POPÜLER NOVEL GÜNCELLEMELERİ

İdea'nın Virüsü Bölüm 35: 4.Gün

Çeviri : HelFreya
Düzenleme : HelFreya
Okunma : 47
Tarih : 28 Mayıs 2018
Önceki Bölüm Sonraki Bölüm

4.Gün

Oufff!

Böylece eve kapanmamızın dördüncü gününe geldik. Cennet misali olmasını düşündüğüm bu günler, cehennem azabına dönüşmüştü. Nedenini anlayamadığım bir şekilde ölüme sürüklenmiş ve yine anlayamadığım bir neden sayesinde yaşayanlar dünyasına tekrardan dönebilmiştim.

Ancak, sevdiğim adam beni hayal sanıyor! Gerçek olmadığımı düşünüyor. O kadar saat boyunca cesedime sarıldığını, ateşlendiğindeyse kendi kendine iyileştiğini savunmakta. Sanki kendi kendine iyileşmesi çok mümkündü!

Ona gerçek olduğumu kanıtlamak üzere, güzel bir kahvaltı masası hazırladım. Pastırma, sucuk ve yumurtayı karıştırıp; üstüne pul biber, nane ve kekik attım. Zeytin, peynir, manda kaymağımızı koydum. Yetinmedim! Yumurtalı ekmek de yaptım. Ancak yine yetinmeyip fırından, üstünde hâlâ duman tüten mayalı poğaçaları da masaya yerleştirdim.

"Ta-ta-ta dam!" diye kollarımı uzatıp masaya davet ettim. "Bak gerçeğim! Hiçbirini sen hazırlamadın." dedim. Şaşkın bakışlarının arasında masaya oturdu.

"Muhtemelen tüm bunları ben yaptım ancak senin yaptığını hayal ettim." dediğinde kafayı yemek üzereydim!

"Sevgilim! Sence de bu imkânsız değil mi? Bir çorbayı hazırlaman, salçalı makarna yapman bile başlı başına büyük başarı! Ayrıca yapmayı bitirdiğinde mutfak, mutfaklıktan çıkıyor. Etrafına bak? Mutfak pırıl pırıl!"

Etrafımda dönüp tezgâhı, yerleri vs. gösterdim. Alkışladı. "Sonunda öğrenebilmişim!" dedi, yemeye başlarken. Bende karşısına oturdum ve "Sevgilim? Az daha ölecek olmak benim suçum değil, biliyorsun? Nedenini ben de bilmiyorum bu yüzden komikçe saçmalamalarını bırak? Gerçek olduğumu biliyorsun?" dedim.

Bu sırada pastırma ve sucuğu çatalıma aldım ve ucuna ufak bir ekmek takıp, ağzıma attım. Güzel olmuştu! Acıkmışım! Çok fena acıkmışım!

"Aşırı gerçekçisin. Zihnime hayret ediyorum." dedi ve yemeye devam etti. İştahım kaçmıştı. Beni hâlâ hayal sanıyor.

Kahvaltısını bitirmesini beklerken aklıma bir düşünce geldi. Ancak söylemeli miyim? Ya işleri tuhaflaştırırsa? Ama gerçek olduğuma ikna da olabilir? Olmama ihtimali daha fazla gibi?

Bu sırada bitirmişti. "Peki, madem ben bir cesedim o zaman neden gömmüyorsun?" diye sordum ve ona baktım, korkuyla.

Harbiden beni gömmeye kalkmasın?

Ben böyle bir endişeyle doluyken o sadece gülümsedi. Oldukça üzgün bir gülümseme. "Çünkü öldüğün fikrini reddediyorum. İçimi acıtacak ve iğrenç bir düşünce olsa da, çürümen başlayana kadar yanımda tutmak istiyorum." dediğinde tüylerim ürperdi.

Bu oldukça korkunç. Eyvahlarım olsun! "Sen harbiden deliriyorsun!" dedim ve elimdeki çatalı bırakıp hızla yanına gittim. "Gerçek olduğumu nasıl kanıtlamalıyım sana? Seli gerçek olduğumu söylerse inanır mısın?" diye sorduğumda başını iki yana salladı. "Seli'nin böyle dediğini hayal ederim." dedi.

Ona hayal olmadığımı kanıtlamanın nasıl bir yolu olabilir? Ne yapmam gerekiyor bu hastalıklı düşüncelerden uzaklaşabilmesi için? Ne kadar yalvarsam, yakarsam da işe yarayacak gibi durmuyor!

"Neden sürekli hayal olduğumu düşünüyorsun?" diye sordum, gözlerinin içine bakarken.

—Kalbin atmayı durdurdu. Tek yapabildiğim sarılıp ağlamaktı.

—Ancak tek yapabildiğin o değildi aşkım?

—Hayır, o kadardı.

—Değildi.

Derince nefes verdim. Gerçekten ne yaptığının farkında değildi.

Peki, bunu ona nasıl anlatacağım?

Yani ben bile şaşkınım. Hâlâ olanı anlatabileceğim bir şekilde dönüştürebilmiş değilim.

"Peki, ne yapmışım?" diye sordu, umutsuz bir meraktı gözlerindeki. Elinden tutup, salondaki koltuğa oturttum. Başımı kucağına koyarak uzandım.

"Çok şükür! Dinlenebileceğim şimdi." diye yakındım. Tekrardan elimi alnına götürüp ateşine bakmayı da ihmal etmedim. Anlaşılan sadece kendine çok fazla yüklenmiş, hırpalamıştı. Bu yüzden ateşinin çıktığına eminim. Hasta olsaydı, bu kadar kolay iyileşmezdi.

"Şimdi sevgilim." derin bir nefesle devam ettim. "Sana son emri verdim ve gözlerim kararıp, dengemi yitirerek yere düştüm. Ancak! Senin o seksi halini görmeliydim! Bir daha yapmayacağına emindim çünkü. Kesinlikle görmeliydim! Tüm irademle bayılmaya karşı koyarak, utangaç bir şekilde verdiğin pozu görebildiğim de rahatladım. Böylece bayıldım.

Kendimi uçsuz bucaksız bir karanlıkta buldum. Başta kör olduğumu sandım ve sana seslendim. Sen yoktun. Yalnızca karanlık vardı ve bayıldığımı hatırlamam ile buranın bir kâbus olduğunu düşündüm.

Bir yerden boğuk bir ses geldi. Sesin sahibi, öldürdüğüm Dövüşçü Prens'e aitti. Son dakikalarını yaşıyordu. Sonrasında başka bir ses geldi ve yerden aldığım mumu etrafımda çevirdim. Dövüşçü Prens ortaya çıktı. Normal bir haliyle.

Bana öldüğümüzü ve sonunda birlikte ayrılabileceğimizi söyledi. Ona orta parmağımı gösterseydim keşke! Büyük pişmanlık duyuyorum bundan ancak o anki ortam gerilimliydi. Tabiî ki bu dediğine inanmadım ve bir süre sonra, ağlama sesini duydum. Sesin geldiği yerde yoktun." diye bir kaşımı kaldırıp ona baktım.

"Sevgilim? Gerçekten ağladın mı?" diye sordum. Cevaben, bir damla gözyaşı yanağıma düştü. Gerçekten ağlamış ha? Makinedeyken yine bu karanlığa hapsolduğumda duyduğum ağlama sesi de ona aitti o zaman?

"Hatırlamaya başladım. Her şeyi! Böylece, rahat uyuman için anlattığım o masalı anlatmaya devam ettim. Sesim sana ulaştı mı Masum Katil’im? O makinedeyken de aynı şekilde ağladığını duymuş, anlatmaya devam etmiştim. Merak ediyorum? Her ikisinde de duydun mu sesimi? Çünkü ağlamayı bıraktın." dedim ve merakla yüzünü inceledim.

Şaşırmış mı o?

"Ses değil de... nedense içime dolan huzur ile ağlamam durdu. Ve şimdi fark ediyorum. Masalındaki elçi öldü." derken onunla birlikte son kısmı söyledim.

"Elçi öldü."

Sadece şaşkındı. Ben de öyle. Ona ulaşmışım. O da bana ulaşmış. Bu nasıl oluyor?

"Ağlamayı bıraktığında öldüğümü kabullendim. Dövüşçü Prens'in elinden tutup onu izledim. Birlikte karanlığa karışmaya başladık. Elimdeki mum sönmek üzereydi. Bu sırada belime sarılan kollarını hissettim. Kulağımda ise 'Gitme.' diye yakarışını duydum. Böylece durdum. Dövüşçü Prens elimden çekti gelmem için, ancak sen gitmememi söylerken nasıl gidebilirim?" dedim ve yüzünü okşadım.

"Kalbin durmuştu. Ne yapacağımı bilemediğimden sadece boş boş gitmemeni söyledim." dediğinde kalbime acı saplandı. Çaresiz kalmak... böylesine çaresizliği bir kez daha tatmıştı. Böyle bir şoka girmesi pek de anormal değil gibiydi... devam ettim.

"Vücudumu kavrayan kollarını göremiyordum, sadece soluk bir beyaz ışıltıydı. Sonrasında elimdeki mumun alevi arttı ve tüm karanlığı yırtıp attı. Uyandım. Ancak sen... Artık hayal ürünün olmadığımı anlıyor musun?" diye sordum endişeyle.

Tüm her şeyi anlattım. Lütfen...lütfen şu hastalıklı düşüncelerden kurtul artık! Yüzüme dokunduğunda gözlerimi kapadım.

Hadi sevgilim! Buradayım!

"Oldukça gerçekçi... dokunabiliyorum bile." diye mırıldandığında bana inanmadığını anladım.

"Neden?! Neden inanmıyorsun bana?" diye bağırdım ve kucağından kalktım. Bana koltuğun biraz ötesindeki yeri gösterdi. "Sen gerçeksen, oradaki ceset kime ait?" dedi. İşaret ettiği yere gittim ve baktım.

Burada hiçbir şey yok?

"Sevgilim burada hiçbir şey yok? Ateş beyinsel hasara mı yol açtı yoksa?" diye tekrardan yanına gittim. Üzgünce gülümsedi ve başını iki yana salladı. "Haklısın. Seni gömmem lazım. Bunu daha fazla devam ettiremem." dedi ve ayağa kalktı.

Yerden bir şeyi kucağına alır gibi yaptı ve ağır ağır bahçeye doğru yürüdü. "Sevgilim, kucağında gerçekten hiçbir şey yok! Lütfen beni korkutmayı bırak!" diye bağırsam da, görmezden gelindim.

Neden böyle oldu? Neden? Harbiden bahçeyi kazmaya başladı! Kazıyor! "Kes şunu!" diye bağırarak onu ittim ve kalçasının üstüne düştü. Ancak bir şey demeden kalktı ve tekrardan kazmaya başladı.

Elimden hiçbir şey gelmeyerek onu izledim. Göremediğim cesedimi aldı ve kazdığı çukurun içine koydu. Biraz daha ağladı ve çukuru doldurdu. Doldurduğu çukurun üstündeki taze toprağa diz çöktü ve yattı.

Uzun bir süre öyle yattı ve ben bir şey diyemedim. Bu... başta bana ceza vermek için filan böyle yaptığını sanıyordum. Kızdığı için... ancak harbiden ciddi!

Sandığım basit bir şok, kızdırmaca ve... ne bileyim!

Ama o!

O!

"Hava kararıyor, dağdayız Masum Katil’im hasta olmadan evin içine girmelisin. Hadi." dedim ve kolundan çektim. Beni umursamadan yerde uzanmaya devam etti.

"Masum Katil’im! Eve girmek zorundasın! Üstün ince ve evde ilaç yok!" diye bağırdım, hâlâ yerde yatan adama.

Bu kadarı da fazla! Ayaklarından tuttum ve sürüklemeye başladım. "Taşıyamam, yine de hâlâ sürükleyebilirim böyle." dedim ve sürüklemeye devam ettim. Salonun ortasına kadar sürükledim ki bu da her yeri toprak yaptı. Dış kapıyı kilitledim.

"Seli, sakın dış kapıyı ona açma! Ben söylemedikçe açmayacaksın tamam mı? Ayrıca benimle olan hariç tüm iletişimlerini kes." dediğimde Seli üzüntülü bir şekilde bunu onayladı ve Masum Katil’imin yetkilerini sınırlandırdı.

"Şimdi banyoyu hazırlıyorum, lütfen kıyafetlerini çıkar ve gel." diyerek banyoya doğru yürüdüm. Kas ağrılarım biraz daha hafiflemişti ve kendimi daha iyi hissediyorum artık. Üstüne güzel de bir duş alırsak eminim ikimize de iyi gelir.

Değil mi?

Küvete sıcak suyu doldurup gelmesini bekledim ancak gelmedi. Sinirle kalktım ve salona yürüdüm. Hâlâ yerde iki yetmiş yatıyordu!

"Hemen kalkıyorsun, kıyafetlerini çıkarıp küvetin içine oturuyorsun!" diye emrettim. Yeter artık! Benim de bir sabrım var ve bunu aştı. Gömdü beni ya! Harbiden gömdü! Bir de yas tutmaya kalkıyor.

İzin verir miyim lan!?

Yeter artık.

Emrime itaat etti ve kalktı. Kaşlarını çatarken, kıyafetlerini çıkardı ve "Yok artık!" diye bağırarak banyonun yolunu tuttu. Küvete oturduğundaysa kıyafetlerimi çıkarıp yanına geçtim.

"Var artık! Lanet olsun, ölmedim diyorum! Hayal gördüğüne inanıyorum artık, ancak o hayal cesedimdi ben değil! Bak sıcağım, kalbim atıyor hissetmiyor musun? Emrime de uymak zorunda kaldın. İnan artık." diyerek dudaklarımı boynunda gezdirdim.

"Banyodaki sevişmemizi hatırlıyor musun? Tüm acını aldığımı anlatmıştın. Bırak, tekrardan alayım tüm acını." diyerek dudaklarından öpmeye başladım.

Ellerim yavaşça aşağılarına gitti. "Ağlamaya son vermelisin. Bu kadar güzel bir gülümsemen varken ağlamamalısın." diye yaşlarını yaladım. Elim penisine gitti ve hafifçe sıktım.

"Dur."

Ciddi bir şekilde bunu söyledi. "Neden durmalıymışım? Bedenin gayet iyi durumda olduğuna göre açtığın mezara gömdüğünün yalnızca bir hayal olduğunu kanıtlamama izin ver." dedim ve parmağımı içine götürdüm.

Omzumdan tutup sertçe geriye itti. Küvetten taşan sular yerleri ıslattı ve ben başımı küvetin kenarına vurdum. Elimi başıma götürdüm. "Acıttı!" diye bağırdım. Neyse ki kanamamıştı ama müthiş bir morlukla şişeceğine eminim!

"Sen öldün! Gömdüm ve bitmeliydi, neden hâlâ hayal ediyorum!?" diye bağırdı ve bana vurmaya başladı. Bu vurmalar öyle sert değildi bu yüzden herhangi bir direnişte bulunmadım.

Ellerimi yüzüne götürdüğümde, kollarımı tutup yüzünü kurtardı. Bu sefer ellerini tuttum ve başının üstünde birleştirdim. Tekmelerini engellemek içinse bacaklarımla aşağıda kıstırdım.

"Kesinlikle! Dur!" diye bağırdım. Dinlemeden çırpınmaya devam etti ve onu öptüm. Dudağımı ısırarak kanattı! Ve bu sahne... eski bir anıyı tekrarlıyormuşum gibiydi. Bu yüzden ellerini bıraktım.

"Hadi... sadece yıkanalım." dedim duş başlığını açarken. Yıkanmayı reddetti. "Bir anlamı yok ki! Lanet olsun!" diye bağırdı. Derince bir nefes verdim. "Yıkan!" diye emir verdim, bastırdığım sesle. Biraz dirense de emrimi yerine getirdi. "Lanet olsun! Lanet olsun!" diye lanetler okurken.

Yıkandıktan sonra havluya dahi sarınmadan, banyodan çıktı. Peşinden koştum. "Ne halt yediğini sanıyorsun! Havlu!" diye üstüne havluyu attım. Derince nefes vererek tuttu. Ardından geri yere bıraktı. "Bir hayale göre aşırı can sıkıcısın!" diye bağırdı.

Hayal olmadığımdan olmasın o?

"Sen de aşırı can sıkıcısın! Tamam! Tamam! Gerçeğim diye daha fazla diretmeyeceğim, göründüğü üzere bir boka yaramıyor! Ama öylece bir tarafta oturup, mal mal davranmanı izleyecek değilim o yüzden şu siktiğimin havlusunu yerden al ve kurulan!" diye bağırdım.

Bu şekilde bağırmama şaşırdı ve yerden havluyu alıp rastgele üstünü sildi. Sinirle elinden havluyu aldım ve adam gibi vücudunu kuruladım. Kıyafetlerini giydirdim! Hiçbirini yapmıyordu ki! Ve son bir emir hakkım kalmıştı.

Saçını kurulamaya başladım. "Beni rahat bırakmayacaksın değil mi?" dedi sinirle.

Hayır, bırakmayacağım.

"Neden rahat bırakayım ki seni? Ve madem benim hayal olduğumu düşünüyorsun, tamam devam et. Ben bir hayaletim ve sana musallat oldum öyleyse. Şimdi için daha rahat mı?" diye sordum. Madem beni gömmekte bu denli ciddiydi, o zaman hayalet olmamı umursamamalı değil mi?

"Hayalet diye bir şey yoktur." dedi duygusuz bir sesle. Kurumuş saçının arkasından çektim ve bana bakmaya zorladım. Dudaklarına dokundum tekrardan.

"Nasıl hissettiriyor?" diye sordum. Verdiği nefesi, yüzümde hissedebiliyordum. Hafifçe yalayıp geçiyor. "Gerçekçi ama hissiz." dedi.

Hissiz?!

Bu acıttı ama!

"Anlıyorum sevgilim, zamana ihtiyacın var. Anlıyorum. Bekleyeceğim, tamam mı? Ancak bu sırada kendini mahvetmene izin verecek değilim. Sonra o mezarı tekrardan, birlikte açacağız ve göreceksin. Hiçbir şey çıkmayacak içinden. O zaman gerçek olduğuma inanır mısın?" diye sordum. Gözleri tekrar doldu ancak yaş akıtmadı.

"Peki ya tekrardan cesedini görürsem?" dediğinde başımı iki yana salladım.

"Görmeyeceksin." Kendimden oldukça emin bir şekilde söyledim. Ateşten kaynaklı bir hasara sahip olduğunu sanmıyorum. Sadece... yaşadığı şoku kaldırmak için zamana ihtiyacı var. O zamanı vereceğim öyleyse. Bir ay zamanımız var. Az değil.

Kurutma makinesini yere bıraktım ve ayaklanmasına izin vermeden kucağına oturdum. Kollarımı omzuna koydum ve gözlerinin içine baktım. Gördüğü gerçekliği reddeden bu engin gözler... İçlerinde sevginin kırıntısı kalmamış, sadece acı vardı.

Sevgiye ne oldu? Aşka? Hayaletimi gördüğünü düşünse bile aşkla bakmalıydı bu gözler, acıyla değil! "Neden bunu yapıyorsun? Lütfen... artık..." Kaçırmak için yanıp tuttuğu gözlerini, bir türlü kaçıramıyor, ayıramıyordu gözlerimden.

"Sevgilim... Bunu ben sormalıyım? İki ihtimal var. Biri yerde yatan cesedimin gerçek oluşu. Şu an gördüğün benim ise hayal oluşum. Peki ya ikinci ihtimal? Neden hiç, yerde yatan cesedin hayal benimse gerçek olduğumu düşünmüyorsun? Bu kadar mı yoruldun? Ölmemi isteyecek kadar?" Acıyla ele geçirildi kalbim. Yaşadığı şeyleri hayal bile edemem. Ama... bu canımı çok yakıyor? Çok... çok fazla!

"Çünkü bu mantıksız." dedi üzgün sesiyle. Mantık? Hahaha!

"Hahahaha!" Başımı geriye atıp kahkaha attım. Gözümden gelen bir damla yaşıysa tekrardan Masum Katil’ime baktığımda hissettim yüzümde. Bu halime anlamsızca bakıyordu. "Mantık sevgilim? Mantık ha? Dalga mı geçiyorsun benimle?" diye söylendim ve söylendim.

"Benim mantığım ne söylüyor biliyor musun? Sur dışına adım attığım andan sonrasının gerçek olmadığını! Senin gibi bir mükemmelliği bulmadığımı. Yakalamadığımı. Bir prens olarak hayatımı devam ettiğimi. Eğitmenimin ihanet etmediğini ve siktiğimin Dövüşçü Prens'in dışarıda hâlâ arkadaşım olarak bir yerlerde durduğunu. Üçüz Korumalarımın kesinlikle katil olmadığını. Tüm bunlar... bana mantıklı mı geliyor? Kral, kraliçe... lanet olası virüs?! Psişik güçler? Oldu olacak büyü de gerçekleşsin!"

Var gücümle haykırdım. Ve kendimi tutamayıp hıçkırıklara boğuldum. Kucağında oturduğum bu adamın göğsüne gömdüm yüzümü. Kollarımı doladım bedenine.

"Tüm bunların güzel bir rüya olduğunu söylüyor mantık dediğin şey. Güzel diyorum, çünkü içinde sen varsın." Fısıldadım ve atan kalbini dinledim. Sıcaklığını tüm benliğimle hissettim. Bu kâbusu, güzel bir rüya kılan onun varlığıydı.

"Seni seviyorum."

Önceki Bölüm Sonraki Bölüm

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.

Yorum Yap

Üyelik girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için tıklayın.

Yorumlar (0)