Geçmişten Kalan Yara

24 Mayıs 2020
Çeviri: Belemir Fuat
Düzenleme: Belemir Fuat
112 Görüntülenme
Bu bölümü 1 Kişi beğendi.

3.Bölüm: Tükenen umutları tekrar ekmek.

"Lanet olsun!" dedim elimdeki koca kadehi masaya vururken. Alkol bana hiç yaramıyordu, kafam fena oluyordu ilk kadehte. Ama son birkaç haftadır ihtiyacım olan şey de buydu. Anne ve babam öleli daha sadece birkaç hafta olmuştu, başka bir şeye ihtiyacım olduğunu sanmıyordum.

 

Gecenin bir yarısı, bir barda bardak bardak içmek de iyi değildi, biliyorum ama… En azından biraz daha iyi hissedebilirdim belki. 

 

Ne zaman kovulacağımı bilmediğim bir başka bardayım bugün. Gece saat kaç bilmiyorum ve öğrenmek de istemiyorum. Telefonumu kapattım artık. Filiz'in daha kaç defa arayacağını kestiremiyorum çünkü. 

 

O da benim için endişeli. Ne zamandır da yanımda duruyor üstelik. Ona neyse? Olağanüstü bir azimle yanıma kalmaya devam ediyor. Defalarca ona gitmesini istediğimi söylememe rağmen hem de. 

 

Önünde oturduğum tezgâhın içindeki barmene baktım ve elimdeki koca bardağı uzatıp bir tane daha koymasını istedim. 

 

Elindeki bardakları bir bezle kurularken bana dik dik bakıyordu. Kaçıncı bardak olduğunu o biliyordu muhtemelen. 

 

Elindeki bezi ve bardağı bir yere bıraktı, eğilip tezgâhın altından bir şişe çıkardı ve uzattığım bardağa doldurdu. 

 

Aklından "dostum umarım paran vardır çünkü hesabın gerçekten bayağı bir kabardı." diye düşünüyor olmalıydı. 

 

Bense o sırada parayı pulu fazla önemsemiyordum. En fazla burada da sağlam bir dayak yerim ve olur biter diye düşünüyordum. 

 

Elimdeki bardağın sonunda kalan içecekle bakışıyor ve bardağı şöyle bir çeviriyordum. İçerideki içeceğin nasılda döndüğüne bakıyordum ve o kafamla bu bile bana eğlenceli geliyordu. Öylece bardağa bakıp salak salak gülüyordum. 

 

Az sonra içmekten sıkılmıştım ve bu sefer piste çıkmaya karar vermiştim. Masadan destek alıp zar zor kalkabilmiştim. Ayakta bile zar zor duruyordum. Barmenin bana bakıp bıyık altından gülüşünü hissedebiliyordum. Ve piste doğru yürümeye başladım. Yürüdükçe başım dönüyordu, başım döndükçe yürüyordum. Böyle bir döngüye giriyordu zaman ilerledikçe zorlaşan anlama kabiliyetim gibi örümcek ağına benzeyen bir his bırakıyordu suratımda.

 

Dans pistine geldiğimde pek çok kişi oradaydı. Dans edenler, kendini oradan oraya vuranlar, birbirleriyle romantik anlar yaşayan çiftler…

 

Fakat gözüm üç kişiye takılmıştı. Üç kız. Üzerlerine gayet cüretkâr kıyafetler giyinmiş üç kız. Ve etrafına bir hayvan leşinin etrafına üşüşen akbabalar gibi üşüşen erkekler. 

 

Buraya kadar her şey normaldi. Ankara'daki bütün barlarda gecenin bu saatinde görebileceğim şeylerdi bunlar. 

 

Ama farklı olan şey o üç kızın bir farklı bakmalarıydı. Gözlerinde bir yardım çığlığı vardı. 

 

Kafamı toplayamıyordum bile ama yine de belliydi bir şeyler döndüğü. Ama pek takmadım. Hiç bir şeyi takacak durumda da değildim zaten. Kafamı dağıtmak daha önemliydi. 

 

Ama kendime engel olamıyordum, istemsizce sürekli o kızlara bakıp duruyordum. 

 

Küçüklüğümden beri en sevmediğim özelliklerimden birisi de buydu. Yardım isteyen birisini gördüğümde her kim olursa olsun yardım etme güdülerime engel olamıyordum. 

 

Bakışlarımı fark edecek gibi olduklarında hemen bakışlarımı çeviriyordum. Umursamamaya çalışıyor bir yandan da dans ediyordum. Aradan böyle bir kaç dakika geçmişti ve onlara baktığımı fark etmişlerdi. O an, bir anlığına bile olsa gözlerinde umudu gördüm ve artık kesindi, yardıma ihtiyaçları vardı. 

 

Zaten kafamın güzelliğini saymıyordum bile ve hareketlerimin mantıklılığını sorgulamıyordum. 

 

Yanlarına gittim ve bağırarak:

 

"sizin abiniz var mı?", dedim. 

 

Etraflarını çevirenlerde, kızlarda bana bön bön bakmaya başladılar. Sorduğum soru gariplerine gitmiş olacaktı ki cevap vermiyorlardı. Az sonra aralarında daha cingöz görünen bir kız vardı ve bana cevap verdi:

 

"bu ikisinin abisi yok, benimkiyse öldü!" dedi hızlıca ama acele etmeden. 

 

Bunu duyar duymaz ben ona bir bakış attım ve sonra etraftakileri kestim. En az 10 kişilerdi. Avans kullandığımda bu 10 kişi bana hiçbir şeydi. 

 

Daha önce dediğim gibi hayat bu, bir yerden alıyor ve bir yere veriyor. Hayatım boyunca duygusuz olmanın karşılığını ben bir duygu kıvılcımında kendim de dâhil her şeyi yakarak kül ediyordum ve bu karşılık olarak yetiyordu bana.

 

“ya, öyle mi. Başın sağ olsun.” Dedim suratına ifadesizce bakıp yanlarındaki adamlardan birinin suratına sol yumruğumu vururken. Adamlar bir anda irkildiler ve bana siper aldılar. Ama küçüklüğümden beridir üzerinde çalıştığım yumruklarımın kafalarını yere yapıştırıp bilinçlerini teker teker kapatmasına engel olamıyorlardı.

 

İçlerinde bir tanesi benim tam üç katı büyüklüğümdeydi ve adam dev gibiydi. Bilerek en sona sakladım onu.

 

İlk yumruk attığım adamın ardından derin bir nefes aldım ve diğer adama doğru koşmaya başladım adam daha ne olduğunu anlamadan kulağının altından vurduğum kroşe ile kulağı çınlıyordu. Yere düştüğünde kafasını yere çarptı ve kulağındaki çınlama ile bayıldı.

 

 Ardından yanındakinin de gömleğinin yakasından tuttum ve sırt kaslarımın bile dâhil olduğu bir dizi kası kullanarak adamı kendime çekip adamın elmacık kemiğine bir kafa attım. Adamın elmacık kemiği çıtırtı sesleri ile kırılmıştı ama hala bilinci açıktı. İçindeki öfkeyle bana saldırabilirdi. Bu yüzden sağ yumruğum adamın sol gözünün üstüne şimşek gibi çaktı. Adamın gözleri rüzgârgülü gibi döndü ve sırtüstü yere yapıştı. Tek nefeste ancak bu kadarını yapabilmiştim.

 

Bir nefeslenmek için duraksadığımda dev gibi olanın bana doğru yöneldiğini gördüm. Gözlerindeki bakışı biliyordum: ben çok gördüm bunlardan bakışıydı bu. Ama çok büyük bir hata yapıyordu: benim gibisini göremezdi. Bu onun ölümü olacaktı.

 

Üç beş nefesin ardından bir derin nefes daha aldım ve bu sefer zıplayıp sırt kaslarımı dibine kadar gererek ona hayatımda atabileceğim en hızlı sol yumruğumu vurdum. Tekrar ayaklarım üzerine bastığımda bacak kaslarımı ağrıtacak kadar kastığımı fark ettim. Sırtımda da bir burukluk oluşmuştu. Hata yapmıştım, bütün gücümü tek seferde harcamamalıydım.

 

Adam dengesini kaybetti ve sırt üstü yere düştü. Diğer adamlara baktığımda onlar sıvışmışlardı. Etrafıma baktığımda müzik durmuştu ve insanlar dans etmek yerine bana tezahürat yapıyorlardı.

 

Tehlikenin geçtiğini anlamam biraz sürmüştü ve daha sonra kasılı kaslarımı gevşetip derin bir iç çektim.

 

“bana bu kadar dans yeter” dedim ve tam arkamı dönmüş bara gidiyordum ki, omzumdan bir elin dokunduğunu hissettim. Büyük güçlü bir eldi bu ve -insanların tezahüratları bir anda kesilmişti- omzumu sertçe sıkmaya başladı. Daha sonra beni tutup çekti ve suratımın tam ortasına bir yumruk attı.

 

Bense olayları yavaş çekimden izliyordum. Adamın omzumu tutuşunu, ürpermemi, insanların susmasını, adamın beni kendisine çevirmesini, kafa hizasına kadar kaldırdığı gerilmiş yumruğunu, adamın sıktığı dişlerini, ezilmiş burnunu, sıktığı yumruğun hızla büyümesini, suratımdaki kırmızı acıyı, burnumun sızlamasını ve yere kapaklanmamı.

 

Bunların hepsi yavaş çekimde gerçekleşmişti. Kafamı yere vurmamla beraber hissettiğim soğuk acı hissi ve beynimdeki zonklama sonucunda zaman ancak normale dönmüştü.

 

O kadar çok şey düşünüyordum ki. Birincisi şaşkındım, nasıl ayağa kalkmıştı ona vurduğum o yumruktan sonra? Nasıl kurtulacaktım buradan? Nasıl yenecektim bu adamı? Sağ çıkacak mıydım buradan?

 

Ben yerde ve bunları düşünürken, adam üzerime tükürüp karnıma bir tekme attı. Karnımdaki acıyı hissettim ve ürperdim. Adam bana sürekli küfür ediyordu ve bir eliyle kırılmış burnunu tutuyordu.

 

Düşünecek fazla zaman yoktu, adam beni çiğ çiğ yiyecekti. Dövüşecek zaman yoktu kalbimdeki dikişler patlayabilirdi. Duracak zaman yoktu, duygularım patlamak üzereydi ve sonuçları ağır olacaktı.

 

Birden yuvarlanmaya başladım ve kendime uygun bir yer aradım. Her bir tur döndüğümde midem acıyla feveran ediyordu ve varlığını hatırlatıyordu. En sonunda –en az on tur yuvarlanmıştım- ayağa kalkabilecek açıklık bulduğumda –adamın dibinde kalksam ayağa kum torbası yapardı benden- hiç beklemedim ve ayağa kalktım.

 

Doktorumun beş sene önce bana söyledikleri yankılanıyordu kulağımda: “ kalbini fazla zorlama, damarlarındaki dikişler patlarsa, oracıkta ölürsün.” Demişti bana. Şu anda geçerli olup olmadığını bilmiyordum bile.

 

Bunun yanı sıra kaybedecek bir şeyimin olduğunu da sanmıyordum zaten. Bir ailem yoktu, ait olduğum bir yer yoktu ve hayatı da sevmiyordum. Bir amacım da yoktu. Yapmaktan başka çarem yoktu.

 

Ayağa kalktığımda başımın döndüğünü hissediyordum. Hem adamın suratımın ortasında patlattığı yumruk hem de içtiğim onca içkiden sonra gayet normaldi sanırım. Başımın dönmesini yok sayarak devam ettim. Hala ayaktaydım ve adam istikametini bana çevirmişti. Yine her şeyi yavaş çekimde görmeye başladım bir süre için.

 

Ardından başımın dönmesinin geçtiğini hissettim. Ama bu sefer de gördüklerim kare kare olmuştu ve saniyenin onda biri kadar bir sürede gözüm kararıyordu.

 

Zaman tekrar normale döndü. Adam dibimdeydi.

 

Karanlık.

 

Az önce yaptığım gibi bir kez daha bütün gücümle zıpladım –bu sefer adamın boy hizasının üstündeydim- adamın iki şakağına bütün gücümle yumruk attım. Adamın kafası iki yumruğumun arasında ezilmişti.

 

Karanlık.

 

Tekrar iki ayağımın üzerine basıyordum. Zar zor ayaktaydım ve nefes nefese kalmıştım. Tek elimle karnımı tuttum ve bara doğru yürümeye başladım. Adamsa yerde yatıyordu ve gözleri kan çanağı olmuştu. Muhtemelen beyin kanaması geçiriyordu.

 

Karanlık.

 

Bara geldim ve tekrar bar taburesine oturdum. Az önceki yerime oturmuştum ve az önceki bardak önümdeydi hala. Dirseklerimi masanın kenarına koydum ve omuzlarımı dikleştirdim. Önüme bakıp bardağa hafif bir fiske kondurdum ve barmene işaret parmağımla boş bardağı gösterdim.

 

Karanlık.

 

Müzik tekrar başlamıştı ve insanlar dans ediyorlardı. Beş adam baygındı ve bir taraflara itelenmişlerdi. Barmen bardağımı tekrar doldurduğunda biraz bekledim ve bir yudum aldım. Az önce “yardım ettiğim” üç kadın tepemde dikiliyorlardı.

 

Karanlık.

 

Onları pek umursamazlıktan geldim ve elimle oturduğum bar taburesinin yanındaki bar taburelerini gösterdim nazikçe. Gözlerimi kapattım ve dünyanın normale dönmesini beklerken bardağımı diktim tepeye.

 

Gözlerimi tekrar açtığımda az önce durumu açıklayan kız soluma diğer ikisi sağıma oturmuştu ve bana dik dik bakıyorlardı. Boş bardağımı barmene uzattım ve doldurmasını bekledim. Doldurduktan sonra bir süre öylece durup bardağa baktım ve sonra solumdaki kıza “ister misin?” şeklinde kibarca bardağı uzattım.

 

Diğer iki kızdan onay almaya bile ihtiyaç duymadan:

 

“aynısından üç tane alabilir miyiz” dedi barmene.

 

Az sonra kalktım ve dev adamın yanına gittim. Önce ayağımla yokladım, sonra çömelip işaret parmağımla birkaç kez suratına dokundum. Tahmin ettiğim gibi hiç tepki yoktu. Bende parmaklarımla pantolonunun ceplerini yokladım ve arka cebindeki cüzdanı hissettim. Elimi uzatıp aldım ve açtım. İçinde bir tomar para vardı, hepsini aldım ve cüzdanı kapatıp adamın bilinçsiz suratına bıraktım.

Bara döndüm ve ilerlemeye başladım. İki kişi hariç hareketimi gören herkes bana şok içinde bakıyordu: barmen ve o kız.

 

Barmenin önüne az önce aldığım paranın yarısını bıraktım ve çıkışa doğru yöneldim. Yürüye yürüye bir saat kadar sürecekti yol.

 

Yürürken arkamdan gelen sesle irkildim ve dönüp baktım. Az önceki kızdı ve peşimden sesleniyordu.

 

Az sonra hızlı adımlarla yanıma vardı nefes nefeseydi:

 

“sen… Senin adın ne?”

 

Hiç tepki vermedim, duygusuzca yanıtladım:

 

“Demir.”

 

Suratıma bakıyordu ve nefes alışları düzelmişti. Elini omzuma koydu ve:

 

“Ben de Özge.” Dedi. Elini omzumdan indirdim, iç çekerek:

 

“demek öyle. Memnum oldum.” Dedim. Şaşırmıştı. Gülümsedi ve:

 

“seni evine kadar bırakmak isterim? Ne dersin?” dedi.

 

Bir süre hiçbir şey demeden gözünün içine baktım. Gözlerinde sanki uçsuz bucaksız bir umut ve cesaret vardı.

 

“olur.” Dedim bende.

 

Sonra aniden uyandım. Bir kez daha aynı rüyayı görmüştüm. Filiz öleli 3 hafta olmuştu ve ben bir kez bile evden çıkmamıştım. Arabam bile benzin istasyonunda duruyordu hala. Gidip almam gerekiyordu.

 

Yatağımdan kalktım ve yine battaniyemi sarınıp mutfağa gittim. Buzdolabını açtığımda boşaldığını fark ettim. Gidip bir şeyler almam gerekiyordu.

 

Odama gittim ve haftalardır açmadığım gardırobumu açtım. Elimin tersini uzun zamandır giymediğim kıyafetlere sürttüm ve ceketlerimden birisini çıkardım. İçinde bir gömlek ve pantolon Filizin yıkayıp ütülediği gibi duruyordu. En son onun eli değmişti. Belki de kokusu vardır diye koklama ihtiyacı hissettim. Verdiği hissi onun odasındaki kıyafetlerini koklarken de hissetmiştim. Filiz artık yoktu.

 

Beyaz gömleği giydim, altıma lacivert pantolonumu da giyip gömleği üzerine verdim. Sonra siyah ceketimi giydim ve aynaya son bir kez bakıp Filizin bana hep yaptığı gibi iki parmağımı şakağıma dokundurup çektim. Aramızdaki selam buydu.

 

Aynaya bakarken gözümün yaşardığını fark ettim. Bileğimle gözümü silip odamdan çıktım ve kapıya yöneldim. Kapının arkasındaki ayakkabılıktan ayakkabılarımı aldım ve kapının dışına koydum. Kapının arkasından anahtarı çektikten sonra ben de dışarı çıktım ve ayakkabılarımı giydim.

 

Merdivenleri indim ve dış kapıya geldim. Burada posta kutuları vardı ve benim posta kutum doluydu. Cebimden anahtarımı çıkardım ve kutumu açtım.

 

İçlerinden birisi dikkatimi çekmişti. Okuduğum üniversiteden gelmişti. Kabaca ve özensizce açtım ve zarfın içinden mektubu çıkardım. Derslere gelmem konusunda beni uyarıyorlardı. Mektubun tarihine baktığımda 3 hafta öncesini gösteriyordu. Yani muhtemelen ben çoktan okuldan atılmıştım.

 

Aklıma ilk ders gelmişti. 18 yaşındaydım. İki yıl önce, daha Filizle tanışmamıştım ve anne babam hayattaydı. O gün dersimize 2 hoca girmişti ve birisi aykırı bir tipti.

 

İlk dersimize giren erkek hoca bize “ siz sadece birer gerizekalısınız!” demişti ülkenin en iyi üniversitesi olmasına rağmen. “ sizler sadece birer gerizekalısınız! Hiç biriniz sözcüklerin gerçek anlamını bilmiyorsunuz. Sözcükleriniz o kadar kuvvetli ki, daha siz anlayamadan kelebek etkiniz yüzünden dışarıda onlarca insan ölüyor ya da hayata dönüyor. Nasıl mı? Birazdan anlatacağım, ama önce fikir yürütmek isteyen var mı aranızda?” demişti gözlerini üzerimizde gezdirerek.

 

Hiç kimsenin fikri olmadığını gördükten sonra masasındaki çayından bir yudum aldı ve geri masaya bıraktıktan sonra tekrar platformun üzerine döndü. “ Albert Einstein şöyle söyler: eğer insanlar düşüncelerinin tüm dünyayı dolaşıp geri döndüğünü bilselerdi, ne düşüneceklerine dikkat ederlerdi. Buradaki mesaj şu: düşünceleriniz bir başka insana ve hatta kendinize iç ses olarak yankı yapıyor. Aslında mesaj bu değil, ama özütlerseniz bu çıkıyor ortaya. Bazı kaynaklar sözleri “sihir” olarak değerlendirir. Ya da “büyü”. Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır. Bu da bir büyüdür. Sizler buraya gelirken insan psikolojisini öğrenme hayalleri ile geldiniz, ama burada öncelikle sözlerin gücünü öğrenmelisiniz! O zamana kadar psikoloji öğrenmeyi unutun. Hatta ilk yapacağınız şey unutmayı öğrenmek olacak. Bugüne kadar öğrendiğiniz her şeyi unutun! Size sözlerle ilgili başka bir örnek daha vereceğim. Kanser olan bir adamın hikâyesini anlatacağım size.”

 

Masasına gidip bir yudum daha çay aldı. “bir adama doktorlar kanser teşhisi koymuşlar ve sadece 3 ay ömrünün kaldığını söylemişler. Bunu doktorlar bana yaklaşık 30 sene önce söylediler.” Kısa bir sessizlik oluştu. Hoca bize bakıyordu, iyice anlamamızı bekliyordu.

 

“ Çocuklar şu anda ben 60 yaşındayım. Bu imkansız değil mi? Matematiğe aykırı değil mi? Ama boş verin şu an matematiği. Matematik bunları anlamaz. İnsan kalbini çözemez çünkü. O zamanlar kızım daha 3 aylıktı ve o minicik elleriyle parmağımı tutup bana resmen gitme diyordu.” Yüzünde bir gülümseme oluşmuştu son cümlesinde.

 

“ben de kızımı dinlemeye karar verdim ve sağlıklı bir hayata başladım. Her sabah kalktığımda “ben ölmeyeceğim” diye söyledim kendime. Her gün yatarken “ben ölmeyeceğim” dedim. İşte çocuklar sihir böyle gerçekleşiyor.”

 

Yüzündeki gülümseme sönmüştü “Elbette siz de bu kötü söz söyleyince solan, iyi söz söyleyince “coşkuyla” açan çiçek deneylerini görmüşsünüzdür. Oldukça popülerler. Aynı mesele. Bunu iyi anlayın. Başarmak için inanın.” demişti bize.

 

Başarmak için inanın, ha? İnanmayı bırakalı ne kadar zaman oldu ki işlerin iyi gideceğine?

 

Dış kapıdan çıktım ve sokağa ulaştım. Elimdeki mektubu zarfıyla beraber yırttım ve binanın çöp kutusuna attım. Diğer postaları ise posta kutusuna geri tıkmıştım.

 

Yolun karşısına geçtim ve sola döndüm. İlerledikten sonra sağa döndüm ve az yukarıda gideceğim alış veriş merkezi vardı. Buraya gelmem yürüyerek iki saatimi almıştı. Evden çıktığımda saat zaten 3’tü.

 

Fiyatlarına bakmadan bir aylık stok yapacağım kadar yiyecek ve içecek aldım. Çoğu hazır çorba ve makarnadan oluşuyordu. Fiyatlarını düşünmedim çünkü babamdan kalan banka hesabında henüz yüklü bir miktar para duruyordu. Anlamadığım bir şekilde aydan aya artmaya da devam ediyor. Faiz yüzünden olamayacak kadar fazla hemde. Alışverişim bittiğinde hiç uğraşmak istemedim ve aldıklarımı ufak bir ücret karşılığında evime bıraktırdım. Dış kapıdan girip kapımın önüne bırakmaları bile yeterliydi. Ben yine yürümek istiyordum.

 

Ama ondan önce alış veriş merkezi binasındaki bir teknoloji marketine girdim. Oradan güzel bir kablosuz kulak üstü kulaklık ve yeni bir telefon almıştım. Benimkini ameliyattan uyandığım gün fırlatıp kırmıştım.

 

Telefonu aldım ve orda şarj ettirdim. Yarım saatte çeyrek dolu şarjı tama geldi ve elimde sadece kulaklık ve telefonun kutularının olduğu poşetlerle mağazadan çıktım. Bir banka oturup kulaklığımı kutusundan çıkardım ve ense tarafından boynuma astım. Kutusunu toparlayıp geri poşete tıktım ve telefonla eşleştirdim. Kulaklığı kulağıma taktığımda ilk hissettiğim şey kulaklığın süngerlerinin kulağımın etrafını sardığı ve hatta dış dünyadan izole ettiğiydi. Ama kulaklık çok hafifti. Daha sonra telefona çevrimiçi müzik dinleyebileceğim bir uygulama yükledim.

 

Uygulamada Filiz’in bir hesabı vardı. O hesaba giriş yaptım ve rastgele bir çalma listesinden rastgele bir şarkı açtım. Filiz’in şarkıları çalıyordu kulağımda.

Saat akşam 6 olmuştu. Sonbaharın son ayında olduğumuz için hava erkenden kararmıştı. Sonraki adresim bir bar olacaktı.

Alışveriş merkezinden çıktım ve önünden bir otobüse bindim. Otobüs beni Kızılay’a götürdü ve oradaki barlardan birisine girdim. Girer girmez bu barın sürekli rüyamda gördüğüm o bar olduğunu hatırladım. Bilinçaltım mı getirmişti ki beni buraya?

İçeri girerken kulaklığımı yine ense tarafımdan boynuma asmıştım. Rüyamdaki gibi bar tezgâhının önündeki taburelerden birisine oturdum ve barmenden iki bardak kırmızı şarap istedim. Anlam verememiş gibi de görünse ikiletmedi ve uzanıp tezgâhın altından şarap şişesini, arkasındaki raflardan iki bardağı aldı ve önündeki tezgâhta doldurup önüme koydu.

Yüzümde istemsiz bir gülümseme oluşmuştu. Önüme koyduğu bardağın birisini yanımdaki boş taburenin önüne koyup diğerini elime aldım. Elime aldığım bardağı diğer bardağa değdirirken: “iyi ki doğdun Filiz. Nice yıllara.” Sonra bardağımı tepeme diktim.

Gözüm televizyona takılmıştı. Haberler açıktı ve yine artan kadın cinayetlerinden bahsediyordu. Birde bir kişiden. Bu kadın katillerini öldüren bir kişi vardı. Her gün en az 3 cinayet işliyordu. Muhtemelen o da kendi kendine dünyayı temizleyip, daha güzel bir yer haline getirmek istiyordu. Fakat bunun ne manası vardı ki? Bu, ölen kişiyi geri getirmeyecekti. Yani intikam almak. Filiz’i öldüren kişiyi öldürsem de Filiz geri gelmeyecek yani.

Biraz oturduktan sonra kalktım ve çıktım. Kapıda kulaklığı taktım ve telefonumdan yine rastgele bir müzik açtım. Hava soğuktu ve üzerimdeki ceket, havalı olmasına rağmen beni ısıtmıyordu. Müzik beni daha fazla ısıtmıştı.

Arka sokaklardan yürüyerek otobüs durağına gitmeye karar verdim. Biraz yürüdükten sonra içgüdülerim beni bir şey hakkında uyarıyordu. İleride bir şeyler olduğunu söylüyordu. Kulaklığımı çıkarıp boynuma astım ve iyice yavaşlayarak duvarın köşesine geldim. Burada yol ikiye ayrılıyordu: sağ ve sol. Sağ taraftan sesler geldiğini duydum ve duvarın köşesinden tutunarak kafamı uzattım.

Orada bir gölge elindeki sopayı sağlı sollu bir şişman bir adama vuruyordu. Adam en sonunda yere düştüğünde ayağındaki topuklu ayakkabının topuğuyla adamın hayalarına bastı ve adamın hareket edemeyeceğine emin oldu. Ben ağzım açık izliyordum, ne olacağını merak ediyordum.

Gölge cebinden bir şey çıkardı ve bunu elindeki sopanın ucuna taktı. Taktığı şey altında 3 santimlik silindir bir kısmı olan –bu kısım sopanın ucuna geçmişti- ucunda uzun ve kalın bir iğneye benzeyen bir kısmı olan en az 9 santimlik bir parçaydı. Bununla az önceki sopa bir mızrağa dönüşmüştü.

Sonra sopayı iki eliyle –biri aşağıdan, biri yukarıdan- tuttu ve başının üzerine dikey olarak kaldırdı. Adam kollarıyla siper aldı. Gölge sopayı indirdi ve adamın adem elmasından içeri soktu. Soktuğu anda kan fışkırmaya başladı ve üç boyutlu gölgenin üstü de dahil olmak üzere her yer kan oldu.

Ben şok olmuştum. İki elimle ağzımı kapattım ve geri geri gitmeye başladım. Giderken bir şişeye takıldım ve yere düştüm. Hem şişenin gürültüsü hem de benim düştüğümde canım acıdığı için çıkardığım garip ses yüzünden gölge bana bakmaya başlamıştı. Beni görür görmez üzerime gelmeye başladı.

Ben korkudan donakalmıştım ve tek yapabildiğim ayaklarımla yeri ittirerek kendimi duvar dibine kadar ittirmek olmuştu. Gölge dibime kadar geldiğinde onun bir kadın olduğunu anlamıştım. İnce beli ve üzerine giydiği paltonun altındaki tenini saran kıyafetlerin altından belli olan vücut hatlarından anlamıştım.

Çömeldiğinde kollarımla suratıma siper alıp gözlerimi sıktım ve başımı çevirdim. Suratıma baktı ve maskesini çıkardı “Demir?” gözlerimi açtığımda karşımda Özge duruyordu. Kollarımı indirdim ve suratına baktım. Onun kadar ben de şaşkındım. “Özge?”






Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.
Yorum Yap
Üyelik girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için tıklayın.
Yorumlar
EmperorTamarin (1213 puan) Üye
2020-05-25 13:47:18
Güzel bölüm eline sağlık