Beyazın Karanlığı

02 Mayıs 2018
Çeviri: .K
Düzenleme: .K
901 Görüntülenme
Bu bölümü 3 Kişi beğendi.
Cilt 1

Tanışma

‘Lanet olsun!’ Yaşadığı bir saatlik koşuşturmanın ardından sonunda etrafı sarılmıştı. Her şeyin bu duruma gelmesine nasıl izin verdiğini hala anlayamıyordu ki bunu düşünebilecek zamanı olduğundan da şüpheliydi. Uyanalı yalnızca bir ay olmasına karşın sebebini bile bilmediği bir şeyden ötürü ülkedeki bütün askerler onu yakalamaya çalışıyordu.

Kalçasına saplanan okun oluşturduğu keskin acıyla inledi. Aslında gücünü odaklamış olsa herhangi bir yolla yara alması imkânsız olurdu. Ama bunu yapmaya son bir aydır hiç ara vermediğinden zihinsel olarak tükenmişti. Öyle ki normalde düzinelerce oktan sıyrılabilmesini sağlayan bedeni onu yarı yolda bırakıyordu. Yalnızca birkaç saat dinlense... Bu kadarı bile onun için yeterli olurdu.

Askerler etrafındaki çemberi hızla daraltırken, bulunduğu durumdan kaçmak için fikirlerinin neredeyse tükendiğini fark etti. Etrafı bu kadar dar, askerler ona bu kadar yakın olmasa dönüşerek kaçabilirdi –yani bu isteğini yarım saat kadar önce rahatlıkla gerçekleştirebilirdi- fakat şu anda dönüşürse yakınındaki askerlerden birkaçı kesinlikle yaralanacak, hatta ölecekti.

Elinde kalan son çözüm -en azından etrafındaki insanlara zarar vermeden- kendini başka bir yere ışınlamaktan ibaretti.  Etrafında bulunan bütün askerleri ağzından çıkacak tek bir sözcük ile yok edebilirdi. Fakat Yeminine sadık kalacak ve daha fazla insanın canını almayacaktı; her ne kadar karşısındakiler onu öldürmek istese bile.

Askerleri uzaklaştırmak için yaptığı son harekette büyü gücünün neredeyse tüketti. Buna daha fazla devam edemezdi. Kalçasındaki okun yarattığı acıdan ötürü bayılmadan önce ancak birkaç saniyesi vardı. Eğer bayılırsa muhtemelen öldürülürdü. Her ne kadar bir taşıyıcı olsa da, kafasının koparılması fikrinden oldum olası haz etmediği de bir gerçekti.

Bütün askerler aynı anda saldırırken gücünün son kırıntılarını kullanarak kendisini rasgele bir yere ışınladı.

                        X                     X                     X                     X                     X

Kama, yakın zamanda sürekli işi haline gelen avlanmaya bugün de çıkmıştı. Aslında çocukluğundan beri yazları sürekli avlanmaya çıkıyor olsa da yalnızca son 2 aydır tek başına bu işi yapıyordu. ‘Neden ona bu işi tek başıma yapabileceğimi söyledim ki?’ Yalnız başına avlanmak çok sıkıcı olsa da eve bir şeyler götürmesi gerektiğinden Kama buna katlanmak için kendini zorluyordu. Bu sırada babası da şehre gidip bazen Kama’nın avlarının bir kısmını satıyor ve buğday gibi yiyeceklerden alıyor, bazen ise odun toplamaya veya Kama’nın şu anda yaptığı gibi avlanmaya çıkıyordu. Ama bütün bunları hep tek başına yapmaya başlamıştı.

Aslında İbrahim, Kama’nın öz babası değildi ama ona bunca yıldır bakan bir kişi varken Kama da bir başkasını aramaya ihtiyaç duymamıştı. Belki de bu yüzden tek başına olmaktan bu kadar sıkılıyordu.

‘Neyse, en azından evde bir kardeşim var. Avı hızlıca bitirip geri döneyim…’ bu düşünceler aklına girdiği anda havada garip bir şeyler hissetti. Normalde bir hayvan yakınlarda olduğunda bir şekilde onu sezebiliyordu. Sanki içgüdüsel bir şekilde etrafındaki canlıları hissediyordu. Fakat bu seferki daha farklıydı. Tüyleri diken diken olmuştu ve sanki bir yöne doğru çekiliyor gibiydi.

İçgüdülerine güvenerek onu çektikleri tarafa doğru ağır adımlarla ilerledi. Önündeki ağaçların ardında bir ışık hüzmesi yükseldiğinde doğru yönde olduğunu anlamıştı. Yayının kirişine bir ok takarak hızını arttırdı ve ağaçları geçti. Fakat ağaçları aştığında karşısında sade giyimli bir kız görünce şaşırmaktan kendini alamadı. Neden böyle düşündüğünü bilmiyordu ama bir canavar veya benzer bir şey görmeyi bekliyordu. Yine de böyle bir kişi ile karşılaştığı için hiç de pişman değildi.

‘Çok güzel…’ Kama’nın aklından geçen ilk şey bu olmuştu. Kalbi nedensiz bir şekilde daha hızlı çarpmaya başladı ve zoraki olarak yutkunmamak için direndi.

Kızın kar beyazı tenine karşı tezat oluşturan kara gözleriyle beline kadar dümdüz inen siyah saçları sanki etraftaki ışığı emiyor, üzerine giymiş olduğu beyaz renkli elbise meltemde hafifçe dalgalanıyordu. Boyu Kama’dan kısa olsa da, üzerinde durduğu minik tepecikten Kama’ya yukarıdan bakıyordu.

Aradan geçen birkaç sessiz saniyenin ardından beyninde yankılanan zayıf bir sesin ‘Yardım et’ demesi ile ürperdi.

Neler olduğunu anlamaya çalışırken kız aniden yere düştü ve Kama’nın önüne gelene kadar yemyeşil çimenlerin üzerinde yüz üstü kaydı... O anda kızın kalçasındaki oku fark eden Kama, daha kendisi bile neden böyle bir şeyi yaptığını sorgulayamadan kızı kucağına alıp eve doğru koşmaya başlamıştı.

                        X                     X                     X                     X                     X

Uyandığında Rene’nin ilk fark ettiği şey açık alanda değil, bir kulübenin içinde olduğuydu. Kulübenin iç dekorasyonu sade ve fazlası ile mütevazıydı. Bol işlemeli duvarlar şöyle bir yana dursun, içerideki üç yatak haricinde mobilya olarak sayılabilecek tek şey taştan yapılma orta boyutlu bir şömineydi. Üzerine yatmış olduğu yatak samandan yapılma olmasına karşın rahat ve doygun bir yapıya sahipti. Yatağın sol yanına yaslanmış yay ve kılıç takımlarını gözüne takılınca içinden kaçmak gelse bile bu düşünce aklına girdiği hızda çıktı. Bir şekilde burada güvende olduğunu hissediyordu.

Yatakta doğrulmaya çalışınca çelik okun kalçasında açtığı yaranın acısı ile tekrar yatağa serildi. “Eskiden olsa bu yarayı iyileştirmem on saniyemi bile almazdı.” dedi kendi kendine. Lakin son yaptığı büyüyle büyü gücünü tüketmiş olmalıydı.

Etrafını incelemeye devam ederken yatağın sağ tarafındaki bir sandalyede uyuyan genci fark ederek şoke oldu. Görünüşü -hatırladığından biraz daha farklı olsa da-  neredeyse birebir uyuşuyordu. Kendisini yıllar boyunca aramasına karşın bulamadığı Gündüzün taşıyıcısı bir anda mucizevi bir şekilde karşısında belirmişti.

Eli istemsizce gencin boğazına doğru giderken Rene, içindeki öldürmek için can atan dürtüyü zapt etmeye çalıştı. Sadece dış görünüşünün ona benzemesi o olduğu anlamına gelmezdi değil mi? Sonuçta insanlar birbirine benzerdi. Biraz daha odaklandığında karşısındaki gençten, kendi gücünün tam zıttının yayıldığını fark etti. Çok zayıf olmasına karşın beyaz renkli saçları, şöminenin yaydığı loş ışıkta hafifçe pırıldıyordu.

Eğer karşısındaki kişi gerçekten Gündüzün taşıyıcısıysa, yalnızca kendisine dokunmasıyla bile, etrafa yaydığı enerjinin bir kısmını emmiş olması gerekiyordu. Büyü gücüne odaklandığında tamamen tükenmiş olmadığını fark ederek sessizce lanet okudu. Hata yapıyor olamazdı... Bu “O” olmalıydı. Üstelik kendisine dokunmasına izin vererek güçlerinin uyanmasına sebep olmuş olabilirdi.

Onu, güçleri uyanmışken öldürebilir miydi ki? Hayır... Daha henüz yeni uyanmıştı. Onu öldürmek Rene için zor olsa da imkânsız değildi.

Zihninden geçen sayısız düşüncenin hepsi onu hemen öldürmesi gerektiğini söylüyordu. Geçen sefer de onu ilk gördüğünde öldürebilmiş olsa bütün o yaşananlar yaşanmamış, bütün bir ırk yok olmamış olurdu... Hatta bunu taşıyıcının kendisi bile söylemiş, kendi kendini yok edebilmek için sayısız yol denemişti. Üstelik birlikte yaptıkları son büyüyle birlikte hafızasını kaybetmiş olma ihtimali de vardı.

Ama neden? Neden bu kadar kolay olmasına karşın onu öldüremiyordu? Yaklaşan felaketi tek başına engelleyemeyeceği için miydi? Hayır, Rene bir yolunu bulur ve her türlü onu durdurmayı başarırdı. Gerekirse anılarını bile bu uğurda feda edebilirdi…

‘Öyleyse neden onu öldüremiyorum?’ Güçleri uyanmış olsa bile şu anda bütün vücudunu yenilemeye yetmeyeceği barizdi. Tek bir darbe ile... Yemini böylesine önemli bir konuda onu bağlıyor olamazdı sonuçta. Yine de neden tereddüt ediyordu?

‘Geçen zamanlar yalnızca zayıflık getirir ha?’ diye düşündü kendi kendine. Bu, Karmen’in uzun zaman önce ona söylemiş olduğu bir değişti. Ve belli ki oldukça da yerinde bir değiş.

Elinde bulunan büyü gücünü olabildiğince idareli kullanarak yarayı iyileştirmeye koyuldu. Mükemmel bir sessizlik içindeki birkaç dakikalık odaklanmanın ardından, yaradan geriye eser kalmamıştı.

Ayağa kalktığında, sol ayak bileğinden yatağa uzun bir zincir ile bağlanmış olduğunu fark ederek istemsizce güldü. Zinciri kırmak için yere eğildiği sırada arkasından gelen bir ses olduğu yerde dona kalmasına sebep oldu. Sesin geldiği tarafa döndüğündeyse Gündüzün taşıyıcısının uyanmış olduğunu fark etti ve yavaşça doğruldu.

Yeni taşıyıcı, Rene’ye konuşma fırsatı vermeden onu: “Adın ne?” “Burada ne arıyorsun?” gibi alışıldık soruların yanında “Hem nasıl ayakta duruyorsun ki? Daha dün ‘arkanda’ bir ok saplıydı.” gibi garip soruları da içeren bir soru yağmuruna tuttu.

Böylesine bir soru yağmuruna hazırlıksız yakalanan Rene, hem kısa bir nefes alabilmek, hem de onunla ne yapacağını düşünebilmek için “Birinin adını öğrenmek için öncelikle kendi adını söylemen gerekmez mi?” diye sordu. Çünkü onu öldürmeyecekse kesinlikle yanında tutması gerekecekti.

Genç, ”Benim adım Kama!” diye yanıtladı. Tahmin ettiği gibi her şeyi unutmuştu.

Konuşmaları, kulübenin ahşap kapısının sertçe çalınmasıyla bölündü. Artık ‘Kama’ ismiyle çağrılan Gündüzün taşıyıcısı, Rene’yi sertçe yatağa ittirdikten sonra battaniyeyi işaret ederek kapıya yöneldi. Rene hemen battaniyeyi üzerine çekti ve bıraktığı küçük aralıktan kapıyı gözlemeye başladı. Kama kapıyı açıp da karşısındaki silahlı askerleri görünce Rene, belanın kendisinden çok uzak kalmayacağını anlamıştı.

            X                     X                     X                     X                     X

Kama, annesi haydutlar tarafından öldürüldüğünden beri bir şövalye olmak istiyordu. Ve ne yazık ki şu anda önünde duran kraliyet muhafızlarının yaptığı iş de şövalyeliğe giden yoldaki basamaklardan biriydi. Bu sıkıcı işte, savaş veya strateji gibi konularla uğraşmak yerine saray ve iç surları korumakla yetinmek zorundaydınız. Belki bazen, çok ama çok nadir de olsa önündeki adamlar gibi sarayın dışına göreve gönderilebilirdiniz. O zamanlarda bile görevler savaştan uzak ve sakin geçerdi. Tabi ki bütün bunlar Kama’nın zerre ilgisini çekmiyordu.

Bulundukları ülke olan Çevrimde ise geldiğin soyun neredeyse hiçbir önemi yoktu. Kanla miras kalan tek mevki imparatorluktu –ki ülke monarşi ile yönetildiğinden bu oldukça doğaldı-. Eğer yeterince güçlüyseniz –ya da zenginseniz- hemen hemen her mertebeye erişebilirdiniz. Kama ise her zaman diğer insanlardan güçlü olmuştu. Fazlasıyla güçlü.

“Ne istiyorsunuz?” diye muhafızlara sordu.

Muhafızların lideri gibi görünen iri kıyım adam, Kama’nın eline bir kâğıt uzattıktan sonra “Resimdeki kişiyi arıyoruz. Bu civarlarda görüldüğüne dair rapor aldık.” Diye cevapladı.

Kama, resme baktığında şaşkınlığının yüzüne yansımasına engel olamadı. Muhafızların lideri bunu fark etmiş olmalıydı ki “Eğer bu kişiyi yakalamamıza yardım edebilirseniz, imparatorun bizzat kendisi her türlü bilgi için ödül vaat ediyor.” dedi aceleyle. Resimdeki kişi yatağında yatan kızdan başkası değildi.

“Bu kızı neden arıyorsunuz?” diye sordu Kama.

“Seni hiç ilgilendirmez!” diye yanıtladı muhafızlardan biri.

Diğeri ise hemen elini onun önüne koymuştu. “Böyle yaparsan biliyor olsa bile bir şey söylemez.” Daha sonra Kama’ya dönerek. “Bak, bu kız ülke çapında aranan bir suçlu. Çoktan onlarca kişiyi öldürdü ve dışarıda durduğu her saniyede daha fazlasını öldürebilme kapasitesine sahip. Onu yakalamamız için bize en ufak bir bilgi kırıntısı bile verirsen karşılığını kesinlikle alırsın. Ne diyorsun?” diye sordu.

Kama ise bu sırada ne yapacağına karar vermeye çalışıyordu. Muhafızlar ödülden bahsetmişti ki Çevrimde ödül demek, mevki ve toprak demekti. Eğer kızı onlara teslim edecek olursa, şövalye olmak için gereken okullardan birine zorlanmadan girebilirdi. Ama muhafızlar birini arıyorsa bunun iyi bir sebebi olamazdı. Eğer onu ele verirse –yalnızca muhafızların tavırlarına bakarak bile bunu anlayabiliyordu- muhtemelen ona işkence edecek, hatta belki de öldüreceklerdi. Ayrıca içinden bir his muhafızların anlattıklarının yalan olduğunu söylüyordu. Nedenini bilmese de kızı korumak istiyordu; hayır, korumalıydı!

Fakat ortada bir sorun vardı. Bunu nasıl başaracaktı? Şu ana kadarki girdiği birkaç ufak kavga dışında ömründe hiç dövüşmemişti. Karşısında ise yıllar boyunca eğitim almış, silahlı 5 asker vardı. Tamam, diğer insanlardan daha güçlüydü. Lakin fiziksel olarak ne kadar güçlü olursa olsun ölümsüz değildi. Beşe birlik bir silahlı bir kavgada tek bir kılıç darbesi ile ölmesi işten bile değildi. Onlara, ‘resimdeki kızı hayatında hiç görmediğini’ söylese bile muhtemelen şüphelenip kulübeyi ararlardı. Kulübenin çok da büyük olmadığını da eklersek; onu hemen bulurlardı.

‘Karşımdaki askerler toplamda beş kişi. Kızın olduğu yeri sessizce işaret ettikten sonra askerlerin arkasına geçip birinin silahını alabilirsem bir kişiyi saf dışı bırakmışım demektir. Sorun, ikinciyi indirmekte ne kadar hızlı davranabileceğim. Hayır, ikinciyi indirsem bile hala 3 e karşı 1 kalmış oluyorum Öyleyse…’ Kama’nın zihnindeki bütün düşünceler, tiz bir ses ile dağıldı. Bir metalin parçalanma sesi.

Sesin geldiği yöne, arkasına doğru yavaşça döndüğünde şaşkınlıktan tek kelime dahi edemedi. Kızı yatağa bağlayan zincir, paramparça bir şekilde yerde duruyordu.

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.
Yorum Yap
Üyelik girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için tıklayın.
Yorumlar
ARS (1656 puan) Üye
2020-06-21 23:03:53
Yazarın ellerine sağlık. Galiba bir aşk yada dostluk hikayesi olacak ama hadi hayırlısı.
.K (10 puan) Yazar
2020-06-23 13:51:04
@ARS, Öyle olacağını umuyorum, başları biraz çocukça olduğundan değiştirmeyi planlıyorum ayrıca (ki yazdığım sıralarda çocuk sayılabilirdim). ^^