Geçmişten Kalan Yara

18 Mayıs 2020
Çeviri: Belemir Fuat
Düzenleme: Belemir Fuat
34 Görüntülenme
Bu bölümü 1 Kişi beğendi.

2.Bölüm: Hataları Düzeltmeye Çalışmak.

  Yağmurlu bir günde geçen bir cenaze. Tıpkı bir filmden fırlamış gibi. 4 kişi mezara toprak atarken siyah giyinmiş 25-30 kişi onları izliyor. Bir kaç kişi kendinden geçene kadar ağlamış. 


 Mustafa'nın cenazesi. Kardeşimin cenazesi. 

 

  Ben kardeşimin cenazesine katılmadım. En azından insanlar böyle biliyorlardı. Tek yapabildiğim şey uzaktan izlemekti.  Hem zaten onun isteğini yerine getirmeden onun yüzüne bakamazdım. 


  Sadece arabanın arkasında oturuyor ve camdan cenazeyi izliyordum. Tekrar Ankara'ya, evimize gelmiştik. O düğün rezaletle, ben tekleyen bir kalple karşı karşıyaydım o gece. Aradan 3 gün anca geçmişti (artık günleri sayamıyordum), üzerimde hala ameliyat dikişleri ve sargılar vardı. 


Benim o an aklımda o kadar çok şey vardı ki… 


  İlk başta o adamın… Ceza almaması ve bir kaç bin liracık'a kurtulmasına ifrit olmuştum. Aklımda sürekli bu dönüyordu. Sonra o gün Mustafa'nın bana söyledikleri… 


  Abisi olmayanların abisi ol abi… Elinden  geleni yap, yukarıdan izliyorum ben… 


  Böyleydi. O gün gördüklerim beni çok etkilemişti. Belki de yaşamaması en iyisiydi… 


Sonuçta kafadan yedi kurşunu. Yani sakat kalma olasılığı var. Anne ve babam: sakat bile olsa, yaşamasını isterlerdi. Kesin. Ama bu sadece bencillik. Başka insanların himayesinde yaşamak zorunda kalmak zaten ölmek demekti bence. 


Belki de ben de kendimi kandırıyordum. Bir doğru söyleyen gözyaşlarım vardı. 


Belki de esas olay hayatta ne olursa olsun yaşamaktı. Ne olursa olsun bardağa dolu tarafından bakmak, hep iyi şeyler düşünmek olabilirdi. 


Belki de gerçekler sandığımızdan daha zordu. 


O zamanlarda bu sorunun cevabını bilmiyordum. Gerçekliğin ne olduğunu bilmiyordum. 


4.pişmanlığım herşeyi bildiğimi düşünmemdi. Kendimi çok zeki, çok akıllı gibi görüyordum. Bu iki kelimenin de tam anlamlarını bilmememe rağmen hemde. 


Çok sonradan anlamıştım, hayatta bir şeyler başarabilenlerin durmadan ileri giden aptallar, hiç bir şey başaramayanların ise olduğu yerde duran bilgeler olduğunu. 


Önemli olan sürekli ayağa kalkmaktı. Bense ilk yıkılışımda bir daha kalkamayacağımı düşünüyordum. 


Benim için bir kaç saat sonra cenaze bitmişti. Herkes yavaş yavaş dağılıyordu. Daha ameliyattan çıkalı 3 gün olduğu için ne ayağa kalabiliyor ne de adam akıllı hareket edebiliyordum. Bu, gerçekten can sıkıcı bir durumdu. 


Ama şu anda düşünmem gereken tek şey o değildi. Bana taktıkları yapay kalbe takmıştım kafayı. Arada sırada elektrik yüklemesi yapılmalı ve senede bir sistemleri bakıma girmeliydi. 


Çok zahmetliydi. Belki daha sonra Tony Stark'ın ark reaktörü benzeri bir şeyler yapabilirdim. İşleyiş tarzını teoride biliyordum. Ama pratikte o kadar enerji üreten bir şey o boyutta olamazdı. Gerçi ben o zırhtan kullanmayacaktım. Sadece basit bir kan pompalama yaptırmam lazımdı. 


Ama hazır yapmışken neden yapmayayım ki? 


Bunu daha sonra düşünmek üzere rafa kaldırmıştım. Şimdi ilk düşünmem gereken şey, Mustafa'nın bana söyledikleriydi. Abisi olmayanların abisi olmalıydım. Bu hiç kolay değildi çünkü milleti dövmekle iş bitmiyordu. Evet onları fiziksel olarak korumam mümkündü ama peki ya ruhsal olarak? Ya da zihinsel? Bunun için ne yapmalıydım? 


Ben böyle düşünceliyken camdan dışarı baktım ve çoğu kişinin dağılmasına rağmen hala mezar başında ağlayan anneme ilişti gözüm. Ne kadar üzülmüş olmalıydı. Gözü gibi baktığı bir şeyleri kaybetmenin verdiği acı… 


O zamanlar hiç öyle bir kayıp yaşamamıştım. Bu yüzden ne kadar üzücü olduğunu bilmiyordum. Sadece tahmin edebiliyordum. Bu acıyı önce anne babamı ve sonra sevdiğim kadını kaybettiğimde iliklerime kadar hissetmiştim. Ve hiç tahmin ettiğim gibi değildi. 


5. Ve son pişmanlığım: benim başıma gelmez diye düşünmemdi. İçgüdülerime öyle güvenmiştim ki sanki geleceği birebir söyleyecekmiş gibi… 


O zamanlar sadece 13 yaşında bir çocuktum, gerçekleri kavrayamıyordum bile. 20 yaşında yalnız başıma kalana kadar da kavrayamadım. 


Mustafa'nın ölümünden 6 yıl sonra ben 19 yaşındayken. Yapay kalbim yerine Kalp nakli olmuştum. Başlarım böyle işe havalarındaydım ve hayatı boşlamıştım. Üniversiteye girmiştim girmesine ama içimde hiç istek yoktu. Bir kaç kez intihar etmeyi düşünmüştüm ama o kadar da güçsüz değildim. Hala bir umut vardı belki de içimde, bana yaşamayı sevdirecek kişiyi bulacağıma dair… 


Nitekim buldum da. Ama hayat bu... bir yerden alıp diğerine veriyor. Hayatımın kadınını bulduğumu düşünürken ve artık Her şeyin iyi olacağını düşünmeye başlamışken ve üstüne hayatı sevmeye başlamışken anne ve babam yanarak öldüler. 


O zamana kadar değerini anlayamadığım iki insan birden hayatımdan çıkmıştı. Hayatımın ikinci yıkılışını yaşamıştım. Bağıra bağıra ağladığımı hatırlıyorum. Sinir krizleri geçirdiğimi de. Yanımda kimsenin olmayışını da. 


Yine oluyordu. Yine kalbimde ağır bir sızı ve aklımda dönen hatıralar… 


Yine değer verdiğim ama göstermediğim insanlar ölmüştü… 


Cenazelerini ben kaldırdım. Tek başıma değildim ama kimseyi tanımıyor ve hatta görmüyor, duymuyordum. Hatta cenaze beklediğimden biraz kalabalıktı. Fazla kalabalıktı. Üstelik çoğu insan zengin kesimdendi ve lüks arabalarla gelmişlerdi. Buna anlam verememiştim o zamanlar. 


Teyzelerim, halam ve amcam da gelmişlerdi cenazeye. 


Onları uzun zaman sonra ilk defa görmüştüm. En son Mustafa'nın mevlüdündeydi. 


Muhtemelen bana biraz (belki bir kaç hafta) ilgi gösterecekler ve daha sonra ayda yılda bir kez anca uğrayacaklar. 


Hayattan nefret ediyordum. Dünyadaki adalete inanmıyordum. 


Eve geldiğimde yanımda Filiz vardı. Amcam bırakmıştı bizi sağolsun. 


Filiz le böylece yakınlaşmaya başlamıştık. Bir sene sonra, ben 20 yaşındayken o da öldü. Gece dışarıda randevumuz vardı ve onu yemeğe götürmek istiyordum. Geçtiğimiz bir sene sürekli benim yanımda olmuştu ve beni sürekli ve sürekli motive etmişti. 


O gerçekten değerliydi benim için. Ona olan sevgimi sürekli göstermeye çalıştım. Çünkü anne ve babam öldüğünde fark etmiştim ki aklımda sürekli onlara değer göstermediğim vardı. 


Sürekli "keşke şu zamanda şöyle yapsaydım"  gibi düşünceler vardı ve artık açıkça bu düşüncelerin canımı yakan duygularımı körüklediğini biliyordum. Ve istemiyordum. 


Bu yüzden onunla geçirdiğim zamanı mükemmel geçirmeliydim. Annemle olduğu gibi birbirimize olan son sözlerimizin "Öl!" olmaması için uğraşıyordum belki de. Annem öldüğünde, aklımda sürekli ona kazadan bir kaç saat önce ona söylediğim son şeyin "Öl!" olduğu vardı. 


Babamla yumruk yumruğa kavga etmeye gidecektim ondan sonra. Böylesine ders çıkarmadım Mustafadan. Ona da bu kadar kötü davranmıştım. 


Ama, ona asla böyle yapmadım. Bir kez bile bağırmadım. Yanımda olduğu için şükrettim. O akşam da onu yemeğe götürecektim. 


Arabamla evden alıp lokantaya doğru yola çıktık. Arabada her zamanki gibi laflıyorduk ve gülüşüyorduk. Ben o olmasa bir daha gülemezdim. 


Lokantaya az kalmıştı ki arabanın yakıtı bitmeye başladı. Bunun üzerine lanet okudum kendi kendime. Günler öncesinden lokantaya rezervasyon yaptırmama rağmen lanet bir benzini kontrol etmemiştim. 


"canım benzin bitiyor da benzinliğe girsem sıkıntı olur mu ki?" 

Dedim bozuntuya vermeden. 


"olur, aslında bende lavaboya gitmek istiyordum, iyi olur." dedi sanki mahçubiyetimi anlarmışçasına. 


Sağa sinyal verip döndüm ve benzin pompalarından birinin yanına durdum.


Durunca kapıyı açıp çıktı arabadan. Sonra markete girdi ve gözden kayboldu. Pompacı gelene kadar markete bakmaya devam ettim. 


Az sonra siyah bir araba hızla yanımdan geçti ve marketin önünde ani frenle durdu. İçinden birisi çıktı ve elinde silah başında maske içeri daldı. 


Kanım çekilmişti. Bu sefer olmazdı. Hayır. Polisi aramak aklıma gelmedi bile. Direk kapıyı açtım ve koşmaya başladım. 50 metre vardı belki marketle aramda. 


Koşarken adamın bir el ateş ettiğini duydum. Neler olduğunu bilmiyor ve içimden dua ediyordum, ona bir şey olmasın diye. 


İçeri girdiğimde adam birisini vurmuş, kasiyere paraları doldurtuyordu. Otomatik kapı sesiyle beraber herkes bana bakmaya başlamıştı. Ben hala ne olduğunu anlamamıştım bile ve silahlı adam da bana bakıyordu. 


Elim ayağım titremeye başlamıştı. Bu hayatımda ikinci defa bir silahı bu kadar yakından görüşümdü. Ve son da olmayacaktı. 


Adam da şaşırmıştı ama bozuntuya vermedi. Hemen bana silahıyla diğer insanların yanına geçmemi işaret etti. 


Ama ben anlamıyordum. Beynim durmuştu, çalışmıyordu. Aklımda Mustafa'nın vurulduğu sahne dönüp duruyordu. Filiz de bunu anlamış olacak ki bana adamı dinlemem için başıyla işaret ediyordu. 


Onu da anlayamıyordum. Tek aklımdan geçen, geçebilen Mustafa'nın vurulduğu o an. Bir de kendime olabildiğine söyleniyordum. Daha önce neden böyle bir durum için önlem almamıştım ki? Aptal mıyım ben? 


Mustafa'ya olanların Filiz'e de olmaması istediğime karar verdim uzun bir beyin fırtınası sonucunda. 


Silahın üzerine atlamaya karar verdim. Gözlerimi adamın elindeki silaha diktim, az sonra silaha uçacaktım. 


Filiz hala başıyla beni uyarıyordu. Durmam için yalvarıyordu adeta. 


Dinleyecek halim yoktu ya, atladım silahın üzerine. Filiz de benimle beraber atladı. Aklından geçenleri az çok anlayabiliyordum. 


Filiz de benim gibi psikoloji öğrencisi olduğu için aklımdan Mustafa'ya olanların geçtiğini anlayabiliyor olmalıydı. 


Ben silaha atladığımda Filiz de benim önüme atladı ve adam hiç tereddüt etmeden tek el ateş etti.


 Gözünü bile kırpmadı. Filiz gözümün önünde yere yığıldığında yine bir şey yapamamıştım. sadece bir adama bir yerde yığılı Filiz'e bakıyordum. 


adam bu sefer ikinci bir kurşun da bana sıktı. Tam karnıma. Filizinki kalbine gelmişti. Ve fena kanıyordu. 


Diğer müşteriler çığlık atınca adam bu sefer silahı onlara doğrulttu sonra havaya kaldırıp bir el daha ateş etti. O söylememişti ama Burda kuralları o koyuyordu. 


Az sonra kasiyer parayı koymayı bitirdiğinde adam çekip gitti. Korkudan kimse kılını bile kıpırdatamıyordu. 


Olayın şoku daha yeni geçmişti ve ben yeni yeni olayların farkına varıyordum. Filiz hemen önümde kanlar içinde yatıyordu. 


Yine aynı manzara. Yine aynı durum. Diğer insanlar da yavaş yavaş olayın şokunu atlatıyorlardı. 


Benim tek hatırladığım avazım çıktığı kadar bağırdığım ve heryerin karardığı. Arada bir gözlerimi zar zor açtığımda ambulansın siren seslerini duyabiliyor, başımdaki sağlık görevlilerini ve yeşil kalp atışı grafiklerini ve bip bip seslerini duyabiliyordum. 


Gücümü bir iki kelimeyle Filizi sormak için bile toparlayamıyordum. Sadece bir minder gibi yatıyordum öylece. 


Sonra da zaten temelli olarak bilincim gitti. Uyandığımda Filiz'in yatağında yatıyor ve yastığına sarılıyordum. Filiz hemen yatağın başucundaki çalışma masasının sandalyesine ters oturmuş kollarını sandalyenin sırtlığına kavuşturmuş, başını da kollarına yaslamıştı. Yüzünde kocaman bir gülümseme ile dalmış beni izliyordu. 


Her zamanki tavrıyla bana bulaştı:

"uyanabildin mi bari uykucu prens?" 


Bende ona uydum:


"bir prenses beni öpecek diye bekliyordum ama baktım gelmiyor, bari uyanayım dedim." 


Güldü. Ben de uyku sersemliği ile karışık gülümsüyordum. Sandalyeden kalkıp saçlarını topladı ve bana dönüp:


"evet, prens hazretleri prenses sizlere ne yemekler yapsınlar?" 


Dedi gülümseyerek. Bende miraz muzipleştim, normalde kasvetli olmama rağmen son zamanlarda böyleydim. Elimi gözümün üzerine bir güneşlik gibi tuttum ve etrafı taradım:


"prenses nerde yahu?" 


Arkasını döndüğünde suratında mahçup bir gülümseme vardı ve kaşlarını da kaldırmıştı:


"bak sen? prenses yoksa, prens hazretleri kendi yemeğini yapabilir?" 


Anında ayağa fırladım, tek elimle elini tuttum ve önüne tek dizimi çöküp kafamı da eğmeyi ihmal etmedim:


"karşınızda duran şövalye prens emrinize amadedir kraliçem!" 


Mutlu olmuştu ve elini asilce çekerek arkasını dönüp kollarını kavuşturdu:


"hadi o zaman mutfağa gel, bana yardım edeceksin!" 


Hala tek dizim yerde teki havadaydı ve başım da eğikti. Gür bir sesle konuştum:


"sözleriniz, bendeniz şövalye prensiniz için emirdir kraliçem." 


Gülümsedi ve kafama hafifçe dokunup:

"hadi o zaman." 


Deyip mutfağa doğru yürümeye başladı. Ben toplanıp peşinden gitmeye başlayınca arkasını döndü ve:


"önce Bi üstünü değiştirsen hani, bir elini yüzünü yıkasan hani." 


Asker selamı verdim:


"emredersiniz kraliçem!" 


Gülümsedi ve elini hadi git dermiş gibi salladı. Bende lavaboya yollandım. 


Yüzümü yıkamayı bitirdiğimde aynaya baktım ve içimde garip bir his vardı. Neden olduğunu bilmiyordum ama midemde ilginç bir hareketlenme vardı. Ve iğrenç bir his bırakıyordu. 


Daha önce hiç yaşamadığım bir his. 


Bu pek de önemli değildi şu anda. Filiz mutfakta beni bekliyordu. Beraber yemek yapmak gerçekten çok eğlenceliydi benim için. Mutfağa gittiğim anda bu hissi hemen unutacağıma emindim. 


Yüzümü kurulayıp son bir kez aynaya baktıktan sonra fırından yeni çıkmış ekmek kokusunu takip etmeye başladım. 


Mutfağa geldiğimde Filiz ocağın başındaydı ve sebzeler de önce yıkayıp sonra doğramam için beni bekliyorlardı. 


Filiz beni duymamışa benziyordu, gidip arkasından sarıldım ve yanağına bir öpücük kondurdum. Hemen ağzıma salatalığı tıkıverdi. Ve intikam alıpta rahatlamışçasına:


"sana da günaydın canısı" dedi bıyık altından gülerek. 


Ağzıma tıktığı salatalığı ısırıp kalanını elime aldım:


"evet, gün şimdi aydı." dedim ağzım doluyken. 


Bana ters bir bakış attı ve:


"ağzın doluyken konuşma, her tarafa tükürdün bak! Lama mısın sen?" dedi. 


Ben muzip muzip gülüp beni bekleyen sebzelerin yanına geçerken:


"bilmem, lama mıyım ben?" deyip güldüm. Filiz de "hıh" deyip Gülümsedi ve işine devam etti. 


Bana söylemesine bile gerek yoktu sebzeleri yıkamam için. Birlikte geçen bir yılın ardından artık ikimiz de neyin ne zaman nerde gerektiğini adımız gibi biliyorduk. 


Soğuk suyu açıp sebzeleri yıkadım ve bir kesme tahtası çıkardım aşağıdaki dolaptan. Hepsini sağıma dizdim ve artık hazırdım. 


Domateslerden başladım doğramaya, salata yapacaktım. Küp küp doğruyordum ki Filiz:


"ee nasıl uyudun bakalım prens şövalye?" 


Başımı ona çevirdim, bir yandan da domatesleri doğramaya devam ediyordum:


"ah, cennette uyumuş gibi hissettim." 


Başını bana çevirdi, anlamak için kaşlarını çattı:


"ne alaka ki?" 


Gülümseyerek cevap verdim:


"meleğin yattığı yer çünkü." 


Kaşlarını düzeltip hızlıca önünü döndü ve başını havaya kaldırdı:


"tabi canım ne sandın. Ama ücreti unutma!" 


"ne ücreti yahu? Papa mısın sen?" 


Gülmeye başladı. Sonra bana sıcak sıcak bakıp:


"işte seni bu yüzden seviyorum belki de. Aklımdan geçenleri okuyorsun resmen." 


Bir şey demeden önümü döndüm. Bıçakla elimi kesmiştim ve daha da fark etmeden sebzeleri doğramaya çalışıyordum. Elim fena kanıyordu ve duracak gibi de değildi. 


Ama garip olan bir şey vardı. Canım yanmıyordu. Filize döndüm dudaklarını büzerek:


" demek fark ettin sonunda." 


Anlamamıştım:


"Neyi?" 


Sonra Filiz elindeki tahta kaşığı bıraktı ve tahta kaşık uçmaya başladı. Yere oturdu ve bağdaş kurdu, sonra o da uçmaya başladı. 


Ben hala anlamamıştım ve olaylar çok karışık gelmeye başlamıştı:


"filiz, ne oluyor?!" 


"burası senin kafanın içi, gerçeklik değil." 


"o zaman ki gibi mi?" 


"bilmem. Ama  senin tek lafınla Mustafayı kastettiğini anladığıma göre muhtemelen öyle. Hatta benim bu cümleyi kurabilmem bile buna delalet ediyor.  


Başımı önüme çevirip kesme tahtasına baktım ve elim hala kanıyordu. O anda herşeyi bir bir hatırlamaya başladım. Benzinliğe gidişimizi ve ikimizin de vurulmamızı. 


"hatırladım! Benzinlikte ikimizde vurulmuştuk. Sonra sonra hastaneye falan gelmiş olmamız gerekiyor.!" 


Gayet sakin:


"olabilir." 


"Filiz, sen öldün mü?" 


"bilmem ki bunu uyandığında görmen gerekiyor." 


"ya öldüysen?" 


"öldüysem cenazeme falan gelirsin herhalde." 


Hayır. 


"Sonra bizimkilerin evinde bir helva yersin." 


Olamaz. 


"Sonra da bir mevlüd, kırkım çıkınca bir yasin okutursunuz." 


İstemiyorum. 


"Sonra da unutursunuz beni. Arada sırada 'Filiz diye bir arkadaş vardı…' diye bahsedersiniz benden. "


Olmaz. 


"eğer öyleyse ikimiz de burada yaşayalım."


"ben yaşamasına yaşarım ama ya gerçek te de yaşıyorsam, o zaman bana ihtiyaç kalmaz ki?" 


"önemli değil, risk almaktansa yüzde yüz yaşadığın dünyayı tercih ederim." 


"ama seni dışarıda bekleyenler var?" 


"kim mesela?" 


"yaşıyorsam ben, sonra arkadaşlar gelmişlerdir." 


"olmaz, senin yanımda olman lazım." 


"aslında daha demin yalan söyledim. Maalesef ki, Burda yaşayamam. Birazdan taksi gelecek ve beni götürecek. Mustafa'ya bol bol selamını söylerim. Merak etme." 


Ağlıyordum ve yüzüm buruşmuştu ağlarken:


"hayır, gitmeni istemiyorum." 


"bak hatta taksim geldi bile. Şimdi sana son sözlerimi edeceğim ve sonra da gideceğim." 


"gitme, son sözlerini de etme! Sadece yanımda kal. Sen benim meleğimsin unuttun mu? Kraliçem, prensesimsin! Gitme n'olur!" 


"üzgünüm ama bunu yapamam." 


Dizlemin üstüne çökmüştüm. Filiz de gidiyordu. Elimden yine bir şey gelmiyordu. Filiz geldi ve bana sarıldı. Elleriyle başımı kaldırdı ve yanaklarımdan düşen yaşları sildi sonra yanağımdan bir kere öptü ve:


" bu yüzünü benden başka kimseye gösterme, olur mu? "


" neden ki?" 


"öyle işte." 


"gidecek misin?" 


"evet." 


"seni seviyorum." 


"ben de seni." 


Yüzümü koynuna batırdım ve ağlamaya başladım. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Başımı okşarken bana:


"yapma böyle. Gitmem gerekiyor. Bir gün herkes gidecek."


"ama… Ama…"


Ayağa kalktı ve bana elini uzattı:


"hadi, gideceğim şimdi. Uğurla beni kapıdan."


Elini tutup kalktım ayağa ve yüzümü temizledim yaşlardan. 


"tamam, uğurlayacağım seni." 


"tamam." 


Elimden tuttu çekmeye başladı. Diğer elim hala kanıyordu. Kapıya varınca arkasını döndü ve yanağıma son bir öpücük bırakıp beni arkasında bırakarak gitti. Ben daha fazla gidemiyordum. Hareket edemiyordum. 


Sadece " Filiz!" diye bağırıyordum. 


Son bir kez arkasını döndü ve bana gülümsedi. Üzerinde en sevdiği pijamaları vardı ve saçları da alelacele yapılmış bir topuzla bağlıydı. 


Arkasını döndüğünde göğsünde bir delik vardı ve kanıyordu. 


Taksinin şoförü Filizin valizini almak için dışarı çıktığında, o benzin istasyonunu soyan maskeli adamdı. Bana baktı ve sonra Filizin valizini alıp bagaja koydu. 


Filiz bana son bir kez el salladı ve "hoşçakal Prens şövalyem" diye seslendi ve taksiye bindi. Taksi hareket etti. Bu Filizle son konuşmamızdı. 


Sonra aşağı baktım ve benim de karnım kanıyordu. 


Anlaşılan birazdan gerçekliğe dönecektim. 


Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.
Yorum Yap
Üyelik girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için tıklayın.
Yorumlar
GLUTTONY (27 puan) Üye
2020-05-18 22:31:26
Bölüm patlatirsan sevinirim yazar
GLUTTONY (27 puan) Üye
2020-05-18 22:30:49
Bölüm için teşekkürler Yalnız seri çok kaliteli olaylar filan böyle duyguları yansıtmak zor En fazla 2 orjinal seride bu kadar iyi duygu yansıması gördüm. Eline sağlık yazar.
GLUTTONY (27 puan) Üye
2020-05-18 22:30:41
Lezizdi tadı damağımda kaldı