Babam Galaksinin Yakışıklı Prensi

27 Kasım 2019
Çeviri: CatInTranslation
Düzenleme: CatInTranslation
257 Görüntülenme
Bu bölümü 3 Kişi beğendi.

Babam Galaksinin Yakışıklı Prensi Bölüm 24: O Zaman Git de Ebedi Uykuya Yat!

Etraftaki görüntü sanki bir perde kalkmış gibi aniden değişmişti. Dağlar, toprak, gökyüzü, uçsuz kırmızı bitkiler sanki kirlenmiş tahtayı temizler gibi siliniyordu Yavaşça saydamlaştı sonunda da yok oldu. On saniyeden kısa sürede, Yao Si’nin aşabilmek için günlerini harcayıp yine de çıkamadığı orman yirmi metrekarelik beyaz bir kutuya dönüştü.

İki adımdan daha yakınında düzinelerce ‘Obur’ devasa çiçek ağızlarını açıyordu. Ancak hepsi de camdan sütunların içinde hapisti, içlerindeki erimemiş buzdan dikitleri az biraz görebiliyordu.

Bunlar... Burada neler oluyordu?

Yao Si olduğu noktada kalakalmıştı. Uzun bir süre sonunda kendine gelebildi.

“Ah, ne kadar da yazık.” Qu Ze elindeki mor küreyi yüzünde acı dolu bir ifadeyle kenara fırlattı. “Diğer gezegenlerden getirdiğim ve test edemediğim düzinelerce yabancı bitki vardı daha.”

“Test mi?” Yao Si'nin yüzü seğirdi. İçinde öfke yükseliyordu. “Demek istediğin...”

“Hiç ormanda değil miydik?”

“Aynen."

“İnsan yiyen bitkiler hiç olmadı mı?”

“Aynen."

“İnsanları bağlayan hiç ağaç yok muydu?”

“Aynen."

“Aslında hiç delik deşik edilmek üzere değil miydik?”

“Aynen."

“Demek istediğin bunca zaman benimle taşak mı geçiyordun?” Derin bir nefes aldı.

“Evet. Aa, böyle kaba olmayın ekselansları.” Qu Ze aniden sığ düşünceli görünüşüne büründü. Ancak gözlerinde önceki masumiyetten eser yoktu. “Aramıza dönüşünü herkes hevesle kutlamıyor mu? Ben, büyüklerden biri olarak, arkadaşlığımızı derinleştirmek için zararsız bir şaka yapayım demiştim.”

“Zararsız demek!” Yao Si zihninde o mantık denen sınırın silindiğini hissetti. Parmaklarını sıkıp yumruk haline getirdi suratına doğru salladı. “Qu Ze! Ananı sikeyim!”

Son birkaç gündür yeniyetme gibi davranmış, gerektiğinde Qu Ze’yi kurtarabilmek için kendi canını hiçe saymıştı. Bir de sonunda hepsini test amaçlı yaptığını söylemişti, siktir oradan!

Kendi annen bile seni tanıyamayacak hale getirmezsem benim soy ismim de Yao değil!

“Ekselansları.” Qu Ze hala ışıltılı bir gülümsemeyle bakıyordu. Sanki yaklaşan yumruk onun için bir tehdit değildi. Parmaklarını şıklatmasıyla iki asma kökü aniden yerden fırladı ve Yao Si’nin havadaki yumruğunu sarmaladı. “Bir centilmen yumruklarıyla değil diliyle anlaşır. Bana vuramaz…”

Güm!

Sonraki saniyede sinirli bir yumruk yüzüyle buluşmuştu. Qu Ze burnun sızladığını hissetti, iki şerit halinde burnundan parlak kırmızı bir sıvı akmaya başladı.

“Nasıl... Böyle bir şey nasıl olabilir?” Gözleri fal taşı gibi açıldı ve inanmaz bir suratla bakmaya başladı.

Yao Si durup da açıklama yapacak değildi. Yumrukları Qu Ze’nin üzerine yağmur damlaları gibi aralıksız iniyordu. Her biri de en acıtacak noktaları hedef alıyordu. Yao Si’nin içinde biriken öfke aniden tüm gücüyle salıverilmişti. Tüm mantığını, bir büyük olarak koruması gereken tavrını, bağışlayıcılığını tamamen perdeliyordu. Zihninde tek bir düşünce vardı. Göt herifi yumruklamak!

“Dur dur, nasıl... ahhh!”

“Sadece suratıma çalışmasan olmaz mı?”

“Özür dilerim, özür dilerim. Bu kadar yetmez mi? Dur orayı tekmeleme sakın.”

“Ağğğhhh~~~~”

Tam o sırada, tüm oda birisinin iç acıtıcı çığlıklarıyla inliyordu.

Bir yumruk daha atacak hali kalmayınca Yao Si’nin içinde alev alan öfke biraz olsun yatışmıştı. Daha sonra durup soluklandı, yerdeki adamı bir kere daha tekmeleyip konuşmaya başladı. “Dökül, ne istiyorsun?”

Ne eskiden kalma bir dargınlığı ne de yeni bir nefreti vardı. Boktan bir deney için Yao Si’yi buraya getirebilmek için bu kadar emek harcayacağına bir anlığına bile inanmamıştı.

“Ekselansları...” Qu Ze’nin bir periyi andıran güzel suratı domuz gibi şişmişti. Ne kadar denese de ayağa kalkamadığından yere oturmaya devam etti. Masum bir ifade yapmak istediyse de yüzündeki yaraların acımasıyla nefesi kesildi. “Naşıl böğğle bişi yapağsınız, Qu Ze’in kağbi kılık. (Nasıl böyle bir şey yaparsınız, Qu Ze’nin kalbi kırıldı).”

Yao Si’nin ağzının kenarları yükseldi ve gözlerini devirdi. “Zararsız bir şaka yapıyordum ben de.”

“Iı...”

“Yeter bu kadar, rol kesmeyi bırak.” Bir daha bu numaralara kanacak kadar aptal değildi “Söyle, ne istiyorsun?”

Qu Ze afalladı. Sanki bir şeyden emin olmak istermiş gibi yüzündeki mutlu ifadeyi sildi ve gözlerinin içine baktı. Bir süre bakıştıktan sonra sesini alçaltıp konuşmaya başladı, “Gerçekten de sebebini duymak istiyor musun?”

Yao Si bakışlarından rahatsız olsa da yapabileceği bir şey yoktu. Sertçe başını salladı. “Dökül!” Bakalım bu sefer nasıl bir hikâye uyduracaktı!

“Tamam!” Kafasını sallayıp yavaşça ayağa kalktı. Kafasını kaldırıp Yao Si’nin gözlerinin içine baktı. O kadar yaklaşmıştı ki neredeyse temas edeceklerdi. Öylece durarak üç kelimeyi vurguladı. “Senden. Hiç. Hoşlanmıyorum!”

“Haha...” Yao Si önündeki domuz kafalıya küçümseyerek baktı. “Ne tesadüf, ben de!”

Bir anlığına suratı kaskatı kesilse de hemen devam etti. “Aldığım bir bildirim yüzünden başka bir galaksiden bu gezegene aceleyle binlerce kilometre yol teptim. Çok önemli bir araştırmanın ortasındayken sırf beşinci nesilsin diye her şeyi bırakıp buraya dönmem gerekiyordu.” Şiş gözlerinde hoşnutsuzluk okunuyordu. “Ne kadar da saçma, neden dönmeliymişim? Sırf daha yüksek bir nesilsin diye her şeyi bırakıp sana mı koşmalıymışım?”

“...”

“Dalga mı geçiyorsun? Biz kan yerlileri için ne yaptın? Önemli hiçbir desteğin oldu mu? Sana cana yakın olmam gerektiğine kim karar veriyor?”

“...”

“On üçüncü nesil bir büyük olarak ırkımızın en yaşlılarından kabul ediliyorum.” Dudaklarının kenarı kalktı ve elindeki pembe küreyi okşarken konuştu. “Zerglerin saldırısından galaksinin şu anki dördüncü birliğine kadar yıllardır hayattayım. Kan yerlilerinin her savaşına her felaketine şahit oldum. On üçüncü nesil olarak sorumluluğum olan kan yerlilerine bunca yıldır kol kanat gerdim...”

Derin bir nefes aldı ve başını eğip beyaz odayı incelemeye başladı. “Irkımızın her bireyinin amacı budur. On üçün bile. Kan yerlilerini daha iyi bir yere taşımaya çalışıyoruz bu yüzden de... Irkımızın saygın büyüğüyüm ben. Peki ya sen, sen nesin?”

Meydan okur bir şekilde devam etti. “Milyarlarca yıldır uykudasın. Bizler için nesline güvenip de burnu havada gezen bir yabancıdan ibaretsin. Kan yerlileri için tek bir şey bile yapmamışken neden sana atamızmış gibi davranayım? Sana ekselansları diyeyim?”

“...”

“Geçmişin, kişiliğin hakkında hiçbir bilgimiz yok. Galaksinin ortak dilini bile bilmiyorsun.” Nefes verirken kaşları kalktı. “Evet! Seni gücendirmiş olabilirim. Kan yerlilerinin saygıdeğer büyüğü olarak ırkımız için yapmam gerekeni yaptım. Gelişinle tüm kan yerlisi ırkının etkilenmeyeceğinden emin olmalıydım. Olur da beni suçlayacak olursan, memnuniyetle kabul ederim. Neslim sıfırlanıp ebedi uykuya yatacak olsam bile.”

“Ebedi Uyku mu?” Yao Si'nin kafası karışmıştı. Ebedi uyku verilebilecek en büyük cezaydı. Kan yerlilerinin özel fiziksel yetenekleri dolayısıyla kendi ırkları haricinde hiçbir ırk zarar veremiyordu kan yerlilerine. Kendi ırklarından biri tarafından öldürülmek kesin ölüm demekti. Kan yerlileri bu duruma ebedi uyku diyordu.

“Beşinci nesil bir kan yerlisisin, hiçbir neden göstermeden bu tarz bir ceza verme yetkin var.”

“Ah...” Yao Si karşısındakini baştan aşağı süzdü. Kan yerlilerinin yüksek iyileşme yetenekleriyle domuz kafalı çoktan yarı yarıya iyileşmişti. Ayağa kalktı ve kıyafetlerindeki tozu silkeledi. Yüzünde katı bir ifadeyle umursamadan konuştu, “O zaman git de ebedi uykuya yat!”

Çevirmen Notu


Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.
Yorum Yap
Üyelik girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için tıklayın.
Yorumlar
OkuyucuS0 (160 puan) Üye
2019-12-07 19:01:49
Bu thor ragnoraktaki şu sözü hatırlattı ben olum tanrisiyim peki ya sen
Solo (21 puan) Üye
2019-11-28 17:28:16
Çok komikti dövüşme öncesi
LepiFro (1364 puan) Üye
2019-11-28 09:41:13
Git bi köşede geber dedi resmen :D