Ejderha İmparator

01 Ekim 2020
Çeviri: Aratal
Düzenleme: Aratal
75 Görüntülenme
Bu bölümü 0 Kişi beğendi.

Üçüncü Görev

 


"Lanet olası sarmaşıklar. Az daha beni yiyeceklerdi." Zeng yeni kurtulduğu sarmaşıklara bakarken gözleri nefretle doluydu.

Zeng geçtiğimiz bir hafta boyunca orman yolundan ilerleyerek haritada ki kılıç simgesine doğru yol almıştı. Yol boyunca bir kaç güçlü canavarla karşılaşsa da üstesinden gelmeyi başarmış ve biraz hırpalanmıştı.

Her ne kadar hayvanları yense bile 2 gün önce bir çeşit sarmaşığa yakalanmıştı. Bu sarmaşık açıkça oldukça büyük ve devasa bir çiçeğin parçasıydı. Zeng'i sürekli olarak çiçeğin kendisine çekmeye çalışmıştı.

Zeng ne zaman bir sarmaşığı yok etse hemen ardından yeni bir tanesi farklı bir yönden ortaya çıkarak tekrar Zeng'in bedenini sarmalamaya çalışıyordu. Zeng 2 gün boyunca bu sarmaşıklarla uğraşmaktan ciddi anlamda bıkmış ve nefret etmişti.

"Canavarlar tamam. Ama bu sarmaşıklar.... İnsan yemeye çalışan bir bitki olduğunu bile bilmiyordum." Zeng daha fazla sarmaşığın gelmediğine emin olduğun da rahat bir nefes aldı.

Zeng elindeki haritaya bakarak kılıç noktasına doğru ilerlemeye devam etti. Şuan haritada ki kendi parlaklığı kılıç parlaklığının hemen yanındaydı.

"Bir kaç adım sonra kılıcı görebilmeliyim." Zeng adımlarını hızlandırarak ilerledi.

Yaklaşık 6 tütsü süresi boyunca Zeng yoluna devam etti. Artık haritada bulunan iki nokta şimdi birleşmiş gibi görünüyordu. Zeng bir kaç adım daha attı ve önüne bir mağaranın görüntüsü çıktı.

Zeng mağaranın girişine kısa bir süre de ulaştı. Biliyordu ki haritada gösterilen kılıç kesin olarak bu mağaranın içindeydi.

Zeng mağaraya girişine bir göz attı. Aklında ki  düşünce bu mağaranın oldukça büyük olmasıydı. Çünkü mağarayı ilk gördüğü zaman aklına gelen şey Jianta ve kendi mağaralarıydı. Şuan önünde duran mağaranın girişi aynı Jianta'nın mağarasının girişi kadar büyük ve genişti.

"Acaba burada da bir ejderha yaşamış olabilir mi?" Zeng önündeki mağaraya anılarıyla beraber bir kaç nefes baktı ve içeri girdi.

Mağaranın karanlık duvarları Zeng içeri girer girmez parlamaya ve ışıldamaya başladı. Açıkçası mağaranın her bir detayı içerinde gün ışığı varmış gibi gözler önündeydi. Karanlık tek bir nokta bile yoktu.

Mağaranın aydınlanmasıyla beraber Zeng adımlarını durdurdu ve tekrar mağaranın dışına çıkmak için geriye doğru bir kaç adım attı. Zeng mağaradan çıktığı an mağara tekrar karanlığa boğularak dipsiz karanlık bir kuyu gibi göründü.

Zeng sadece kılıcın değil,  mağaranın kendisinin bile özel olduğunun farkına vararak tekrar içeri girdi. Mağaranın her detayı her girinti ve çıkıntısı adımlarıyla beraber aydınlandı. Zeng mağaranın derinliklerine doğru adım adım ilerlmeye başladı.

Bir kaç yüz adımdan sonra Zeng adımlarını durdurdu ve şu an görüşüne giren parlaklığa baktı. Bu parlaklık mağaranın ortasında havada duran bir minyatür güneş gibi gözüküyordu. Zeng koşar adımlarla beraber minyatür güneşe ilerledi.

Zeng mağarada yaklaşık yarım tütsü süresi koştu ve minyatür güneş o yaklaştıkça daha da büyük bir hal aldı. Sonunda adımlarını durdurduğunda oluşan minyatür güneşin bir kılıçtan kaynaklandığını tahmin ettiği gibi doğruladı.  Minyatür güneşi oluşturan parlıklar kılıcın kabzasından yayılıyordu.

Zeng kılıcın önünde durduğunda devasa kılıcın devasa boyutta olduğunu ve kendisinden 2 kat daha uzun olmasına şaşkınlıkla baktı. Kılıcın ucunun olduğu yere yavaşça bakışlarını indirdi. Şuan kılıç ucunun olduğu yerde taş bir levha vardı. Levhada iki kelime oyulmuştu.

"Kralların Kılıcı." 

Levha da yazılan iki kelime buydu. 'Kralların Kılıcı' Zeng kelimelere okuduktan sonra huşu içerisinde kaldı. Kralların kılıcı kim bir kılıca böyle bir isim takabilirdi?

Zeng kılıca bir süre göz attıktan sonra ona dokunmak için uzandı.

Kılıç Zeng'in dokunuşuyla beraber titremeye başladı ve titrediği an kabzasından yayılan ışık kayboldu. Kılıç bir kaç nefes sonra titremelerin yanında gümbürtü sesleri yaymaya başladı. Oluşan sesler mağaranın genişliğinde yankılanarak devam etti.

Bir kaç nefes içerisinde kılıç Zeng'in tutabileceği bir boyuta kadar küçüldü ve ellerine doğru kendiliğinden uçtu.

Zeng kılıcı ellerinde tutarken aklında iki kelime ortaya çıktı. 'Kralların Kılıcı' Bu kelimeler taş levha da yazılan kelimelerdi. Zeng kılıcı bir süre boyunca inceledi fakat tuhaf veya sıra dışı bir şey fark etmedi. Sadece bir şekilde özel olduğunu söyleyebilirdi.

Onu şaşırtan tek şey okuduğu taş levha da ki kelimelerin kılıcı tutmasıyla tekrar zihninde ortaya çıkmış olmasıydı. Bu olayın olması Zeng üzerinde Kılıç adeta canlıymış gibi bir his bırakmıştı.

"Kılıca layık bir kalbin olduğu doğrulandı. Şimdi üçüncü görevinin zamanı" Zeng'in zihninde hiç yoktan bir ses ortaya çıktı. Bu ses önceki iki sesle aynıydı.

"Kılıcı alarak mağarada hapsolan kötülüğü serbest bıraktın. Üçüncü görevin o kötülüğü öldürmek. Kötülüğü yok edemezsen onu tutan formasyonu yenile ve kılıcı yerine bırak." Zeng zihnindeki sesin kaybolmasıyla beraber ortaya çıkan parşömen parçasını içinden okudu.

Zeng parşömen parçasını okumayı bitirmesiyle üzerindeki yazılar değişti ve bir formasyon şeklini alarak talimatlar oluşturdu.

"Swishhhhhh"

Parşömen üzerinde formasyonların oluşmasıyla beraber Zeng'in yüzüne mağaranın derinliklerinden soğuk ve tüyler ürpertici bir rüzgar çarptı. Bu rüzgar Zeng'i kemiklerine titretmişti.

Zeng hızla kendisini sakinleştirdi ve rüzgarın geldiği yöne baktı. Açıkçası bu rüzgar serbest bırakılan kötülüğün bir işaretiydi.

Zeng kılıcı eline alarak yavaş ve dikkatli adımlarla mağaranın derinliklerine doğru yürümeye başladı.

Zeng belirsiz bir süre ilerledikten sonra kılıcı tutuşunu gördüğü manzara karşısında daha da sıkılaştırmıştı. Şuan önünde yumurtalar vardı. Kendi boyundan daha uzun yumurtalar.

Her bir yumurta soluk sarı bir renge sahipken yuvarlak bir kaya gibi hissettiriyordu. Fakat Zeng bunların kaya olmadığını biliyordu. Bir ejderha yumurtasına çok benziyordu. Tek fark ejderha yumurtasının saflığına sahip olmak yerine soğuk itici bir aura yayıyor olmalarıydı.

Zeng yumurtaları bir an kırmayı düşündükten sonra içinde hangi canlının olduğunu bilmediğinden ve yumurtanın sahibinin uzakta olmayabileceğini düşündükten sonra vazgeçti. Kılıcı artık iki eliyle tutarak ilerlemeyi sürdürdü.

Zeng bir süre daha ilerledi ve şuan karşısına bir yaratık çıktı. Yaratık devasaydı. Boyutu neredeyse bir ejderha kadar olmasına rağmen ejderha değildi. 8 gözü vardı ve 12 bacağa sahipti.

"İnsanoğlu sana teşekkür etmeliyim beni serbest bıraktın." Yaratık Zeng'e ve elindeki kılıca bakarak konuştu. "Kralların kılıcını almışsın. Hapishanem her saniye zayıflıyor."

"Sen. Sen kimsin?" Zeng kılıcı havaya kaldırarak önündeki devasa yaratığa baktı.

"Kendimi tanıtmayı unuttum değil mi? Ben Kraliçe örümceğim. Ben Qi Soan'ım" Yaratık 8 gözünü birden Zeng'e sabitleyerek konuştu.

"Örümceklerin ismi oluyor mu?" Zeng korkusunu bastırarak konuştu.

"Ben normal bir örümcek değilim. Önceden çok uzun zaman önce bir insandım. Fakat bir lanet sonucu bu hale geldim. O kadar uzun bir zaman önce lanetlendim ki insan olduğum zamanları hatırlamıyorum bile." Kraliçe örümcek cevap verdi.

"Neden lanetlendin." Zeng örümceğin gözlerinde yansıyan simasına baktı.

"Açıkcası hatırlamıyorum. Ama artık sayende serbest kalacağım. İlk işimse intikam almak olacak." Kraliçe örümcek çaresiz bir iç çekişle konuştu.

Zen tam  bir şeyler söylemek üzereydi ki elinde tuttuğu kralların kılıcının kabzasından altın bir ışık demeti yayıldı ve Zeng'in önündeki sahne değişmeye başladı.

Zeng az önce olan şeyin ne olduğunu anlamadı. Bir anda buraya nasıl gelmişti? Zeng sakinleşerek bir süre çevresine bakındı. Şuan kara bir dağın tepesinde duruyordu ve önünde büyük kara bir kule vardı.

Dağa şuan kar yağıyordu. Fakat bu kar normal kar gibi saf ve beyaz değildi. Bu oldukça tuhaftı. Zeng kuleye bir bakış attıktan sonra etrafını dolanmak için hareketlendi.

Kulenin ön tarafına ulaştığı zaman ise gözlerinin önünde büyük bir vadi ve şuan ev sahipliği yaptığı manzara ortaya çıktı.

Zeng'in şuan baktığı manzara uçsuz bucaksız bir alev deniziydi. Alev denizinin arasında yüksek binalar belli belirsiz gözüküyordu. Burası yanmakta olan kocaman bir şehirdi. Zeng şehirle arasındaki mesafeye rağmen şehirde bulunan her canlının acı çığlıklarını ve feryatlarını kulaklarında hissediyordu.

Zeng'in demin gördüğü gri karlar kar değil. Yanan şehirden oluşmuş küllerdi. Küller kar gibi şuan Zeng'in bulunduğu dağa ve çevresine yağıyordu.

Zeng duyduğu acı feryatlar karşısında daha fazla dayanamayarak başını tutarak yere çöktü. Şuan gözlerinden yaşlar akıyordu. Bu yaşlar duyduğu tüm insanların hislerinden oluşmuştu.

Zeng yaşadığı duygu patlamasıyla bir süre boyunca hareketsiz kalarak gözlerinden akan yaşları engelleyemedi. Tekrar yavaş yavaş kulenin arkasına doğru emekleyerek yürümeye başladı.

Zeng'in attığı her adım kendisi için oldukça zor ve dertliydi. Tüm o insanların acılarını duymak ve çığlıklarını işitmek tam bir zihinsel kaostu. Zeng'in gideceği yol uzun değil ve normal şartlarda bir kaç nefes sürerdi. Fakat şuan bu yol ona bitmek bilmeyen bir işkenceydi. Attığı her adım oldukça zor ve uzun hissettiriyordu.

Zeng bir süre sonra sonunda tekrar kulenin arkasına geldi. Duyduğu çığlıklar ve acılar kulenin arkasına tekrar gelmesiyle beraber ortadan kayboldu. Gözlerindeki yaşları sildikten sonra kendisini bir süre sakinleştirmeye çalıştı.

Zeng sonunda kendisini sakinleştirdiğin de ayağa kalktı ve önünde duran kuleye baktı. Bu sefer ön tarafına gitmek gibi bir niyeti yoktu.

"Roarrhhh"

Zeng tam kara kuleye girmeyi düşünürken arkasından bir kükreme duydu. Bu kükreme sonucu hızla başını geriye çevirdi.

Kükreme şuan kuleye doğru yaklaşmakta olan uçan bir figürden geliyordu. Figür hızla yaklaşıyordu. Bir süre sonra bu figürün üstünde bir insan figürü de ortaya çıktı.

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.
Yorum Yap
Üyelik girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için tıklayın.
Yorumlar