarafından dövülmüş, bir kuş tarafından gagalanmıştı. İki sefil canlarını kurtarabilmek için ölümüne yorulmuştu.

Irkının zihinsel yetkinliğiyle alakalı kafasında büyük soru işaretleri oluşmuştu. Böyle tehlikeli çiçekleri ve canlıları kim gezegeninde tutar bir de orada burada büyümesine izin verirdi ki? Nasıl embesil bir zevkti bu? Mavi gezegene dönmek istese, çok mu geç kalmıştı?

“Ekselansları neden burada saklanıyoruz?” Qu Ze bir çalının altında karın üstü yatan Yao Si’yi dürtükledi.

“Önümüzdeki çiçekleri görmüyor musun?” Tereddüt etmeden Qu Ze’yi yanına çekti ve ileriyi işaret etti.

“Çiçekler mi?” Qu Ze, Yao Si’nin işaret ettiği tarafa baktı ve aniden gözleri ışıldadı. “Hı, bunlar ‘obur’ değil mi? Neden bu kadar çoklar?”

“Nasıl bilebilirim ki?” Yao Si gözlerini devirdi, bu şeylerin ismini bile Qu Ze’den öğrenmişti. Daha önce gördükleri yalnız çiçek gibi değildi, düzinelerce vardı burada. İlk bakışta, beyaz bir göleti andırıyordu.

Yao Si zor durumda kalmıştı. Eğer bu çiçek denizini aşabilirlerse ormanın sonuna ulaşacaklardı. Ancak çiçeklerin arasından geçmeye çalışırlarsa, bir iki çiçek tarafından mutlaka yutulurlardı. Daha doğrusu ‘x’ kere yutulurlardı.

“Acaba bunca çiçek neden burada toplanıyor?”

Qu Ze’nin bu çiçeklerin sürü hayvanı olmadığını söylediğinden emindi. Dikkatli bakınca çiçeklerin belirli bir düzende halka oluşturduğunu fark etti. Hareketsiz, avlarının ayağına gelmesini bekleyen ‘Obur’ gibi davranmıyorlardı. Hepsi yavaşça halkanın içine doğru ilerleyip bir şey bırakıyor sonra da geri çekiliyorlardı. Halkanın ortasında da...

“Hı, ortalarında mor bir küre mi var?”

Yumruk büyüklüğündeydi, çiçeklerin renginden bu kadar aykırı olmasa Yao Si fark etmezdi bile.

İkisi de çiçeklerin kürenin olduğu noktaya doğru ilerleyip eğildiğini, goncalarından bir şeyler damlattıklarını daha sonra da çekildiklerini görebiliyordu. Hemen ardından bir başka çiçek gelip aynısını yapıyordu. Ayin gibi bir şeydi sanırsa.

“Muhtemelen o mor küreyi besliyorlar.” Goncalarından kustukları şey ancak yiyecek lapası olabilirdi. “Anlaşılan şu küre ya kralları ya da krallarının çocuğu. Etraflarından dolanalım, dokunmasak iyi... Hı, neredesin?”

Daha az önce Qu Ze yanında değil miydi?

Yao Si’nin yüreği daraldı, aniden kötü bir his kaplamıştı içini.

Aynen beklediği gibi, hemen sonra diğer adamın şaşkın ama heyecanlı sesini duydu. “Ekselansları, bahsettiğiniz küre bu mu?”

Çiçek denizinin ortasında elinde mor küreyle sırıtarak duran biri vardı.

Yao Si sessiz bir çığlık duydu.

Olamaz!

Aniden, sanki bir düğmeye basılmış gibi çiçeklerin hepsi de kan kırmızısı oldu. Çiçek tomurcukları açıldı ve sınırlarını ihlal eden Qu Ze’ye aynı anda döndüler. ‘Obur’ların içinde beyaz bir ışık parlamaya başladı.

“Koş!”

Yao Si kaynağını bilmediği bir güçle çiçek demetinin ortasına koştu, kalın kafalı herifi yakaladığı gibi tabana kuvvet kaçmaya başladı.

Sonraki saniyede etraf makineli tüfek gibi ‘tak tak tak’ sesiyle üzerlerine gelen buz dikitleriyle doluydu. Her bir buz sarnıcı kol kalınlığındaydı. Güçle fırlatıldıklarından çevredeki ağaçları bile parçalara ayırıyordu.

Kaçarken işler oldukça zordu. Bir yandan ona fırlatılan buz sarnıçlarından kaçarken bir yandan da düşen ağaçlardan korunması gerekiyordu. Asıl sorunsa aptalın tekinin elini tutuyor olmasıydı. Qu Ze’nin yarattığı sorunlardan birkaç gündür antrenmanlı olmasa böyle iyi kaçabilmesinin imkânı yoktu.

Bir anlığına Plants vs Zombies oyununa ışınlanmış gibi hissetmişti. Arkalarında bitkiler varken onlar kaçan zombilerdi.

Böyle zamanlarda haykırmak istediği tek bir cümle vardı: “Qu Ze kafana sıçayım!”

Siktir, bu herifin beyni düşünmek için falan değildi. Muhtemelen tek görevi su depolamak falandı.

-

Yao Si yarım saat deli gibi koştuktan sonra çiçeklerin saldırı menzilinden çıkmayı başarmıştı. Acısının kaynağına doğru gözlerini devirdikten sonra soluklanabilmek için dizlerine yaslandı. Küfredecek gücü bile kalmamıştı. Neyse ki çiçeklerin hareket hızı düşüktü, yoksa kısa sürede kirpiye dönüşürlerdi.

“Hey hey hey, çiçeklerin insanları yemekten başka, bir de saldırabildiklerini nasıl bilebilirdim. Çok korkunç!” Qu Ze’nin ağzından korku dolu kelimeler dökülüyorsa da yüzünde hevesli bir ifade vardı. Muhtemelen birkaç gündür Yao Si’nin başına dert açmaya alıştığından, yanlış bir şey yaptığında beliren utancın izi yoktu suratında.

“Korkunçlar ama gidip de rahatsız etmeyi biliyorsun! Nesin sen deli...” Yok zaten deli olduğundan emindi. Sormanın ne gereği vardı.

“Ekselansları...” Sanki haksızlığa uğramış gibi bakışlarını kaçırdı. “Sandım ki ekselanslarının hoşuna gitti, o yüzden de küreyi alıp ekselanslarına gösterecektim.”

“Kim ister ki böyle bir şeyi!” Yao Si’ye haber vermeden kendi kendine bela arıyordu.

“Cidden... Hoşunuza gitmedi mi?” Bakışları yumuşadı, yüzünde yaralı bir ifade vardı.

Yine mi. Ne zaman yanlış bir şey yapsa ‘yavru köpek bakışı’yla bakıyordu. Öfkesini boğazına diziyordu, bir şey diyemiyordu. Bir iki kere olsa iyiydi yine. Her seferinde aynı bakışla karşılaşınca bağışıklık kazanmıştı.

“Hiç. Hoşuma. Gitmedi!” Kelimeleri sert ve netti.

“Hım... Ama bence bu küre bayağı güzel.” Bir kere daha küreyi havaya atıp tuttu, “Ama madem ekselanslarının hoşuna gitmedi, boş verin o zaman.”

“Niye hala sende ki zaten!” Yao Si’nin kalbi sıkıştı, bu herif daha ne kadar kaygısız olabilirdi? Çiçekler onlara yetiştiğinde küre hala onlarda olursa ne olacaktı? “At onu çabuk!” Adama doğru atıldı. Amacı küreyi elinden kapıp fırlatmaktı.

Ancak Qu Ze geriye çekilip elini uzaklaştırdı. Muhtemelen ayağını sağlam basmadığından dengesini kaybetti ve cebinden bir küp yuvarlandı. Yao Si hafif bir ‘biiiip’ sesi duyuyordu.

“Şunu düşürdün...” Refleks olarak eğilip yere düşen küpü aldı.

Qu Ze’nin yüz ifadesi değişti ve aniden bağırdı, “Sakın dokunma!”

Ama çoktan eline almıştı. Aniden küpten siyah harfler çıkmaya başladı ve kelimeler haline geldi.

--Simülasyon sonlandırılıyor!

Ne?

“Hıh, bu kadar çabuk fark edeceğini düşünmemiştim!” Tanıdık ancak çok daha soğuk bir ses duydu.

Çevirmen Notu


Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.
Yorum Yap
Üyelik girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için tıklayın.
Yorumlar
OkuyucuS0 (160 puan) Üye
2019-12-07 18:53:07
Solo (21 puan) Üye
2019-11-28 17:23:51
Eksalanslarının babacığı seni ham yapacak çok su beyinli olma
LepiFro (1364 puan) Üye
2019-11-28 09:00:21
Simülasyon?? :D Qu Ze şimdi işin bitti ?