Geçmişten Kalan Yara

15 Haziran 2020
Çeviri: Belemir Fuat
Düzenleme: Belemir Fuat
89 Görüntülenme
Bu bölümü 1 Kişi beğendi.

6.Bölüm: Ne yani, özel güçler mi?

Özge’nin sözleri bana hiç gerçekçi gelmemişti. Birkaç saniye sonra “şakaladım!” gibi bir şey demesi muhtemeldi. Nitekim böyle bir şey olmadı. Ne kadar bekledimse de gözlerindeki ciddi bakış gitmiyordu ve ağzını da açmadan benim cevabımı bekliyordu.

“senin ardından gelen kişi ben mi olacağım yani?”

Başıyla onayladı ve devam etti:

“evet. Benden sonra sen bu işi devralacak ve iyilerin yüreğinde umut ışığı yakacaksın.”

“neden yapayım ki bunu?”

“o gün benim yardımıma neden geldiysen o sebepten.”

Gözlerimi kaçırdım. Özge daha da üsteledi:

“sahi, o gün neden benim yardımıma geldin? Ölme ihtimalin bu kadar yüksekken?”

Ağzımda geveledim: “çünkü kardeşimin bana ‘vasiyeti’ buydu. Abisi olanların abisi olacaktım.”

O günü hatırlamaya çalıştı ve birden aklına bir şey geldi: “O gün bize, abiniz var mı, demenin sebebi de bu muydu?”

Başımla onayladım. Gözlerini kapadı ve gülümsedi:

“tamam işte!” başımı kaldırıp yüzüne baktım, devam etti: “ortalıkta kalan diğer ‘abisi olmayanların abisi’ olabilirsin?”

“sadece kendi isteğim ve bencilliğim için olsa bile problem değil mi yani?”

“bizim amacımız insanlara adaleti getirmek. Sonuca vardığın sürece nasıl yaptığının veya asıl amacının ne olduğu o kadar da önemli değil, değil mi?”

“peki ya benim böyle bir işi becerebileceğimi nereden biliyorsun ki?”

“sen elini attığını becerebilen bir insansın. İlkokulda defalarca robotik dalında turnuvalarda, fuarlarda, yarışmalarda ve ya her ne varsa, hepsinde sen birinci oldun. Ortaokulda ve lisede sürekli derslerinde birinci olarak insanlara karşı ezici bir üstünlük sağladın. Üniversite sınavında ise mükemmel bir tam puan alarak birincilikle girdin.”

Bunlar benim bilgilerimdi:

“Filiz mi?”

“ah, evet Filiz.”

Tavana baktım Filiz, acaba daha ne kadar benim kaderimi etkilemeye devam edeceksin? Daha ne kadar bana kendini hatırlatacaksın? Keşke hala yanımda olsan… Gözlerim dolmak üzereyken kendimi durdurdum.

“özür dilerim, ama senin bu teklifini reddetmek durumundayım. Anlarsın ya, ben kimseyi öldüremem.”

“Filiz’in katili de dahil herkesi mi? Ya da Mustafa’nın ve hatta anne babanın katillerini?”

“anne ve babamın katillerini mi?”

“evet. Sen bunu bir kaza zannediyor olabilirsin ama bu bir kaza değil, cinayetti.”

“sen nereden biliyorsun? Ve kanıtlayabilir misin?”

“kanıtlayamam. Ama şu kadarını söyleyebilirim, anne ve baban abime verilen son görevdi. Abim, görevi reddedince işler değişti.”

“az önce anlattığın şey, yani abinin bu işin yanlış olduğunu anladığı zaman sıra anne babamda mıydı? Yoksa..” ayağa kalktım: “benim göğsümde…” göğsümü sıktım: “burada anne ve babamın katilinin kalbi mi atıyor?!”

Özge ayağa kalktı ve beni oturttu: “elbette hayır,” kendisi de oturdu: “abim görevi reddedince bir başkası yaptı. Anne ve babanın savunma teknolojisi, normal şartlar altında çok iyiydi. Fakat o gün şansa babanın dikkati dağınıktı ve yapay zekayı zamanında devreye sokamamıştı. Eve atılan bomba ile iş tamamlanmıştı.”

Dikkati mi dağınıktı..? yani benim yüzümden mi? Onlar benim yüzümden mi öldüler?

“ee, hala bu tip insanları öldürmek istemiyor musun?”

Kan beynime sıçramaya başlamıştı: “onların derilerini yüzmek istiyorum.”

“sadist misin sen?”

“sinirlendiğimde her an her şey olabilirim. Yoksa bunu bilmiyor muydun?”

“doğrusu bilmiyordum.”

“evet. Bu sinirim benim en belirsiz değişkenim. Ne kaç tane değer alabildiği ne de formülü belli.”

“güzel, kullan bunu.”

“nasıl?”

“Bu insanları öldürürken, kendini öfkene teslim et. İçgüdüsel olarak hayatta kal ve besin zincirinin tepesine otur. Elbette bizim öldürdüğümüz insanlar insan denilebilecek insan değiller. Sadece biyolojik olarak insanlar. Onlar, doğruyu söylemek gerekirse…” yutkunup nefes aldı ve devam etti: “ şeytanlar.”

“demek şeytan, ha?”

“evet. Dün beni öldürürken gördüğün o şişko adam da aynıydı. Bugün akşam haberlerinde çıkar zaten ne pislikler yaptığı!”

“anlıyorum. Gerçekten de eğer sen şeytanları öldürüyorsan bu seni kötü birisi yapmaz ve gerçekten de insan öldürmüş sayılmazsın. Hatta bu yaptığın iyi bir şey! Sen bir kahraman olarak sayılmalısın!”

Ansızın alnıma bir fiske vurdu. Sonra yerine oturdu, suratında garip bir ciddiyet vardı:

“her ne olursa olsun bu yaptığımız şey insan öldürmek. Cennetin kapısından geçemeyeceğiz. Halk içinde tanınmayacağız. Kimse bizi sevmeyecek. Öldürdüğümüz insanların aileleri bizden nefret edecekler.”

“öldürdüğümüz insanların zulmettikleri kişiler bize dua edecekler. Bu yetmez mi?”

“orası öyle. Bazen sadece bu duygu bile seni tatmin edecek. Ama çoğu zaman para alacaksın. Birlikten ya da müşterilerden.”

“müşteriler mi?”

“evet, müşteriler. Yani bizim hakkını koruduğumuz zayıflar. Bazen sana yardımcı olmak için para veriyorlar. Bazense sadece önüne kapanıp yalvarıyorlar.”

Birden eski anılarını hatırlamış gibi suskunlaştı.

“kabul ediyorum. Mustafa’nın bana verdiği görevi, senin bana devrettiğin bu görev ile birleştiriyorum. Artık ben senin varisinim ve abisi olmayanların abisiyim.”

Geleceği düşünmeye başladım. Nasıl bir kıyafet seçmem gerektiğini. Nasıl haber alacağımı. Ve daha bir sürü şey düşündüm. Özge kollarını kavuşturmuştu:

“henüz sana açıklamadığım bir şey daha var.”

“nedir o?”

“kırmızı ağaç grubu.”

“kırmızı ağaç grubu da ne?”

“bizim atamız olan mavi ağaç grubuna karşı kurulmuş olan ve bize %100 karşı koyabilen bir grup. bu kısma belki inanmayabilirsin, fakat onların bazı özel güçleri var.”

Kaşlarımı çattım: “özel güçler mi?”

“evet. Özel güçler. Bu güçlerin adı da cevher.”

“cevher.”

“aynen öyle. Cevherini elde ettiğinde bir canlı ile anlaşma yaparsın ve bir miktar yaşam enerjisi karşılığında o hayvanın desteğinden yararlanırsın. O kırmızı ağaç üyeleri işte bunu kullanıyor.”

“vay be. Peki biz, yani mavi ağaç kullanamıyor mu? Yani cevheri?”

“elbette kullanıyoruz. Ama bunu öğreten ustalar uzun zaman önce bilgileriyle beraber toprağın altına girince, öğrenebileceğimiz bir kaynak kalmadı. Çok nadiren de olsa cevherin kendiliğinden ortaya çıkıp canlı varlık ile anlaşma yapıldığı anlatılır.”

“peki sen? Senin var mı?”

“hayır. Benimki ortaya çıkmadı.”

“üzüldüm.”

Elini sağa sola salladı: “üzülme. Ben o kadar da önemsemiyorum.”

“peki ya hiçbir cevher kullanıcısı ile savaştın mı?”

“sen beni ne zannediyorsun? Ben sadece bir katilim. Neden insanlarla savaşayım ki? Kaçsam yeter.”

“anladım.”

“ama cevher kullanıcılarının güçlerini gözlerimle gördüm.”

“hadi ya! Nasıl bir şeydi?”

Ellerini bileklerinden birleştirdi ve avuçlarını zıt yönde açarak suratıma tuttu: “birisi aynı böyle yapıyordu ve tazyikli su çıkartıyordu. Üstelik sadece bu kadar da değil. Çıkarttığı suyu dondurup kaynatabiliyordu da.”

“gerçekten iyiymiş.”

Kollarını kavuşturdu: “evet. Cevher kullanıcısı bir kişinin sadece başka bir cevher kullanıcısı tarafından yenilebileceği söylenir.”

“peki ya karşıma bir cevher kullanıcısı çıkarsa onu nasıl yeneceğim?”

“yenmeyeceksin. Kaçacaksın.”

“kaçmak pek de benlik değil.”

“dünkü adamları hatırlıyorsun değil mi? Arka sokakta beni kovalayanları?”

“evet. Suratlarını görmedim ama, evet.”

“onlar cevher kullanıcısıydı mesela. Orada yapabileceğimiz tek şey kaçmaktı.”

“peki sen onların cevher kullanıcısı olduklarını nereden biliyorsun?”

“yoksa beni nasıl bulacaklardı ki?”

“anladım. Mantıklı.”

“ee, ne diyorsun? Kabul edecek misin?”

“açıkçası gerçekten bilmiyorum. Dün seni adamı öldürürken gördüğümde gerçekten çok korktum ve ben birisini öldürebilir miyim, emin değilim.”

“bu, senin yaşadıkları başkalarının yaşamaması için. Kabul etmek gerekirse senin yaşadıklarını bir başkası yaşasaydı, muhtemelen kafayı yerdi.”

Sadece ona bakıyordum ve o devam ediyordu:” sen gerçekten güçlü birisin. Ama herkes senin kadar güçlü değil.”

Hayır yanılıyorsun, Özge. Ben güçlü değilim. Sadece beni destekleyen insanlar vardı. Annem, babam, Filiz. Desteklendiğim için ben bu kadar sağlam durdum. Buna sağlam denir mi bilemem gerçi. Daha düne kadar kendimi eve kapatmıştım.

“pekâlâ, ne yapmamız gerekiyor?”

“önce seni sağlam bir eğitime sokmamız lazım. Daha sonra benin asistanım ve astım olarak benimle beraber işlere geleceksin.”

İşler derken? Anladım. Beraber öldüreceğiz yani?

“anladım. Daha sonra sen emekli mi olacaksın?”

Özge duraksayarak cevap verdi:

“ah, evet. Ben emekli olacağım.”

“tamam. Bu gün bekleyelim. Yarın yola çıkarız.”

“anlıyorum. Bugün anne ve baban hakkındaki gerçekleri öğreneceksin ve o yapay zekayı yanına almaya çalışacaksın değil mi?”

“evet. Bu benim yapmam gereken bir şey.”

Ellerini kavuşturdu: “yapma derim ben.”

Şaşırmıştım: “neden?”

“çünkü bu yapmayı düşündüğün şey, ileri de sana ayak bağı olacaktır. Mustafa gibi. Eğer babanı doğru anladıysam, o adam mutlaka sana bir görev verecek. Ve ben senin selefin olarak senin böyle bir ayak bağına sahip olmanı istemiyorum.”

“fakat eğer işleri bu şekilde bırakırsam, yine bana ayak bağı olacak.”

“dediğim gibi bu sadece benim fikrim. Ayrıca o yapay zekâya da güvenmemen gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta o sadece bir teknoloji ürünü. Bizden farklı olarak o ne hata yapar ne de duygularına bağlılık göstererek hareket eder. Ona söyleneni yapar.”

“tamam, burada ne problem var?”

“yani, olurda bu yapay zeka sana düşman olursa, seni öldürdüğünde ruhun duymaz.”

“düşman olmak mı? Hacklenmek den mi bahsediyorsun?”

“onun gibi bir şey?”

“dinle, aşağıdaki laboratuarı gördün değil mi?”

“evet.”

“sence aşağıdaki laboratuarı yapan kişi bu tür bir şeye karşı önlem alamamış mıdır ki?”

“alsa bile sen bu önlemleri devam ettirebilecek misin? Ayrıca baban bu yapay zekaya güvendiği halde öldürüldü değil mi? Ben sana yardımcı olmaya çalışıyorum. Senin kendi gücüne güvenmen daha iyi olacaktır.”

“babamın hangi şartlardan geçtiğini bilmiyoruz ayrıca o yapay zeka da benim kendi gücüm içinde sayılabilecek bir şey.”

“sen bilirsin. Yarın sabaha kadar işini bitirmiş olmanı tercih ederim.”

“peki. Neden bu kadar acelemiz var ki?”

Birden kasvetlendi: “senin eğitimine hemen başlamak istiyorum.” Az önceki gibi işaret parmağıyla kafasına dokundu: “biliyorsun çok zamanım yok.”

“evet biliyorum. Yarın nereye gideceğiz?”

Ayağa kalktı ve suratıma doğru eğilip işaret parmağını ağzına tutarak ondan beklemediğim kadar sevimli bir sesle konuştu: “bu bir sır.”

Doğruldu ve devam etti: “hadi sen git işini bitir. Bana da zaman geçirmem için bir şeyler ayarla.”

“içeride televizyon olacaktı sanırım. Onu açabiliriz.”

Heyecanla alkışladı ve sevindi. Özgenin bu hareketleri de kişilik bozukluğundan olmalı diye düşünmeden edemedim.

Az sonra Özge için televizyonu açmayı başarmıştım. Az önceki merdivenlere doğru ilerliyordum. Hala aklımda ona koyabileceğim bir isim olmadığını fark ettim.

Merdivenleri inerken az önceki ışıklar yine açılmaya başlamıştı. Devasa kapıya geldiğimde bu sefer beni bekletmedi ve hemen açıldı.

İçeri girdiğimde az önceki yapay zekanın mekanik sesi duyuldu:

“hoş geldiniz efendim.”

Suratımdaki gülümsemeyi fark ettim ve devam ettim: “hoş buldum, Karen.” Yüzümde hala bir gülümseme vardı.



Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.
Yorum Yap
Üyelik girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için tıklayın.
Yorumlar