Geçmişten Kalan Yara

12 Mayıs 2020
Çeviri: Belemirfuat
Düzenleme: Belemirfuat
57 Görüntülenme
Bu bölümü 1 Kişi beğendi.

1.Bölüm: İnsanların pişmanlık dedikleri şey.

O zamanlar ben, biraz farklıydım. Çok farklıydım… 


Ruhsuzdum bir kere. Suratımın yarısını saçlarım örtüyor ve diğer yarısını da ifadesiz, duygusuz bir yüz tamamlıyordu. İnsanları aptal ve işeyaramaz olarak görüyor ve ailemden kaçıyordum. İnsanlarla sohbet etmeyi sevmezdim. 


Hatta insanlar benim bir çeşit psikolojik problemim olduğu konusunda hemfikirdi. İlk başlarda insanların bu düşünceleri beni rahatsız etmiyordu ama sonralarda benim üzerime yoğunlaşmaya başladılar. 


Ben de bunun üzerine derslerde birinci olmaya uğraştım. Ve oldumda. Okul birincilikleri ve çeşitli yarışmalarda birinciliklerim vardı. 


İnsanlar artık susmuşlardı. Ya da düşüncelerini kendilerine saklıyorlardı.


Ama aslında gerçekler bir tık daha farklıydı. Hayattaki amaçsızlığım beni öldürmek üzereydi. 


  5 pişmanlığımdan birincisi; Kalbimdeki huzuru, elimdekileri görmezden gelip hayattan sıkılmıştım. 


  Sanki ne istiyordum ki? Ne uğruna sıkılmıştım? Neden ailemi görmezden geldim? Neden kibirlendim? Neden diğer insanları "aptal ve işeyaramaz" gibi gördüm? Neden, neyden sıkılmıştım? 


  Bilmiyorum. Sadece o an… Öyle gelmişti bana. 


  Bir süre sonra, 10 temmuz 2016.. Bir düğüne katıldık. Annem, babam, ben ve kardeşim. 


  Yolda giderken her şey normaldi. Ankara'da yaşayan biz, düğün için Trabzon'a gidiyorduk. Yol uzundu… 


  Anne ve babam bir süre kendi aralarında konuştuktan sonra mikrofonu arabanın teybine bırakmışlardı. arada bir arabayı durdurup ya benzin alıyorduk ya da direksiyonu değişiyorlardı. 


  Ben yanıma okumamak üzere bir kaç tane kitap almıştım sadece. Yolun başında uyuyacağım biliyordum çünkü. Kardeşim kah telefonda oynayıp kah annemle yada babamla sohbet ediyordu. Arada salak saçma sorular sorduğunda kınayıp, "onu bile bilmiyor musun?" Gibi, "cidden aptalsın" gibi çıkarımlarda bulunup gözlerimi deviriyordum. 


  Her zamanki gibi sıradan, uzun bir araba yolculuğuydu. 


  Sabahın köründe yola çıkmamıza rağmen öğlen olduğunda hala yollardaydık.


  Aslında ben o sıralarda ailemi pek sevmiyordum bile. Onlardan utanıyordum hatta. Arada kendi kendime: "keşke ölseler" gibi, "neden ben bu ailede olacak kadar şanssızım ki" gibi telkinlerde bulunuyordum. 


  Annem ve babam kendilerini tanrı gibi gören, ermiş olduklarını zanneden ebeveynlerdi. 


  Babam benim onların hizmetçileri olduğumu zannediyordu. Annem de babama takılmıyor değildi. 


  Aslında babam cimri, vurdum duymaz, bizi düşündüğünü göstermeye çalışan okumuş bir adamdı ve kötü bir baba olduğu söylenemezdi. Yani daha doğrusu artık bir yerden sonra Ben alıştığım için ona kötü bir baba olduğunu söyleyemiyordum. 


  Etrafımdaki akranlarımda olan şartların çoğu bende yoktu. Ne bir bilgisayarım, ne bir telefonum vardı. Aşağı inip top oynamam bile babam tarafından abes karşılanıyordu. Hoş gerçi ben top oynayamıyorum. 


  Saat 12 buçuk'a yaklaştığında babam arabayı kenara çekti, el frenini çekip emniyet kemerini çözdü ve doğruca önüne durduğu süpermarkete girdi. 


 Az sonra dışarı çıktığında elinde iki tane bir buçukluk su vardı. 


  Annem hamarat bir kadın olduğu için daha önceden hazırlayıp börek, sivri biber, domates, zeytin ve peynir getirmişti yanında. 


  Önüne  durduğumuz süpermarketin yanında ufak bir cami vardı. Daha doğrusu mescit de denilebilir. Biz önündeki banklarda annemin hazırladığı börekleri tıkınmaya başladık. Bir parça börek bir zeytin bir parça da peynir atıyordum ağzıma. Daha sonraki turda bir ısırık daha börek sonra bir ısırık biber ve bir de çarliston domates yolluyordum miğdeye. 


 Böyle bir döngü belirlemiştim kendi kendime. 


 Hala çok iyi hatırlarım o gün yediğim her şeyi. 


  Kardeşimle yiyebildiğim son öğle yemeğini unutmam mümkün değildi ennihayetinde. 


 Anları unutulmaz yapan ya yanındaki insanlardır ya da yaşadıkların. 


 Bu sözü o günden sonra uydurmuştum.


 O günden sonra pek çok söz uydurmuştum. 


  Saat iki gibi nihayet gelebilmiştik düğün bölgesine. Gelin tarafından davetliydik ama akrabası falan değildik. Düğün zaten saat 7 civarında başlayacaktı. Babam bizi bilerek erken getirmişti oraları gezebilelim diye. 


  O gün gördüğüm çoğu şeye dikkat etmemiştim. Hayattan nedense bezmiştim. Dikkat etmemiştim bile oranın güzelliğine. 


  Deniz kenarına getirmişti babam bizi. Kayalıklardan oluşan bir ortamdı. Şu sıralarda ülkenin çoğu yerinde sıcak hava hüküm sürerken; burda, Karadenizde esen bir hava vardı. Ayrıca sert bir soğuğu vardı. 


  Gezilerimiz benim için hiç bitmeyecek gibi geliyordu. Sıra fotoğraf çekinmeye gelince ben ya ortadan kayboluyordum yada poz vermiyordum. 


Babam beni azarlamaya başlıyordu:


"Bir daha buraya gelip de bizimle fotoğraf çektir bakalım!" 


Suratına bakmadım bile:


"sen de o fotoğraflara hiç bakmayacaksın değil mi? Sadece fotoğraf arşivine bir kaç cigabaytlık veri ekleyeceksin o kadar." 


Beni azarlar tondan, sakin tona geçmişti:


"hiç bakmıyor muyuz sanki?" 


 Başım önüme eğikken gözlerimi gözlerine dikip yanıtladım:


"Baksan bile eninde sonunda öleceğiz." 


  Hayatımdaki ikinci pişmanlığım, cümlelerimi yarım kesmekti. Hep karşıdaki kişinin anlayacağını düşündüğüm için yarım cümleler kurdum. 


  Bazen eski günlerimi düşünmeye başlarım sebepsizce. O zamanlar aklıma gelir hep cümlelerimin eksikliği ve anlatmak istediğim şeylerden uzak olduğu. 


  Keşke o zaman da cümlemi yarım bırakmasaydım. Keşke babama doğru düzgünce ne düşündüğümü söyleseydim. 


  Orda ona "fotoğrafları çekinsek bile bizden başka kim bakacak? Kimse bakmayacağı için aklımızda kalsa yeter…" Gibi bir şeyler anlatmak istemiştim. 


  Ya da bunu bile söylemek gereksizdi. Sadece basit bir fotoğraftı… Çekinsem sanki ne olurdu? Şu an bakacağım bir kaç yaşantı olurdu en azından elimde? 


  Herneyse öyle ya da böyle, geze toza, düşe kalka gezimiz sonlara gelmişti. 


  Babam bizi bir giyim mağazasına götürdü ki üstümüzü başımızı değişelim. 


  Yanımızda getirdiğimiz elbiseleri giyip tekrar mağazanın girişinde buluştuk. 


  En sonunda düğün zamanı gelmişti. Kırdüğünü. 


  Kırdüğünü yapmışlardı. Her şey yavaş yavaş gelişiyordu. 


  Sıra da muhtemelen "eğlence" vardı. Ben o sırada orda ne işim olduğunu düşünüyordum. 


  Oralarda düğünlerde silah sıkılması gelenekmiş. Hatta sırf düğün için silah alanlar, düğüne normal bir vatandaşta olmaması gereken silahlar getirmek gayet doğal karşılanan şeylermiş. 


  Fakat ben bunu hiç sevmemiştim daha önce öğrendiğimde. Bir anlam bulamıyordum çünkü. Belki de bu yüzden diğer insanları "aptal ve işeyaramaz" olarak görüyorumdur? 


  Kulak patlatan bir ses :" PAT. PAT. PAT.". Silah patlatmak benim için bundan ibaretti. Sadece bir ses. Yüksek bir ses… 


  Haberlerde gördüğümüz bir olay gerçeğe, gittiğimiz eğlence kardeşimin mezarına, bizim de cehennemimize dönmek üzereydi. 


  Sarhoş bir gerzek tarafından pervasızca sıkılan silahın bana ve kardeşime geleceğini kim tahmin edebilirdi ki? 


  Kardeşimin doğrudan kafasına ve benimse kalbime bir kurşun. Belki de o sarhoş adam istese bile bu kadar isabetli vuramazdı? 

  

  İfadesiz yüzümde uzun zaman sonra oluşan ilk ifade acı, ikincisi endişe ve üçüncüsü korkuydu. 


  Öleceğimi biliyordum. O kadar emindim öleceğimden. Kardeşimin şakağından süzülen kanı gördüğümde bir an için zaman durdu. Aklım da. 


  Etrafımdaki hiçbirşeye dikkat edemiyordum. Hiç bir şeyi göremiyordum,fark edemiyordum. Kardeşim son kez bana acı dolu gözlerle baktıktan sonra yere yığılmıştı. Ben yürümeye çalışıyordum. Attığım her adım için bütün kaslarımı geriyordum. Etrafımdaki herşey karanlıktı. Uzaydaydım sanki. 


  O yerde yatıyordu. Ben göğsümden süzülen kanları damlata damlata yürüyordum. Paçalarıma kadar kanla taşıyordum. 


  Beynimde yanan kırmızı îkaz lambaları, saplanan kurşuna rağmen  devamlı kan pompalayan kalbim, morarmaya başlayan ellerim, gözbebeklerime kadar kabaran damarlar, yüzümü kapatan saçlarımın ardından usul usul görünen çatık kaşlarım. 


  Bu, benim çizgimdi. Bir şeylerin bitişi ve bir şeylerin başlangıcı. 


  Kardeşime ulaşamadan yere yığılıvermiştim. Kendime gelememişim bile o gün. 


  Kardeşim o gün ölmüştü. İkimizi de aynı anda aldıkları ameliyattan sadece ben sağ çıkabilmiştim. 

 

  Bilincim yerinde değilken bir rüya görmüştüm. Rüyada kardeşim, Mustafa vardı. Eski anılarımız kafamda dönüyordu. Mustafa bir evdeki kanepeye uzanıyor, konuşurken kalkıp diğer odaya geçiyordu. Yürürken arkasındaki ortam değişiyordu.


  Yüzünde ufak bir gülümseme belirtmişti benimle konuşurken gayet de sakindi. 


"abi…" 


Ben ona sadece bağırıyordum:


"ne oldu? Ne ara iyileştin?" 


"abi ben iyileşmedim." 


Yatışmıştım:


"iyileşecek misin?" 


"bilmiyorum… Muhtemelen Hayır." 


Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. 


"demek öyle." 


"abi.." 


Başımı kaldırıp baktım. 


"abi senden son bir isteğim var." 


"hm" 


  "hatırlıyor musun, mahalledeki Kadir beni dövdüğünde, sen o korktuğun Kadir'i nasıl da yerden yere vurmuştun." 


"hm." 


  "hatırlıyor musun, mahalledeki Adem beni itip kalkınca senden hem yaşça hem de boyca büyük olmasına rağmen önünde diz çöktürmüştün." 


"hm." 


  "hatırlıyor musun, sınıfımdaki 5 kişi bana zorbalık yaptıklarında ertesi gün senin sayende benden özür dilemişlerdi." 


"hm." 


"hatırlıyor musun, küçükken anneme yakındığını, keşke benim de abim olsa, diye. Keşke benim de abim beni dövenleri dövse, dediğini." 


"hm." 


"abi ben senden abisi olmayanların abisi olmanı istiyorum." 


Şaşırmıştım. 


"abisi olmayanların abisi mi?" 


"evet. Abisi olmayanların abisi ol abi! Senden son isteğim bu." 


"abisi olamayanların abisi ha? " 


"evet, söz ver." 


"söz." 


"zaman doldu sanırım." 


"ne?" 


"yediğim head-shot'u unutmadın değil mi?" 


"yediğin head-shot, ha?" 


  "son olarak şimdiye kadar yaptıklarım için özür dilerim. Biliyorum çok kötü bir kardeştim, ama sen olabilecek en iyi abiydin. Evet, belki beni sevmiyordun yada öyle görünüyordun ama beni gölgene aldığın için, Dertlerimi dövdüğün için teşekkür ederim." 


  Tekrar yüzüm ifadesizleşmeye başlıyordu. Ellerim iki yanıma düştü, başımı tekrar eğdim. Fakat bu sefer ki yüzümün derinlerinde sert bir acı vardı. 


"hm." 


"öyleyse, hoşçakal abi. Seni yukarıdan izliyorum, elinden geleni yap." 


  Görüntüsü yavaş yavaş yok oluyordu. Parçalanmaya bașlıyor ve sonra rüzgarda uçuşan yapraklar gibi dağılıyordu. 


Dizlerimin üstüne çökmüştüm. 


  5 büyük pişmanlığımdan üçüncüsü, bir şeylere değer verdiğimi anlayamıyorum. Sadece kalbimdeki ince, ağır sızı ve gözyaşları kalıyor bana. Bir de aklımda dönüp duran anılar. 


  Birden bire fırlamıştım yerimden. Bir hastane odasında olduğumu, gecenin kaçı olduğunu fark etmeden "Mustafa!" diye bağırmıştım.


  Yanyana iki koltukta ellerini birleştirmiş ve başımda beklerken kafa kafaya vermiş uyuyakalan anne ve babam ani bir irkilmeyle uyanmışlardı. 


  Onlara bakıp endişeli bir bakışla "Mustafa nerde?" diye sordum. 


  Bir birbirlerine bir bana bakıyorlardı. En sonunda babam kelimeler boğazına düğümlense bile konuşmaya başlamıştı:


"Mustafa az önce girdiği ameliyattan çıkamadı oğlum." 


  Önüme dönüp başımı eğmiştim. Kaşlarım yavaşça aşağı iniyorlar ve bir yandan da düzeliyorlardı. Pörtlemiş gözlerim yavaşça kapanıp küçülen gözlerim tekrar büyüyordu. Ağzım tekrar bir çizgi gibi görünüyordu. Başımı önüme eğdiğim için uzun saçlarım yüzümü kapatmıştı. Sadece önümde duran ellerimi görebiliyordum. 


  Suratımdaki ifadesizliğe rağmen gözlerimden yanaklarıma süzülen yaşlar eşliğinde konuşuyordum:


" Daha az önce onunla konuştum." 


Anne ve babam başlarını kaldırıp dikkat kesildiler. 


" bana elimden geleni yapmamı, yukarıdan izlediğini söyledi. Benden özür diledi ve abisi olmayanların abisi olmamı istedi." 


  Ellerimle, bileklerimle gözlerimdeki yaşları siliyordum. 


  Daha önce hiç böyle hissetmemiştim. Gözümün önünde hep onunla olan anılarım dönüyordu. 


  Anılarımın arasında daha sonra" keşke öyle yapmasaydım… " gibi," keşke böyle demeseydim… "Gibi düşündüğüm anılarda vardı. Daha çok bunlar vardı. 


  Her biri biraz daha döndüğünde kalbimdeki acıda bir tomruk misali döne döne kalbimi parçalıyordu. 




Bu… İnsanların pişmanlık dedikleri şey olmalıydı. 






Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.
Yorum Yap
Üyelik girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için tıklayın.
Yorumlar
GLUTTONY (27 puan) Üye
2020-05-15 17:34:01
Seri nasıl doğa üstüne bağlıyıcak merak ettim, çok heyecanlı!
Labaroka (31 puan) Üye
2020-05-14 18:29:17
Seri gayet güzel.
EmperorTamarin (1211 puan) Üye
2020-05-13 01:11:20
Öncelikle serinde başarılar. Gayet güzel bir bölüm olmuş. Ama şu ciddi yerlerde bozmasan daha iyi olur bence. Örneğin "yediğim head-shot" kısmı. Tüm duygu gitti açıkçası bende. Verdiği tepkilerde hep "hm" demesi yerine farklı tepkiler ekleyebilirsin. Bol şans.