Beyazın Karanlığı - Bölüm 1: Tanışma

Çeviri : .K
Düzenleme : .K
Beğeni : 0
Okunma : 77
Tarih : 2 May 2018 21:07:44

Etrafı sarılmıştı. Her şeyin bu duruma gelmesine nasıl izin verdiğini hala anlayamıyordu ki bunu düşünebilecek zamanı olduğundan da şüpheliydi.

Kalçasına saplanan okun oluşturduğu keskin acıyla inledi. Aslında gücünü odaklamış olsa herhangi bir yolla yara alması imkânsız olurdu. Ama bunu yapmaya son bir kaç aydır hiç ara vermediğinden zihinsel olarak tükenmişti. Öyle ki bir ok yarası almayı, gücünü daha faza kullanmaya tercih ediyordu. Yalnızca birkaç saat dinlense... Bu kadarı bile onun için yeterli olurdu.

Askerler etrafındaki çemberi hızla daraltırken, bulunduğu durumdan kaçmak için fikirlerinin neredeyse tükendiğini fark etti. Elinde kalan son çözüm -en azından etrafındaki insanlara zarar vermeden- kendini başka bir yere ışınlamaktan ibaretti.  Etrafında bulunan bütün askerleri ağzından çıkacak tek bir sözcük ile yok edebilirdi. Fakat Yeminine sadık kalacak ve daha fazla insanın canını almayacaktı; her ne kadar karşısındaki askerler onu öldürmek istese bile.

Askerleri uzaklaştırmak için yaptığı son harekette büyü gücünün neredeyse tüketti. Buna daha fazla devam edemezdi. Kalçasındaki okun yarattığı acıdan ötürü bayılmadan önce ancak birkaç saniyesi vardı. Eğer bayılırsa muhtemelen öldürülürdü. Her ne kadar bir taşıyıcı olsa da, kafasının koparılması fikrinden oldum olası haz etmediği de bir gerçekti.

Bütün askerler aynı anda saldırırken gücünün son kırıntılarını kullanarak kendisini rasgele bir yere ışınladı.

                        X                     X                     X                     X                     X

Kama, birden karşısında beliren kızı görünce şaşkınlıktan küçük dilini yutmasına ramak kaldı. Kızın kar beyazı tenine karşı tezat oluşturan kara gözleriyle beline kadar dümdüz inen siyah saçları sanki etraftaki ışığı emiyor, üzerine giymiş olduğu beyaz renkli elbise meltemde hafifçe dalgalanıyordu. Boyu Kama’dan kısa olsa da, üzerinde durduğu minik tepecikten Kama’ya yukarıdan bakıyordu.

Kız, bakışlarını üstünde yoğunlaştırdığında, beyninde yankılanan cılız bir sesin “yardım et” demesi ile ürperdi. Neler olduğunu anlamaya çalışırken kız aniden yere düşerek Kama’nın önüne gelene kadar yemyeşil çimenlerin üzerinde yüz üstü kaymaya başladı... Kama O anda kızın kalçasındaki oku fark eden Kama, daha kendisi bile neden böyle bir şeyi yaptığını sorgulayamadan kızı kucağına alıp eve doğru koşmaya başladı.

                        X                     X                     X                     X                     X

Uyandığında Rene’nin ilk fark ettiği şey açık alanda değil, bir kulübenin içinde olduğuydu. Kulübenin iç dekorasyonu sade ve fazlası ile mütevazıydı. Bol işlemeli duvarlar şöyle bir yana dursun, içerideki üç yatak haricinde mobilya olarak sayılabilecek tek şey taştan yapılma orta boyutlu bir şömineydi. Üzerine yatmış olduğu yatak samandan yapılma olmasına karşın rahat ve doygun bir yapıya sahipti. Yatağın sol yanına yaslanmış yay ve kılıç takımlarını gözüne takılınca içinden kaçmak gelse bile bu düşünce aklına girdiği hızda çıktı. Bir şekilde burada güvende olduğunu hissediyordu.

Yatakta doğrulmaya çalışınca çelik okun kalçasında açtığı yaranın acısı ile tekrar yatağa serildi. “Eskiden olsa bu yarayı iyileştirmem on saniyemi bile almazdı.” dedi kendi kendine. Lakin son yaptığı büyüyle büyü gücünü tüketmiş olmalıydı.

Etrafını incelemeye devam ederken yatağın sağ tarafındaki bir sandalyede uyuyan genci fark ederek şoke oldu. Görünüşü -hatırladığından biraz daha farklı olsa da-  neredeyse birebir uyuşuyordu. Kendisini yıllar boyunca aramasına karşın bulamadığı gündüzün taşıyıcısı, mucizevi bir şekilde karşısında belirmişti.

Eli istemsizce gencin boğazına doğru giderken Rene, içindeki öldürmek için can atan dürtüyü zapt etmeye çalıştı. Sadece dış görünüşünün ona benzemesi o olduğu anlamına gelmezdi değil mi? Sonuçta insanlar birbirine benzerdi. Biraz daha odaklandığında karşısındaki gençten, kendi gücünün tam zıttının yayıldığını fark etti. Çok zayıf olmasına karşın beyaz renkli saçları, şöminenin yaydığı loş ışıkta hafifçe pırıldıyordu.

Eğer karşısındaki kişi gerçekten gündüzün taşıyıcısıysa, yalnızca kendisine dokunmasıyla bile, etrafa yaydığı enerjinin bir kısmını emmiş olması gerekiyordu. Büyü gücüne odaklandığında tamamen tükenmiş olmadığını fark ederek sessizce lanet okudu. Hata yapıyor olamazdı... Bu “O” olmalıydı. Üstelik kendisine dokunmasına izin vererek güçlerinin uyanmasına sebep olmuş olabilirdi.

Onu, güçleri uyanmışken öldürebilir miydi ki? Hayır... Daha henüz yeni uyanmıştı. Onu öldürmek Rene için zor olsa da imkânsız değildi.

Zihninden geçen sayısız düşüncenin hepsi onu hemen öldürmesi gerektiğini söylüyordu. Geçen sefer de onu ilk gördüğünde öldürebilmiş olsa bütün o yaşananlar yaşanmamış, bütün bir ırk yok olmamış olurdu... Hatta bunu taşıyıcının kendisi bile söylemiş, kendi kendini yok edebilmek için sayısız yol denemişti. Üstelik birlikte yaptıkları son büyüyle birlikte hafızasını kaybetmiş olma ihtimali de vardı.

Ama neden? Neden bu kadar kolay olmasına karşın onu öldüremiyordu? Güçleri uyanmış olsa bile şu anda bütün vücudunu yenilemeye yetmeyeceği barizdi. Tek bir darbe ile... Yine de neden tereddüt ediyordu?

“Geçen zamanlar yalnızca zayıflık getirir ha?” dedi kendi kendine. Bu, Karmen’in uzun zaman önce ona söylemiş olduğu bir değişti. Ve belli ki oldukça da yerinde bir değiş.

Elinde bulunan büyü gücünü olabildiğince idareli kullanarak yarayı iyileştirmeye koyuldu. Mükemmel bir sessizlik içindeki birkaç dakikalık odaklanmanın ardından, yaradan geriye eser kalmamıştı.

Ayağa kalktığında, sol ayak bileğinden yatağa uzun bir zincir ile bağlanmış olduğunu fark ederek istemsizce güldü. Zinciri kırmak için yere eğildiği sırada arkasından gelen bir ses olduğu yerde dona kalmasına sebep oldu. Sesin geldiği tarafa döndüğündeyse gündüzün taşıyıcısının uyanmış olduğunu fark edince yavaşça doğruldu.

Yeni taşıyıcı, Rene’ye konuşma fırsatı vermeden onu: “Adın ne?” “Burada ne arıyorsun?” gibi alışıldık soruların yanında “Hem nasıl ayakta duruyorsun ki? Daha dün kıçında bir ok saplıydı.” gibi garip soruları da içeren bir soru yağmuruna tuttu.

Böylesine bir soru yağmuruna hazırlıksız yakalanan Rene, hem kısa bir nefes alabilmek, hem de hafızasının yerinde olup olmadığını öğrenmek için “Birinin adını öğrenmek için öncelikle kendi adını söylemen gerekmez mi?” diye sordu.

Genç, ”Benim adım Kama!” diye yanıtladı kibirli bir ses tonu ile. Tahmin ettiği gibi her şeyi unutmuştu.

            X                     X                     X                     X                     X

Konuşmaları, kulübenin ahşap kapısının sertçe çalınmasıyla bölündü. Kama, kızı sertçe yatağa ittirdikten sonra battaniyeyi işaret ederek kapıya yöneldi. Kapıyı açıp da karşısında silahlı bir kraliyet muhafızı birliği görünce, belanın kendisine çok da uzak olmadığını anladı.

            X                     X                     X                     X                     X

Kama, annesi haydutlar tarafından öldürüldüğünden beri bir şovalye olmak istiyordu. Ve ne yazık ki kraliyet muhafızlığı, şövalyeliğe giden yoldaki basamaklardan biriydi. Bu sıkıcı işte, savaş veya strateji gibi konularla uğraşmak yerine saray ve iç surları korumakla yetinmek zorundaydınız. Tabi ki bütün bunlar Kama’nın zerre ilgisini çekmiyordu.

Bulundukları ülke olan Çevrimde ise geldiğin soyun neredeyse hiçbir önemi yoktu. Kanla miras kalan tek mevki imparatorluktu –ki ülke monarşi ile yönetildiğinden bu oldukça doğaldı-. Eğer yeterince güçlüyseniz –ya da zenginseniz- hemen hemen her mertebeye erişebilirdiniz. Kama ise her zaman diğer insanlardan güçlü olmuştu. Fazlasıyla güçlü.

“Ne istiyorsunuz?” diye muhafızlara sordu.

Muhafızların lideri gibi görünen iri kıyım adam, Kama’nın eline bir kâğıt uzattıktan sonra “Resimdeki kişiyi arıyoruz. Bu civarlarda görüldüğüne dair rapor aldık.” Diye cevapladı.

Kama, resme baktığında şaşkınlığının yüzüne yansımasına engel olamadı. Muhafızların lideri bunu fark etmiş olmalıydı ki “Eğer bu kişiyi yakalamamıza yardım edebilirseniz, imparatorun bizzat kendisi her türlü bilgi için ödül vaat ediyor.” dedi aceleyle. Resimdeki kişi yatağında yatan kızdan başkası değildi.

“Bu kızı neden arıyorsunuz?” diye sordu Kama.

“Seni hiç ilgilendirmez!” diye yanıtladı muhafızlardan biri.

Kama, artık ne yapacağına bile karar veremiyordu. Muhafızlar ödülden bahsetmişti –ki Çevrimde ödül demek, mevki ve toprak demekti- . Eğer kızı onlara teslim edecek olursa, şovalye olmak için gereken okullardan birine zorlanmadan girebilirdi. Ama muhafızlar birini arıyorsa bunun iyi bir sebebi olamazdı. Eğer onu ele verirse muhtemelen ona işkence edecek, hatta belki de öldüreceklerdi. Nedenini bilmese de kızı korumak istiyordu; hayır, korumalıydı!

Fakat ortada bir sorun vardı. Bunu nasıl başaracaktı? Şu ana kadarki girdiği birkaç ufak kavga dışında ömründe hiç dövüşmemişti. Karşısında ise yıllar boyunca eğitim almış, silahlı 5 asker vardı. Tamam, diğer insanlardan daha güçlüydü. Lakin fiziksel olarak ne kadar güçlü olursa olsun, tek bir kılıç darbesi ile ölmesi işten bile değildi. Onlara, ‘resimdeki kızı hayatında hiç görmediğini’ söylese bile muhtemelen şüphelenip kulübeyi ararlardı. Kulübenin çok da büyük olmadığını da eklersek; onu hemen bulurlardı.

Kama’nın zihnindeki bütün düşünceler, tiz bir ses ile dağıldı.

Bir metalin parçalanma sesi.

Önceki Bölüm Sonraki Bölüm