Geçmişten Kalan Yara

08 Haziran 2020
Çeviri: Belemir Fuat
Düzenleme: Belemir Fuat
110 Görüntülenme
Bu bölümü 1 Kişi beğendi.

5.Bölüm: Mahzen: Sırlarını Dökül Bakalım.

Önümde duran bu kapının bana anlatmak istediği bir şey vardı:

“Seni buradan geçirmeyeceğim.” Bu kapı bunun için yapılmıştı. Benden üç metre uzakta duran kapı, dört metre yüksekliğinde ve 3 metre genişliğindeydi. Oldukça heybetliydi.

Kulpu ya da yonga yeri var mı diye yakınlaştığımda kapı birden gümbürdeyerek açılmaya başladı. Açıldığında arkasında günümüz teknolojisinin de ilerisinde kocaman bir laboratuvar vardı. Aletler, kimyasallar, bilgisayarlar ve daha pek çok şey vardı.

Kapı açıldığında içeriden mekanik bir ses duyuldu: “Hoş geldiniz Demir bey.”

Benim kanım donmuştu. Ne kapının nasıl açıldığını anlamıştım ne de bana nasıl adımla hitap ettiğini. Henüz hiçbir test yapmamıştı. Özge ise omzumdan kafasını çıkarmış hayran hayran içeriye bakıyordu. Bir kez daha söylüyorum ama bu kız hiç de dünkü katile benzemiyordu.

Boğazımı temizledim: “Nesin sen?” dedim. En merak ettiğim şey buydu.

“Efendim ben Duran beyin sizin için hazırladığı yapay zekayım.”

“Duran mı?” dedim sakince düşündüm. Birden buldum “ Babam mı?” dedim. Sanki belli olmayan bir şey bulduğumu hissediyordum. Üç saniye sonra pişman olmuştum. Zaten babamın evinde ve babamın sığınağındaydım. Sorduğum soru saçmaydı.

“Evet efendim, babanız.” Dedi mekanik ses.

“Neden bana senin gibi bir yapay zeka hazırladı peki?”

“Efendim babanız bana bununla ilgili bir bilgi vermedi. Sadece tek bildiğim şey bu laboratuvarın ve içindeki tüm aletlerin size ait olduğu. Zaten bu yüzden sizin radyostatik dalgalarınızı algıladığımda kapıyı açtım.”

“Radyostatik dalgalar da ne?”

“Bu babanız Duran beyin bulduğu bir şeydi. Canlılarda, özellikle de hayvan hücreli canlılarda dolaşım sisteminde bulunan hemoglobinin içindeki demir atomlarının tüm vücudu dolandığı için ufak da olsa bir manyetik alan oluşuyor. Buna ek olarak beyin, kalp ve bağırsaklardan yayılan dalgalar da radyasyon oluşturuyor. Beyninizdeki dalgalar dört çeşit olmak üzere; Alfa, Beta, Delta ve Teta. Kalbinizde ise iki çeşit olmak üzere; Sistol ve Diastol. Bağırsaklarınızda ise sonsuz sayıda dalga mevcut. Bu üç dalga çeşidindeki ayrı katsayıların ortalamasının ve vücudunuzdaki hacme bağlı olan manyetik alan katsayısının çarpımıyla elde edilen sayı herkeste farklıdır. Tamamen aynı olması ise imkansızdır. Bu, sizin parmak izinizden bile daha özel bir şey. Babanız ise bunu yıllar öncesinde keşfetti ve uygulamaya koydu. Dünyadaki bilim adamları ise hala böyle bir teknolojiden habersizler.”

Bu duyduklarım babamla gurur duymama neden olmuştu. Keşke yaşarken bana bu yanını gösterseydi.

Bir saniye. Babam, ne iş yapıyordu ki?

“Hey. Babamın mesleği ne?” diye sordum hızla.

“Babanızın mesleği bilim insanlığıydı efendim. Babanız ve anneniz kendilerini böyle tanımlarlardı. Fakat diploma olarak babanız fizik, anneniz ise biyoloji mühendisiydi.”

Fizik ve biyoloji mühendisleri mi? Neden bundan haberim yok!? Tabi ya… hiç sormadım ki onlara… gerçi mantıklı olan da bu. Yoksa diğer türlü nasıl bu kadar paramız olabilirdi ki? Her ay hesabıma onbinlerce lira para akması ya da küçükken bana yapay kalp takılması. Bunlar da bunu doğruluyor sanırım. Üstelik buna ek olarak onların cenazesi çok kalabalıktı. Bunun sebebi kesinlikle bu olmalı.

“Efendim düşündüğünüz şeyler tam olarak gerçeği yansıtmıyor. Bu yüzden düzeltmeme izin verin.”

Düşündüklerim mi?

“Evet efendim anne ve babanızın üzerinde çalıştıkları son şey düşünceleri okumaya ve daha fazlasına olanak sağlıyor.”

Özge bir an şaşırdı: “ne demek düşünceleri okumak? Nasıl olur bu!?”

Aklımda şimşekler çakıyordu:

“Aslında mantıklı vücudumdaki manyetik alanı ve organlarımın yaydığı dalgaların ortalama katsayısını hesaplayabiliyorsan Teta ya da Delta dalgaları sayesinde beynimin giriş ve çıkış portlarını da kullanabiliyor olmalısın. Doğru mu?”

“Tam olarak öyle değil ama çok yaklaştınız.”

“peki ya nasıl?”

“Beyin dalgalarınızda Alfa dalgaları varken maalesef bu okuma işini yapamıyorum. Sadece Beta dalgalarının altında çalışan Teta dalgaları ya da Teta dalgalarının altında çalışan Delta dalgaları ile okuma yapabiliyorum. Eğer sadece Delta dalgaları varsa telepatik özellikleri rahatlıkla kullanabiliyorum.”

“Anlıyorum. Delta dalgaları varken zaten derin uykuda olunduğu için sen o zaman istediğin her şeyi yapabiliyor olmalısın. Alfa dalgaları ise mayhoşluk hissi verdiği için tam bir odaklanma imkansız hale geliyor olmalı. Bunun için en iyisi tam uyanık mod olan Beta ve beynin en açık olduğu an Teta olmalı.”

“Aynen öyle efendim.”

“Her neyse ikinci bir emre kadar düşünce okumayı kapatmanı istiyorum.”

“anlaşıldı.”

Yanımdaki Özge’ye baktığımda az önce konuşulanlardan hiçbir şey anlamadığını anlamıştım.

“Her neyse” dedim makineye “ bu kadar teknik bilgi yeterli. Şimdi bana bu laboratuvarın olayını anlat.”

“Elbette efendim” dedi makine “ama her şeyden önce size bilmediğiniz gerçekleri anlatmam gerek ama sanırım sesim sizi rahatsız etmeye başladı.”

Kaşlarımı kaldırıp kafa salladım.

“İsterseniz babanızın sizin için ayarladığı ayarları kullanabilir ya da kendiniz en baştan kurulum yapabilirsiniz. Bu kurulumdan sonra devam edebilirim.”

Düşünmeme gerek yoktu. “peki. Ama önce sana bir soru sormam gerek.”

“Elbette. Dinliyorum.”

Boğazımı temizledim: “Senin bir benliğin ya da kişiliğin var mı? Sonuçta az önce ben kalıbını kullandın.”

“ Babanız kişiliğim konusunda size güvendiğini söyledi. Ben kalıbını kullanmam ise başlangıç ayarı sebebiyleydi.”

“ Anlamadım?”

Özge bana baktı ve omzumu dirseğiyle sertçe dürttü: “ demek senin de anlamadığın şeyler var ha?!” dedi kahkaha atarak.

Elimle suratını kaplayacak şekilde kafasından tuttum ve ittirdim. Makine duygusuzca devam etti:

“Babanız benim kişiliğim için sizin ihtiyaçlarınızı kriter belirledi. Sizin ihtiyacınıza göre kişiliğim değişmeye hazır durumda olacak. Mesela babanız sürekli mekanik sesli bir yapay zeka kullanırdı.”

Şaşırmıştım: “Senden başka yapay zekalar da mı var burada?”

“Efendim anne ve babanız iki kişi olarak yüzlerce kişinin yapamadığı şeyleri yaptıkları için elbette onlara yardım eden binlerce yapay zeka vardı. Ama benim gibi asistan biçiminde yapay zeka sayısı dörttü.”

“Anlıyorum.”

“o halde efendim başlayalım mı?”

Nerdeyse yarım saattir kapının eşiğinde konuşuyorduk ve Özgenin de benim de ayaklarımız ağrımıştı. Şansımıza kapının ilerisinden görünen laboratuvarın yanındaki bilgisayar kısmında kocaman bir ekran belirmişti. Bu ekranda o an sadece ses spektrumu görünüyordu. Ekranın önünde büyük bir masa vardı ve masanın üzerinde klavye, fare gibi çeşitli aletler vardı.

Özgeyle masanın önündeki sandalyelere oturduk. Sandalyeye biraz yerleştikten sonra cevap bekleyen makineye cevabımı verdim:

“Başlayalım.”

“Öncelikle bana bir isim vermeniz gerekli.”

“Demek isim?” sandalyeme yaslandım ve biraz düşündüm. Düşünüyordum ama aklıma bir şey gelmiyordu. Sandalyeyle beraber dönmeye başladım. Birkaç tur attıktan sonra durdum. Bir Özgeye baktım bir ekrana. Aklımda hiçbir isim oluşmamıştı henüz.

Biraz daha düşündükten sonra ayağa kalktım ve odayı turlamaya başladım. Sonra başımı kaldırdım ve:

“Şu anda kurulumu tamamlamak istemiyorum. Zaten daha yeni geldik biraz toparlandıktan sonra devam ederiz.” Elimle Özgeye kalkmasını işaret ettim.

“Peki efendim siz nasıl isterseniz. Ben burada bekliyorum”

“Ayrıca ev için jeneratörleri açar mısın?”

“elbette.”

Özge kalktı ve yanıma geldi. Masaların yanından geçerek az önceki girdiğimiz yere geldik. Dev kapı hala ardına kadar dayalı biçimde açıktı. Geldiğimiz merdivenlerden çıkarken o dev kapı kapandı ve bizim geride bıraktığımız basamaklardaki ışıklar sönüyordu.

En sonunda merdivenler bitti ve tekrar evin girişine ulaştık. İçeride parlak bir gündoğumu ışığı vardı. Az önce çıktığımız kapı arkamızda kalmıştı. Sol tarafımızda evin üst katına açılan merdivenler, sağ tarafımızda evin kapısı vardı. Az sonra birden bütün ışıklar açıldı. Jeneratörler çalışmaya başlamış olmalıydı.

Özgeye mutfağı gösterdim: “hadi bir şeyler yiyelim.” .

Özge yine bilmiş bilmiş konuştu: “bu ev nerden baksan bir yıldır kullanılmamış. Sence orada yemek var mıdır?”

Arka cebimden telefonumu çıkardım ve bir numara tuşlayıp kulağıma götürdüm. Telefon çalarken Özgeye elimi yumruk yapıp başparmağımı kaldırdım ve: “öyleyse pizza yeriz bizde.” dedim.

Özge hüsrana uğramışçasına eliyle alnını tuttu. Ben az sonra bütün sipariş verme işlemlerini bitirmiştim. Özge mutfağa yönelmişti: “hadi gidip mutfağa bakınalım. Tabak, çatal, bardak ve birkaç parça da beze ihtiyacımız var.”

Arkasından yetiştim ve mutfağa bakındık. Dolaplara bakındık ve sonunda aradığımız bütün her şeyi bulduk. On beş dakika geçmemişti ki siparişlerim gelmişti. Pizza kutularını az önce sildiğimiz masaya koydum ve en üstteki kutuyu açtım. Yanına büyük boy kola sipariş vermiştim ve Özge bardaklara kola doldurmakla meşguldü.

Az sonra her şey tamamdı. Sandalyemi çekip oturdum. Önümdeki kutudan bir dilim pizza aldım ve tabağıma koydum. Önce kolamı yudumladım ve üçgen şeklindeki pizza dilimini arkasındaki geniş kısımdan tuttum. Bir süre pizza ile bakıştıktan sonra ucundaki sivri kısımdan bir ısırık aldım. Çiğnedikçe uzun zamandır boş olan midem daha da sabırsızlanmaya başlıyordu. Yuttuğumda daha önce hiç yemediğim kadar lezzetli olduğunu fark ettim bu kahvaltının. Daha önce hiç bu kadar acıkmamış olmam muhtemeldi.

Bir ısırık daha alıp çiğnediğimde gözlerimi kapattım ve sonsuz karanlığın içindeki lezzetlerin oluşturduğu renk patlamalarını izledim. Hamur, zeytin, sucuk, ketçap, sosis baharatlar… Hepsi ayrı ayrı renkleri canlandırıyordu kafamda.

Yuttuğumda kolamdan bir yudum aldım ve ağzımdaki asidi hissettim. Sonra boğazımdaki asidi hissettiğimde az önceki lokmanın kuruttuğu ağzım ve boğazım tekrar ıslanmıştı.

Az sonra yemeğimiz bitmişti. Masayı temizledikten sonra çöpleri attık ve bulaşıkları yıkadık. Sonra tekrar masaya oturduk. Artık gerçekleri duymanın zamanı gelmişti.

Özge’nin gözlerinin içine baktım:

“Pekâlâ, artık hikayeni duyalım?” dedim iğneleyerek.

“Tamam.” Dedi gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı ve devam etti: “Ben bir katilim. Toplumdaki yırtıkları, açıkları onlara sebep olanları öldürerek yamalarım. Olay bundan ibaret. Çok küçükken, anne ve babamı öldürdüler.”

Tüylerim diken diken olmaya başlamıştı. “Abimle beraber kaldık. Abim daha sadece 10 yaşındaydı. Bense 5. Evimiz kira olduğu için evsiz kalmıştık. Eşyalarımız desen hiçbir fikrim yok. O günden sonra pek çok iş yaptık.”

Araya girdim: “Devlet nerdeydi? Yani çocuk esirgeme falan? Ya da hiç mi akrabanız yoktu”

Kaşlarını çattı: “öyle bir şey duymadım ben. Her neyse abimle beraber yaşamak için pek çok şey yaptık. Ben su sattım o ise bir berbere çırak olarak girdi. Neyseki abimin çalıştığı yerin sahibi oldukça anlayışlı biriydi geceleri bizim dükkânında uyumamıza izin verdi. Birkaç sene böyle geçti ama elbette sonsuza kadar böyle süremezdi. Abim yıkılmak için boşaltılan gecekondu mahallesindeki evlerin yıkılmasına daha çok uzun bir zaman olduğunu öğrenince oraya taşındık. Bir süre orada kaldık. Bazı evlerde hala ufak tefek eşyalar duruyordu. Elbette daha sonra orası yıkılmaya başladığında oradan da uzaklaştık. Ne sıcak bir yuvamız vardı ne de geleceğimiz. Ama abim çok güçlüydü. Hep bana işlerin yoluna gireceğini söylerdi. Yıllar böylece geçtiğinde ben 12 yaşıma abim de 17 yaşına gelmişti. Artık adam akıllı işlerde çalışabiliyorduk ve yavaş yavaş düzgün bir hayatımız olmaya başlamıştı. Önce bir ev kiraladık, daha sonra yavaş yavaş içine eşyalar döşedik. Daha sonra abim o işi buldu. Abimin içinde çok güçlü bir yaşama iç güdüsü vardı. Bu sayede her ortamda hayatta kalması mümkündü. Bazı adamlar abime eğer bu güdüleri güçlendirirse onun çok güçlü olabileceğini söylediler. Bu sayede abimin katillik kariyeri başladı. Abim o kadar sıkı bir beden eğitiminden geçiyordu ki ilk günlerde kılını kıpırdatacak gücü kalmıyordu. İlerleyen zamanlarda vücudu buna alışmıştı ve artık her zamankinden daha az yorgun geliyordu eve.”

Anlıyorum. Özge de işe bu şekilde bulaşmış.

Aniden dirseğini masaya vurup yumruğunu sıktı: “ama abimin çalıştığı kişiler iyi insanlar değillerdi. Masum insanları sadece para uğruna öldürüyorlardı. Abim ise bunu istemiyordu. Ama bir kere bulaşmıştı bu adamlara.”

Elini masaya koydu derin bir iç çekti ve ardından ellerini çene hizasında birleştirdi, bakışlarını keskinleştirdi ve devam etti: “Abim onlara birlerce kez bırakmak istediğini söyledi. Ama onların abimi bırakmaya niyetleri yoktu. Abim bu zamana kadar gelmiş geçmiş herkesten daha kısa sürede mükemmel birisi haline gelmişti çünkü. Abim çok güçlüydü. En sonunda kendisi de gücünü fark etti ve kaba kuvvet kullanarak ayrılmaya karar verdi. O adamların üssünü saray gibi düşündüğünde girişteki muhafızları yere sermesi onun için hiç de zor değildi. Fakat imparatorun odasına geldiğinde işler değişti. Hem imparator kendisi hem de korumaları olarak fazla güçlülerdi. Abim buna rağmen saldırdı.” Elini alnına koydu, başını önüne eğdi gözündeki yaşlar günün ilk ışıkları ile parıldıyordu. “ Ama en sonunda insan olmasının verdiği sınırlar yüzünden öldü…” bağırmaya başlamıştı. Her kelimesinde sesi daha da artıyordu. “Bunlar olurken ben onun kazandığı paralarla aldığı evde rahatıma bakıyordum üstelik!” bir anda sustu ve hıçkırmaya başladı.

Onun hikayesi de böyle demek. Bana benziyor. O da benim gibi bir şeylerden pişman.

Birden başını kaldırdı ve sertçe yumruğunu sıktı: “Abimin intikamını almak için ben de katil oldum. Her ne kadar adalet için yaptığımı da iddia etsem ben bir katilim.” Biraz sakinleşti ve elini masaya koydu: “O pisliklere bu dünyayı cehennem etmemin karşılığında Cennet bana yasak.”

Gerçekten benziyoruz… Sadece… Sadece o benim aksime hiçbir şeyden vazgeçmemiş.

“Sadece bu da değil.” Eliyle saçını kaşıdı birkaç kez homurdandı. Sanki bir şeyden utanıyor gibiydi. “Bir de ben geceleri başka gündüzleri başka birisi oluyorum. Kişiliğim birden değişiyor. Düşüncelerim, davranışlarım, duygularım, becerilerim. Seninle ilk kez tanıştığımız geceyi hatırlıyorsun değil mi? O gün arkadaşlarım yüzünden zor duruma düşmüştük ve insanların içinde o kadar kişiye zarar vermem de mümkün değildi. Bu yüzden yardım bekledim. Gün içinde normal birisiyim. Güneş battıktan sonra ise bir seri katilim.”

Böyle bir şey mümkün mü? Çift kişilikli olmayı anlarım ama uyumadan aktive olması enteresan. Üstelik bir seri katil olacak kadar da değişmek mümkün mü? Bir de ikinci kişiliği ile birinci kişiliğinin birbirlerinden habersiz olmaları gerekmez mi ki? Arada tetikleyici uyku olmadığı için mi ki? Şimdilik bir yorumda bulunmasam daha iyi. Bilmediğim konular üzerinde düşünemem!

“o zaman evinin önündeki o araba da mı o tiplerdi?”

“evet. ‘İmparatoru’ öldürdüm çünkü.”

“abinin yapamadığını sen nasıl yaptın?”

“ilk kez bu işe başladığımda sadece televizyondan ya da sosyal medyadan gördüğüm tiplerle ilgileniyordum. Daha sonra onunla tanıştım. O bana kimsenin bilmediği şeyleri anlattı ve öğretti. Şimdi sıra sende. Benim zamanım yok çünkü. Sen benim yerime geçeceksin ve uzunca bir süre boyunca toplumu yamalayacaksın.”

“neden ben?”

“çünkü sen benim gibisin. Bu dünyada hiçbir amacın yok, değil mi?”

“orası doğru…”

“şimdi sana anlatacağım şeyleri bir sır olarak sakla. Ta ki sen de senden sonraki kişiyi bulana kadar. Orta çağda Avrupa ülkeleri, İskandinav ülkeleri, Asya ülkelerinde başlayan bir gelenek bu. Toplumun yırtıklarını dikme geleneği. Bin yıl öncesine kadar özelliklede Avrupa’da karanlık çağ zamanlarında toplumun çivisi çıkmaya başladığı zamanlarda bir grup insan bir araya geldi ve ‘Mavi Ağaç’ isimli bir örgüt kurdular. Avrupa’da başladılar ve yavaş yavaş toplumu yamadılar. Köleliği azaltmaya çalıştılar. Savaşı bitirmeye ve her türlü yasak ilişkiyi bitirmeye çalıştılar. Zaman geçtikçe ekipleri giderek büyüdü büyüdü büyüdü ve sonunda devletlerin gözden kaçıramayacağı bir hal aldı. Elbette arada sırada diğer ülkelere de elçiler göndererek onların da ekibe katılmalarını sağladılar. Her türlü soruna el attılar. Yolsuzluk, zulüm, fakirlik, savaş ve daha pek çoğu. Elbette bu devletlerin gözünden kaçmadı ve zaman içerisinde devlet ve Mavi Ağaç arasında bir savaş patlak verdi. Mavi Ağaç güçlüydü. Ama devlet sinsiydi. Devlet savaşı hile ile kazandı ve Mavi Ağacı tarihten silmek için çalıştı. Avrupa, İskandinavya ve Asya’daki bütün devletler bu problem için kısa süreli ateşkes ilan ettiler ve Mavi Ağacı tamamen ortadan kaldırdılar. En azından onlar böyle zannetti. Mavi Ağaç üyelerinden bir kaçı hayatta kalmayı başardı ve gizli kapaklı bir şekilde faaliyet göstermeye devam ettiler. Zaman geçtikçe içlerinden bazıları diğerlerinden daha dazla parlamaya başladı ve onlara da ‘1.Birlik’ dendi. Bu birliğin içinde de daha yetenekliler vardı. Varlıkları belli bile değildi ve isimleri kimse tarafından bilinmiyordu.” İşaret parmağı ve başparmağıyla gözlerinin iç köşelerini ovuşturdu ve devam etti: “ onlar ölümleri yaklaştığında yaptıkları işler sahipsiz kalmasın diye kendilerine varisler seçiyor ve eğitiyorlardı. İşte bende bunlardan birisiyim. Ustamla tanıştığımda kendim bağımsız çalışıyordum. Daha sonra o beni yanına aldı ve eğitti. Öldüğünde de yerine ben geçtim. Şimdi de doğrusunu istersen eğer benim fazla zamanım kalmadı… Benim de bir varise ihtiyacım var.”

Bir saniye..: “fazla… zamanım kalmadı derken?”

İşaret parmağıyla birkaç kez kafasına vurdu: “Burada yaramaz bir tümör var. Beni içten yiyor.”

Diyecek bir şey bulamamıştım. Ölmek üzere olan bir insana ne diyebilirdim ki? Geçmiş olsun? Başın sağ olsun?

Sonra elini göğsümü kaplayacak şekilde göğsüme koydu: “Sana bilmediğin bir şey daha anlatayım mı?”

Önce eline baktım sonra suratına. Ve başımı evet anlamında salladım.

“sen, 2016 yılında bir kaza geçirdin ve kalbinden ve kardeşinden oldun. Sana yapay bir kalp taktılar ama sen 2019 yılında yani bundan 6 sene önce kalp nakli oldun.” Parmağıyla göğsümde daireler çizmeye başladı: “Kan grubun sıfır negatif. Yani anlayacağın ultra nadir.”

Kaşlarımı çatıp suratına baktım: “buradan nereye varacaksın? Ayrıca bunları nereden biliyorsun?”

“benim abim 2019 yılında öldü. Daha doğrusu öldürüldü. Ve kan grubu da sıfır negatif. Dahası o bir organ bağışçısıydı.”

“yoksa…”

“evet…” göğsüme parmaklarını sırasıyla sürdü: “sen benim abimin kalbini taşıyorsun.”

“bu gerçekten mümkün mü?”

“evet mümkün.”

Elimle elini göğsümden çektirdim: “peki sen benim ameliyatımı yada vurulmamı nasıl biliyorsun?”

“Filiz anlattı.”

“Filiz mi?”

“Ah, evet Filiz. Sen bilmiyorsun ama Filiz ve ben çocukluk arkadaşıydık. Ve senin gelmediğin o cenazede ben vardım. Mezarının başına geldiğinde arada sırada seni görür ve uzaktan izlerdim. Daha öncesinde, tanıştığımız zamanda Filiz benden rica etmişti seni kollayayım diye. Ama sonuç olarak sen beni kolladın gerçi.”

Suratımda salakça bir gülümseme oluşmuştu. Yere bakıyordum ve aklımda Filiz canlanıyor, sarılmak istediğim bir görüntüye dönüşüyordu. Yukarıya, tavana baktım: “ah, senin gibi birisiyle hiç tanışmamıştım…” gözlerim yaşarmıştı: “acaba daha neler duyacağım senin hakkında böyle bilmediğim.”

“şimdi dinle. Filiz’in nasıl öldüğünü ikimizde biliyoruz değil mi? “

Suratına baktım, dirseğimin içiyle gözyaşlarımı sildim ve kaşlarımı çattım: ”evet onu birisi öldürdü. Bilerek onu değildi ama şans eseri oydu.” Bir saniye. Dirseklerimi masaya koydum ve alnımı da avuçlarıma koydum. Tekrar gözlerimden yaşlar akıyordu: “Hayır aslında benim yüzümden öldü. İçeri dalmasaydım, kahramanlık yapmaya çalışmasaydım o ölmezdi.”

“sen Filizi kurtarmaya çalıştın değil mi? Hayatında daha önce az kaldı canına mâl olan silahı görmene rağmen hiç tereddüt etmeden ve düşünmeden onu kurtarmayı denedin değil mi?”

Ben hıçkırarak ağlamaya başladım.

“Demir… o ölmüş bile olsa…” eliyle nazikçe çenemi tuttu ve başımı kaldırıp yaş içinde olan gözlerime baktı: “…sen onu kurtarmayı denedin.” Diğer eliyle nazikçe gözlerimdeki yaşları sildi: “Bu yüzden senin benim varisim olmanı istiyorum. Yeryüzündeki insanlara bir nebze mutluluk getirmeni istiyorum.”


Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.
Yorum Yap
Üyelik girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için tıklayın.
Yorumlar