Geçmişten Kalan Yara

31 Mayıs 2020
Çeviri: Belemir Fuat
Düzenleme: Belemir Fuat
111 Görüntülenme
Bu bölümü 1 Kişi beğendi.

4.Bölüm: Mahzen 1: Başlangıç.

İşte tam burası. Hayatımın değişeceği an. Tek başıma yürümeyi sevmem ama yürüdüm. Müzik dinlemeyi sevmem ama dinledim. Her kendimi aştığımda başıma farklı bir olay geliyor, Sonra da hayatım ve hayata bakış açım değişiyor.

Özge ile zaten bir sene önce kadar tanışmıştım ama bu Özge ile tanışmamıştım. Onun böyle birisi olduğundan değilhaberim fikrim bile yoktu. Uzun zaman sonra bir soruya dilim tutulmuştu:

“Demir? Ne işin var senin burada?”

“B-b-ben… B-ben eve gidecektim. İlerde o-otobüs durağı vardı.”

Kendimi toplamam gerekiyordu. Bir yandan Özgenin muhteşem fiziğine bakıyor bir yandan da korkudan fellim fellim ediyordum. Korkacak bir şey kalmadığını biliyordum ama adrenalin bir kere kanıma karışmıştı.

Şaşkın şaşkın bakıştık bir süre. Benim geldiğim yönden bir takım ayak sesleri yükseliyordu:

“orada! Yakalayın onu!”

Ayak sesleri bir hayli fazlaydı ve de gümbürdeyerek yaklaşıyorlardı. Özge bir an o tarafa baktı sonra bana döndü:

“Geliyorlar! Hemen gel benle!” dediği gibi kolumdan tutup kaldırdı beni ve koşarken peşi sıra çekiştirdi. Kimin geldiğini sormama fırsat bulamadan dengemi kaybetmeme ramak kalmış bir durumda peşinden sürüklenirken bulmuştum kendimi.

Az sonra ara sokaklardan çıkınca ana caddeye vardığımızda Özge bulduğu ilk pansiyona hücum etti ve içeri girer girmez durup soluklanmaya başladı. Hala kolumdan tutuyordu ve bende nefes nefeseydim.

“Burada ne yapacağız?” dedim usulca ve çekinerek. Bakışlarını üzerime çevirdi ve bir şey demeden geri çekti. Sonra kolumdan çekiştirerek resepsiyona yöneldi.

“Bir oda ver bana!” dedi elindeki 100’lük banknotu tezgâha vururken. Tezgâhtar adam bir şey demedi ve parayı alıp arkasındaki dolaptan bir anahtar çıkardı. Özge anahtarı aldı ve kolumdan çekiştirerek merdivenlere doğru ilerledi. Anahtardan sallanan anahtarlıkta odanın katı ve numarası yazıyor olmalıydı ve Özge sadece bir saniyelik kısa bir bakışla okuyabildi odanın konumunu.

İki kat merdiven çıktık –yanımızdan geçenler bize ilginç ilginç bakıyorlardı. Hem Özge’nin kıyafeti hem de benim çekiştirilmem ilgilerini çekmiş olmalıydı. Özge ise aldırmadan devam ediyordu-. Merdivenler bittiğinde bir tabela gördük, hangi odanın nerde olduğu yazıyordu. Özge bir saniyeden kısa bir bakışla sağa gitmemiz gerektiğine karar verdi ve yine beni çekiştirdi. Odanın kapısına gelmiştik. 25 numaralı odadaydık. Anahtarı kapıya sokarken aklımdan burasının ne kadar demode olduğu geçiyordu. Bu çağda hala anahtar kullanan bir yerlerin kalması beni şaşırtmıştı. Normal anahtarlar parmak iziyle çalışan otomatik anahtarlardı ve sadece birer göz yanılmasından ibaretti. Yanlış parmak açmaya kalkarsa alarm çalışır. Anahtar kullanılmazsa alarm çalışır. Yanlış şifre girilirse alarm çalışır. Ve en fazla 5 dakika uzaktaki karakollardan polisler hücum etmeye başlar.

Özge anahtarı soktu ve kapı “klik” sesiyle açıldı. Özge kapıya abandı ve içeri daldık. Beni cama doğru fırlatırmışçasına ittirdi ve ellerini dizine koyup eğilerek nefeslenmeye başladı. Ben de yorulmuştum ve camın kenarına oturup soluklandım.

Özge paltosunun arkasına kılıç gibi astığı sopasını yatağa fırlattı. Üzerindeki paltoyu çıkardığında üstünde siyah renkli ve üzerini saran kıyafetlerin üzerinde sadece siyah renkli ve bütün sırtını örten bir çanta kalmıştı.

Çantayı da çıkardı ve ayağının dibine koydu. Sonra bana baktı:” arkanı dönsen diyorum hani” dedi bir aptala söylermişçesine. Ansızın nedenini düşünecek durumda olmadığımı hissettim ve arkamı döndüm.

Fermuar sesi geldi sonra bir takım kumaş sürtünme sesleri. Muhtemelen kıyafetlerini çıkartıyordu. Sonra kumaş sesi ve bir fermuar sesi daha duydum.

“tamam. Arkanı dönebilirsin.” Deyip de ben arkamı döndüğümde yerde siyah kıyafetlervardı ve üzerinde beyaz gömlek altında siyah pantolon, siyahsaçları ise az önceki topuzun aksine açık ve beline kadar uzanan bir Özge ile karşılaştım. Tahminim doğruydu.

Yerden siyah kıyafetlerini aldı ve çantaya tıkıştırdı. Sonra siyah paltosunu da çantasına tıktı. En son yatağın dibine girip az önce attığı sopasını aldı ve yüzeyindeki yassı demirleri sürükleyerek konumlarını yukarı getirdi ve sopayı üç parça olarak katladı. Parçaların arasındaki lastikler üç parça haline gelmiş sopayı bir arada tutuyordu. Katlanmış sopasını da çantanın en arkasına tıkıp çantanın fermuarını çekti ve çantayı koltuklardan birisine fırlatıp kendini de yatağa bıraktı.

Ben hala başıma neler geleceğini bilmiyordum. Sadece cam kenarına oturmuş kollarımı kavuşturmuş bir biçimde ona şaşkın şaşkın bakıyordum. Aklıma söyleyecek iki çift laf gelmiyordu. Soru bile soramıyordum.

Özge kafasını kaldırıp “ Soru sorma ve yat uyu. Yarın sabah anlatırım her şeyi.” Diyene kadar da öylece donup kaldım. İşaret parmağımla yatağı gösterdim “orada mı yatacağım?” dedim masumca.

Özge hiç bozuntuya vermeden “beni uyandırmadan istediğin şeyi yapabilirsin.” Dedi.

Sadece suratına baktım ve sonra camın kenarından kalkarak yatağın kenarına oturdum sonra da yorganı kaldırıp içine kıvrılıverdim.

Özge de kıvranarak ve homurdanarak yorganın altına girmeyi başardı. O kadar yorulmuş korkmuş ve o kadar adrenalin salgılamıştım ki işin etik boyutunu düşünmeye vaktim kalmadan uyuyakalmıştım.

Rüya görmeye vaktim kalmadan şafağın söktüğü sabah sularında Özge beni dürtükleyerek uyandırdı “Hadi kalk. Gidiyoruz.”

Akşam salgıladığım adrenalinden veya korkudan hiç eser kalmamıştı. Hatta uzun zaman sonra adam akıllı uyumuş gibi hissediyordum.

Yatakta doğruldum ve göğsümü şişirip kollarımı yana açarak esnedim. Özgeye baktım ve “günaydın” dedim. Hala uyku sersemliğinin ve karanlığında etkisiyle Özgeyi göremiyordum gerçi.

Özge bana seslenerek “hadi kalk gidiyoruz.” Dediğinde ancak Özge’nin kabanını giyip sırtına siyah çantasını takmış şekilde kapıda beklediğini görebildim. Ben üzerimde ceketle beraber yattığım için bütün giysilerim kırışmıştı. Ayağa fırladım ve Özge’nin yanına vardım.

Özge kapıdan çıktı ve eliyle peşinden gitmemi işaret etti. Akşamkinin aksine çok temkinli ilerliyordu. İki kat merdiveni de indik ve resepsiyonisti geçip kapıdan çıktık.

Kapıdan çıktığımızda soğuğu suratımızda sonik patlama gibi hissettik ve ikimizde titreyip ellerimizi birbirine sürttük.

Özge sağına soluna bakmakla meşguldü. Suratına bakıp “ nereye gidiyoruz?” dedim çekinerek.

“seni eve atacağım ama önce bir araba bulmamız gerekli.” dedi muzip muzip. Sanki bulunduğumuz durum çok normalmiş gibi bir de şaka yapıyordu.

“eğer, araba bulmamız lazımsa…” dedim gözlerinin içine yumuşak bakarak.

Bana döndü ve “eee” dedi devamını merak ederek.

“benim bir arabam var.” Dedim.

“nerede?”

“sanırım Çankaya yolunda bir benzinlikte olacaktı.” dedim parmağımı şıklatarak.

Sesini yükseltmişti  “oğlum şu an ne kadar uzakta olduğumuzun farkında mısın sen?!” dedi.

Hiç aldırış etmedim bağırmasına “bir taksi ile çok rahat gidebiliriz.”

Gözlerini devirdi  “taksinin parasını oraya kadar kim ödeyecek?”

İşaret parmağımla bir saniye beklemesini işaret ettim ve ceketimin iç cebinden babamın banka hesabına bağlı bir banka yongası çıkardım.

“sanırım bu yeterli olacaktır.” Dedim.

Elimdekini görünce gözleri pörtledi “ onu nerden buldun sen!?” diye bağırdı bu sefer.

Yongayı ceketimin sol tarafındaki iç cebe koyarken işaret parmağımla kulağımı sıvazladım.

“daha mı az bağırsan hani!” dedim.

Etrafa bakındım ve para çekebileceğim bir yer aradım. İleride bir ATM vardı ve bir tek onun lambası yanıyordu. Bu caddeyi ilk defa bu kadar ıssızken görüyordum.

Özge’nin omzunu işaret parmağımla dürttüm ve bana bakınca aynı parmağımı kaldırıp ATM’yi işaret edip o tarafa doğru yürümeye başladım. Özge de peşime takıldı.

Yonga teknolojisi daha son iki yıl içinde uygulamaya konan bir teknoloji ve yurtdışında artık kredi kartları kullanılmıyor. Fakat her zamanki gibi yine Türkiye’de halk henüz bu teknolojiye alışamadı. Hala nakit para kullanan insanlar var. Bu yüzden benim gibi dayak yemek zorunda kalanlar da var.

Çok geçmeden ATM ye vardık. Cebimden yongayı çıkardım ve ATM nin yonga yerine yerleştirdim. Yongaya parmağımı bastığımda parmak izi okuması çalıştı ve hesabıma giriş yapabildim. Hesabımdaki para yine iki gün öncesine göre hayli artmıştı. Nedenini bilmediğim bir şekilde her gün yaklaşık 100.000 TL kadar para girişi oluyordu. Özge hesap bakiyemi gördüğünde gözlerinin pörtlemesine engel olamamıştı.

200 TL kadar nakit para çektim ve yongayı geri aldım. Yongayı da parayı da iç cebime koydum ve telefonumu çıkarıp buraya bir taksi çağırdım.

Taksi bizi az ilerden alacağı için oraya kadar yürüdük. Özge hala bana şaşkın şaşkın bakıyordu.

Beş dakikaya kadar taksimiz gelmişti. Taksiye binip gitmemiz gereken yeri söyledim. Taksici de tek kelime etmeden arabayı sürmeye başladı. Arabanın içi sıcacıktı. Sıcağı içime çeke çeke sürdü yolculuk. Özge’ninse şaşkınlığı nihayet geçmişti ve o da sıcağa alışmaya başlamıştı.

15 dakika sonra arabamı bıraktığım benzinliğe vardık. Taksi parası 180 TL civarı tutmuştu ama buna kesinlikle değmişti. Hem ısınmış hem amacımıza ulaşmıştık. Benzinliğe girdiğimiz andan itibaren Filiz’in kokusu burnumda tütmeye başladı. Bakışı, yürüyüşü, gülüşü her şeyi daha dünmüş gibi aklımdaydı.

Arabamı açık otoparka koymuşlardı. O olayla bir alakası olmadığı için polisler arabamla ilgili işlem yapmamışlardı.

Parmağımı şoför kapısına değdiğim anda arabam parmak izimi okudu ve kapıların kilidini açtı. Kapıyı açtım ve içine girdim. Benden hemen sonra Özge de sağ öndeki kapıyı açıp koltuğa oturdu ve kapısını kapattı.

Motor çalıştırma/durdurma düğmesine bastım ve motor çalıştı. Arabanın göğsündeki holografik ekranlar açıldı ve arabanın takometresi göründü. Özge arabaya şaşırmıştı ve alt dudağını dışarı büküp kafasını yukarı aşağı sallayarak:

“vay canına” dedi. Vitesi G’ye alıp gaza bastım.

Az sonra benzinlikten çıkmıştık. Yolda giderken Özge’ye:

“evet, nereye gidiyoruz?”

“benim evime” dedi hiç tereddüt etmeden.

“tamam da oraya nasıl gideceğiz? Navigasyona Özge’nin evi yazma gibi bir şansım yok. Biliyorsun” dedim dalga geçerek.

Kafasını cama yaklaştırırken “sen sincana doğru sür. Ben sana tarif edeceğim yeri geldiğinde” dedi ve kafasını cama koydu.

Sabahın 5’inde yolda olduğumuz için hiç trafik yoktu ben de bastım gaza.

Sincana varmamız 15 dakika sürmüştü. Özge bana evinin yolunu tarif ediyor ben de ona göre sürüyordum. İlerledikçe ana caddeden uzaklaşıyorduk ve ara sokakların derinliklerine giriyorduk.

Yaklaşık 10 dakika dolandıktan sonra evinin sokağına varmıştık. Özge birden “dur!” diye bağırdı. Ben de freni kökledim hızla. Paltosunun yakasını kaldırıp arkasına saklanmıştı.

“ne oldu?”

“şurada.” İşaret parmağıyla öndeki binayı işaret ediyordu “ Şu binanın önündeki arabaları görüyor musun?”

“evet. Ne olmuş onlara?”

“onlar, benim hasımlarımın ve gördükleri yerde beni öldürecekler.”

“eee ne yapalım yani?”

“tüyelim. Gidecek daha iyi bir yer vardır.”

Tüymek benlik değildi.

“sen şu apartmanda mı oturuyorsun?”

“evet de niye ki?”

Avucumu uzattım ve gayet ciddi bir tavır takınmıştım:

“evinin anahtarını ver.”

“eve mi girmeyi düşünüyorsun?”

“evet.”

“ya seni fark ederlerse?”

“etmezler. Tanımıyorlar bile beni.”

“emin misin?”

“evet.”

O siyah çantanın ön cebinden anahtarlarını çıkardı ve uzattığım avucuma koydu. “sekiz numara” dedi sakince, eliniçekerken. Dış kapı için eski model bir yonga, daire kapısı ve posta kutusu için demode birer anahtar vardı. “sadece kıyafetlerime ve gardırobumdaki kasanın içindekilere ihtiyacım var. Yongayı kasayı açmak için kullanabilirsin.”

Bir kere havaya atıp yakaladım ve hızla arabadan çıktım. Omuzlarımı kaldırdım ve o arabalara hiç bakmadan binanın önüne geldim. Yongayı kapıya gösterdim ve binanın içerisine doğru yol aldım. Sekiz numara 4.kattaydı ve binada asansör yoktu. Bu kadar da demodelik fazlaydı!

Merdivenleri nefes nefese çıkmayı başardıktan sonra daire kapısına geldim ve anahtarı çıkarıp anahtar deliğine soktum. Bir kere çevirmemle kapı açıldı. İçerisi çok soğuktu. Kapıdan girince anahtarı çekipantreden geçtim ve koridorun sonundan görünen yatak odasına doğru ilerledim.

Yatak odasına girdiğimde içerde kapının ilerisinde pencerenin altında tek kişilik bir baza, bazanın yanlarında ufak komidinler, kapının yanında aynalı makyaj masası, onun da yanında gardırop vardı.

Gardıroba yöneldim ve kapağını açıp içindeki kıyafetleri yatağa yığmaya başladım. Elime gelen kıyafeti koyuyordum yatağın üzerine. Bu kız Filiz kadar düzenli değildi ve kıyafetlerini olası kombinler için hazırlamamıştı. Benim de elimden bir şey gelmezdi. Tek yapabileceğim sabahın beş buçuğunda elimden geldiğince hızlı olmaktı.

Kıyafetler bitmişti. Şimdi sıra kasadaydı. Asılı kıyafetleri yatağın üzerine attığımdan kasa apaçık gözler önündeydi. Bir an aklımdan komple kasayı da götürmek geçti, ama çabucak vazgeçtim. Özge’nin bana verdiği anahtarlığı aldım cebimden.

Yongayı kasaya dokundurduğumda kasa “klik” sesiyle açıldı. Anahtarları cebime koyup kapağı açtığımda içinde milattan kalma bej renginde karton bir kese, birkaç tane flash bellek, anahtarlar ve bir tane de cüzdan vardı.

Elimi çeneme götürüp bunları nasıl götüreceğimi düşünmeye başladım. Oturduğum yerden etrafa bakınmaya başladım. Ayağa kalktım ve bir kez daha etrafa baktım. Sonra gardırobun üzerinden kenarını gösteren kahverengi bavulu fark ettim. Uzandım ve kulpundan tutup aşağı çektiğimde kafama düşmesine ramak kala tutabilmiştim.

Yere koyup iki yanındaki kilitleri açtım ve kapağını kaldırdım. İçi boştu ve büyüklüğü de ortalamanın biraz üstündeydi. Hemen kıyafetleri koymaya başladım. Yarısında durdum ve kasanın içindekileri de buraya koydum. Sonra tekrar kıyafetleri doldurmaya devam ettim.

Kıyafetlerin hepsini alamamıştım ama işe yarayacağını düşündüğüm her şeyi almış olmalıydım. Bavulu kaptığım gibi fırladım. Kapıdan geçip dışarı ulaştım ve 4 kat merdiveni tek nefeste koşarak indim. Binadan çıktığımda o arabalar hala kapının önünde bekliyorlardı.

Dikkat çekmeden ve onlara bakmadan arabama doğru yürüdüm. Arabaya geldiğimde parmağımı kapı kulpuna değdirdim ve kapılar açıldı. Bavulun kucağıma geleceği şekilde içeri girdim ve oturdum. Oturunca derin bir nefes verdim ve bana merakla bakmakta olan Özge’ye döndüm.

Bir şey demeden eline bavulunu verdim ve

“tamam. Eve gidiyoruz” dedim.

Bavulu kucağına koydu

“teşekkür ederim” dedi.

Gülümsedim ve çalıştırma düğmesine bastım. Motor sessizce çalıştı, sonra da takometre ve hologram ekranlar belirdi. Vitesi G’ye aldım ve sokaktan çıkana kadar geri geri gitmeye devam ettim. Özge de bu sırada bavulunu arka koltuğa koydu.

“ee, senin ev nerde?” dedi Özge esnerken.

“Batıkentte. Batıkent villa kısmında.” Dedim. Yoldan gözümü ayırmamış, suratına bakmamıştım. Ve onu Filiz ile yaşadığım apartman dairesine değil, yıllardır adım atmadığım babamın evine götürüyordum.

“villa? Sen? Hadi canım sende!” dedi. İnanmamıştı bana.

“tamam. Gidince görürsün.”

“ne zaman varacağız ki?”

“en az 10 dakikamız var.”

“demek öyle?”

“evet öyle.”

Daha sonraki yol sessiz geçti. Ve zaten benim tahminim tutmuştu ve 10 dakika sonra eve varmıştık. Özge’yi mayışmış olduğu camdan kaldırmak için böğrünü işaret parmağımla dürttüm. Bir anda fırladı ve kafasını torpidoya çaptı.

Uyku sersemliğiyle “n’oluyor ya!?” dedi.

“hadi geldik.” Dedim direksiyondan kalkarken. Kapıdan çıktım ve kapattım. Arabanın önünden geçerek hala yarı mayışık Özge’nin kapısını açtım ve kolundan tutup kaldırdım. Hala bu sersem kızın bir katil olduğuna yani insanları öldürdüğüne inanamıyordum.

Bir elimle Özgeyi kolundan tutmuş ayakta durdurmaya çalışıyor, bir yandan da arka kapıyı açıp, arka koltuklardan Özgenin bavulunu almaya çalışıyordum. Neyse ki Özge kendine gelmeyi başarmıştı ve elimden de bavulunu almıştı. Arabayı evin girişinin sağındaki ufak bahçenin de sağındaki otoparkın girişine park etmiştim. Sadece bahçeyi geçmeli sonra da kapıya varmalıydık. Saat sabahın altısıydı ve ekimde olduğumuz için gününün ilk ışıklarını görüyorduk.

Havanın rengi turuncu, sarı, siyah ve mavi arasındaydı. Mükemmel bir renkti. Güneş bulutların arasından bize ufak bir çocuğun kapıdan bakmasını andırarak gülümsüyordu. Uzun zaman sonra günün güzel geçeceğini hissediyordum. Biraz gökyüzüne baktıktan sonra kendime geldim ve cebimden kendi evimin anahtarını aramaya koyuldum.

Anahtarı çıkarttığımda kapının önündeydim. Anahtarı kapıya soktum ve çevirirken gözümü de kapıdaki retina taraması için yapılan optik çukura yanaştırdım.

“bu teknoloji şeysi de amma zahmetli iş, değil mi?” dedi Özge gözlerini devirip iç çekerek.

“günümüzde hırsız çok, sende biliyorsun.” Dedim kapının açıldığında çıkardığı “klik” sesine eşlik edermişçesine.

Kapı açıldı ve açılırken karanlıkta kalan içeriye dışarının şafak rengindeki ışığı düştü. Kapıyı açtıkça, gölgelerin arasından ilerleyen ışık duvara çarptığında duvarı takip ederek tavandaki ışıkla birleşiyordu.

En az bir yıldır adım atılmamış bir evdi ve haliyle ne elektriği ne de suyu vardı. Doğalgaz ise hiç bağlanmamıştı. Babam hep elektrik kullanırdı.

İçeri girdiğimde hissettiğim ilk şey bir ürpertiydi. Artık olmayan iki kişiden kaynaklanan bir ürperti. Bu bir yana, Özge etrafına bakarak içeri girmiş ve içeride adeta kaybolmuştu.

Bu kızın dün geceki katil olduğuna hala inanamıyordum. Belki de değildi ve ben sadece bir rüya veya yanılsama görmüştüm. Binbir ihtimal vardı. Ya da belki de kişilik problemleri de yaşıyor olabilirdi. Filmlerdekinden. Sabah başka, akşam başka kişi oluyor olabilirdi.

Bu bir yana Özge hayretle eve girdiğinde evde ne ışık ne de ısı vardı. Telefonumu çıkartıp fenerini açtığımda içerde unuttuğum kapılar gördüm. Hiçbirinin nereye açıldığını hatırlamıyordum. Merdivenlerden yukarıda ne olduğunu hatırlamıyordum. Bu evi tamamen unutmuştum.

Zaten anne ve babam da uzun zaman önce bu evden taşınmışlardı. Çocukluğum burada geçmişti sadece. Anne ve babam, bu evden taşındıklarında ben 10 yaşındaydım. Bu eve 11 yıldır adım atmamıştım.

Babamsa burayı ofisi olarak kullanıyordu. Burada ne yaptığını bilmiyorum ama burası normal bir ev değildi. Bir gözün sürekli beni izlediği hissine kapılıyordum.

Kapının ilerisinde iki merdiven ve iki merdivenin ortasında bir kapı vardı. Bu kapı içgüdülerimi uyandırıyor ve beni bir karadelik gibi içine çekiyordu. Bu kapıdan girmeye karar verdim.

Kapının tokmağını çevirdiğimi fark eden Özge de peşime takıldı ve beraber girdik kapıdan. Kapıdan girdiğimizde bizi bir merdiven karşıladı. İçerisi çok karanlık olduğu için telefonumun fenerini açtım. Anlamadığım bir şekilde aşağı inmeye başladığımda merdivenlerin yanında ve tavanda ışıklar yanmaya başlamıştı. Ben de telefonumun fenerini kapattım ve telefonu arka cebime koydum.

Bir süre sonunda merdivenlerin sonuna ulaşmıştık ve içerisinin ışıkları benim önümden başlayarak yanmaya başladı. Görünen tek şey: benden 3 metre ileride, yerden 4 metrelik tavana kadar uzanan devasa, çelik bir kapıydı.

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.
Yorum Yap
Üyelik girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için tıklayın.
Yorumlar