İdea'nın Virüsü - Bölüm 30: Ceza -Sansürlü-

Çeviri : HelFreya
Düzenleme : HelFreya
Beğeni : 0
Okunma : 166
Tarih : 26 Nisan 2018 12:28:58

Uyandığımda evdeydim. Masum Katil'imin sıcacık kollarının arasında. Uyuyan yüzünü izledim. Arada bir kaşlarını çatıp, mırıldanıyordu.

Çok tatlı değil mi ya?

Üstlerimiz çıplaktı. Kıyafetlerimizi çıkarıp, yatırmıştı ha? Ellerimi çıplak bedeninin üstünde gezdirirken uyandı. "Günaydın." dedim. Güzel gülümsemesini gösterdi. "Günaydın." dedi. Ah... kollarımı sıkıca ona doladım. Yanağına bir öpücük kondurdum.

"Ne zamandır uyuyorum sevgilim?" diye sordum. Kaşlarını çattı. "Dört yıldır uyuyorsun." dedi üzgünce. Bir an ciddi sandım ve korkuyla gerildi yüzüm. Ama gülmeye başladı.

"Çok kötüsün!" diye kızdım. "Sen de beni korkutmuştun." dedi ve kahkahâlarına son verip daha farklı bir gülümsemesini gösterdi.

"İntikam soğuk yenen bir yemek ha?" dedim ve dudaklarına öpücük bıraktım. "Korkma. Sadece sabaha kadar uyudun." Doğrulup oturdum.

"Bayılmamdan sonra neler oldu?" diye sordum. Derince bir nefes verip, sırt üstü yattı.

—Prensi morga, seni de hastaneye götürdük. Dostun ise hiç yanında ayrılmadı. İnsanlar da hastanenin bahçesinde, iyi olduğunu duyana kadar durdular.

—Pek çoğu ne kadar kadersiz olduğundan bahsedip ağladı. Kimse hiçbir şeyden şüphelenmedi. Bazıları geldi ve beni teselli etti.

—Hekim herkese, çok yıprandığını ve bir süre dinlenmen gerektiğini söyledi. Böylece insanlar ayrıldı.

—Gündeme bomba gibi düştük ve sur içinin tümü, hem prens için yas tutuyor hem senin kaderine hüzünlenip bundan ilhamla şiirler, hikayeler yazıyorlar.

Diye anlattı, dümdüz.

Lensimi açtım ve dün olan olayların haberlerde verilişini gördüm. Diğer programlarda nasıl üzüldüğüm ve kendimi kahrettiğim konuşuluyordu. Bir prens ölünce, herkesin ilgisini çekiyordu tabi.

Böyle haberleri ve programları dolanırken, cenazesine başlamak üzere oldukları duyumunu aldım. "Masum Katil'im! O cenazeye katılıp feryat etmem lazım ama benim. Neden haber vermedin!" diye şaşkın ve biraz sinirli bir şekilde yakındım ve ayağa kalkıp hemen yas kıyafetlerimi giydim.

"Ama... hekimler gerçekten dinlenmen gerektiğini söyledi." dedi gözünü kaçırarak. Yanaklarımı şişirdim. "Hekimler umurumda değil." Masum Katil'im bıkkınca nefes verdi. "Tamam... tamam..." dedi ve şaşkın bakışlarımın arasında giyinmeye başladı.

"Sevgilim... buna gelmene gerek yok? O balo son kez rol yapacağın yerdi." dedim dudaklarına öpücük kondururken. Başını iki yana salladı.

"Ya gerçekten başına bir şey gelirse? Buna izin veremem." dedi ve kravatını bağlamaya çalıştı. Beceriksiz ellerini bir kenara itip kravatına güzel bir düğüm attım.

Aynanın karşısına geçip makyaj yapmaya başladım. Ten rengimi oldukça sağlıksız bir tona çevirirken, göz altlarımı daha da koyulaştırdım. Bir günde yaşlanmışım görüntüsü verdim.

Bir prens için tüm sur halkı ebeveyndir. Ve o cenazedekiler, onun ebeveynleri olacak. Neyse ki benim için de bu geçerli. Yoksa ebeveyn hissiyatlarını rollerle aşamazdım. Hissederlerdi asıl niyetimi. Ortaya çıkacak kuşkular ve araştırmalarla ise foyam ortaya serilirdi.

Hazır olduğumda Masum Katil'ime döndüm. Bana şok içinde baktı ve yüzü üzgün bir tavra büründü.

"Uyurkenki yüzün gibi...." dedi ve o kötü günleri aklından geçirdi. "Hey hey hey! Ama uyumuyorum ve bunlar tamamen makyaj. Sahte. Tamam?" dedim ve dudaklarına öpücük kondurdum.

Üzgün suratı değişmemişti. "Üzgün görünebilirsin ama... üzgünüm." dedim. Balo için söz vermiştim son güçlü görünmen gereken zaman diye. Cenazeyi hesaba katmamıştım. "Biliyorum. Merak etme." dedi ve sarıldı. İpeksi saçlarını okşadığımda biraz daha sırnaştı.

Sanırım bunu farkında olmadan yapıyor.

***

Cenaze yerine vardığımızda onu gömüyorlardı. İnsanlar ağlıyordu. Ben de öyle. Masum Katil'im koluma girmiş ve güçsüz olan beni ayakta tutuyordu.

İnsanlar geldiğimi gördüğünde önlere gidebilmem için yer açtılar. Diğer prens ve prenseslerin olduğu kısma gittik.

"Se-sevgilim..." dedim ve Masum Katil'imin kolundan çıktım. Birkaç adım öne yürüdüm ve tabutun önünde dizlerimin üstüne çöktüm.

"Özür dilerim... özür dilerim... haaağh! Benim hatam! Özür dilerim..." diye hıçkırarak ağlamaya başladım. Sesim öylesine kısık ve bozuk çıkıyordu ki insanlar dediklerimin çoğunu anlamasalar da... hüzün duygusunu onlara yansıtabiliyordum. Sürekli kendimi suçlu buluyor ve tekrar tekrar özürlerimi sunuyordum.

Sonuçta o sahneyi hiç bilmeden, böyle bir şey olacağını düşünmeden kurdurmuş ama ne var ki elektriksel olayları bildiğim halde sahneyi kaldırtacak vakte sahip olmamıştım.

Tabii bunlar doğru değildi ve her şey planımdı ancak bunu diğerleri asla bilemeyecek. Ayrıca o piçin bedeni tabutta değil...

Dostumun yardımıyla yaptığım, onun boyutları ve ağırlığında olan ve ona çok ama çok benzeyen bir kukla. Zaman içinde aşınacak ve gerçek bir iskeletin görüntüsüne sahip olacak. Yaptığımız kuklanın en iyi yanı bu oldu.

Cenaze bitimine yakın gerçekten de ateşim çıktı ve biraz fenalaştım. Bu kadar rol bünyeme fazla gelmişti. İnsanların hüzünlü bakışları altında Masum Katil'im tarafından desteklenerek kendimi arabaya zor attım.

"Hastaneye gitmeliyiz." diyerek arabayı sürüyordu ki durdurdum. "Sadece yoruldum. Eve gitsek de olur sevgilim." dedim. Gerçekten çok yoruldum. Daha ölüm yatağından kalkalı bir ayı biraz geçti. Hastaneden çıkalı ise yalnızca birkaç gün. Ve tüm bu zaman boyunca uğraştım durdum.

Eve vardığımızda Seli'ye komutlar yazdım.

—Meteor yağmuru süresince elektriksel olaylara hafif hafif devam et. Hatta ufak yaralanmalara sebebiyet verebilirsin. Meteor yağmuru bittiğindeyse, etkisini tamamen azaltarak devam ettir ve bitir bu olayı.

—Elbette efendim. Neyse ki bu doğa olayı kısa süre içerisinde bitecek. Hiçbir iz kalmadan, her şey bitmiş olacak.

Memnuniyetle başımı salladım ve koltuğa oturdum. Kravatımı gevşetip çıkardım. Masum Katil'imse düğmelerimi açtı.

"İyi olduğuna emin misin?" diye sordu endişeyle. "Ne o? Yaptığım rolü sen de mi gerçek sandın yoksa?" dedim ve gülümsedim. Önümde yere oturdu ve başını kucağıma koydu.

"Oldukça içli ağlıyordun. Prensin yaşadığını bilmesem, gerçek sanırdım." derken iç çekti.

Belki de bir dizi veya filmde rol almalıyım? Yeni bir yeteneğimi keşfetmiş bulunuyorum. Aniden kendimle gurur duydum. "Sen dahi böyle söylüyorsan." dedim ve tekrardan kendi kendime gülümsedim.

"Rol bile olsa böyle ağlamanı görmek istemiyorum." dediğindeyse kızardım. Yani zaten ateşin verdiği kızarıklık vardı yüzümde ama eminim şu an domatese dönüştüm!

"Söz veremem." dedim. Nasıl söz verebilirim ki? Nerede tuhaflık var beni bulmuş. Böyle bir durumda nasıl söz verebilirim?

İki yerde de güvende değiliz. Sur içi veya dışı çok da fark etmiyor. Her iki kısımda da insanlar bizi öldürmek istiyor. Yani, özellikle beni. Ama nedenini anlayamıyorum. Değişen genetiğim mi buna sebebiyet veriyor? Öyleyse neden değişmekte? İçimdeki karanlık dışında bir fark hissetmiyorum. 

Kendimi iyi hissedene kadar böylece oturdum ve düşündüm. Bilmediğim o kadar çok şey var ki... Kendimi iyi hissettiğimdeyse Masum Katil'imin yüzünü kaldırdım.

"Seni çok seviyorum." dedim. Melekleri kıskandıracak gülümsemesini izledim. "Ben de seni." dedi ve dudaklarıma uzandı. Güzel bir öpüşün ardından onu durdurdum. Lensime düşen Geli'nin raporunu okudum. Biz cenazedeyken, her şeyi halletmişti.

"Yapmam gerekenleri daha fazla erteleyemem." dedim. Endişeyle baktı. "Yapmasan? Geli halletse?" dedi ellerini göğsüme koyarken. Başımı iki yana salladım. "Eğer yapmazsam..." dedim ve ellerimi, göğsümün üstünde tuttuğu ellerine götürdüm.

"Sen intikam istemiyor olabilirsin Masum Katil'im ama ben senin kadar yüce bir gönle sahip değilim." dedim. Başını bir kez daha salladı. "Merak etme. Sen yaşadığın müddetçe bu karanlıkta kaybolmam. Çünkü sen benim ışığımsın." dedim ve alnına bir öpücük kondurdum. Onaylamaz bakışlarının altında kapıdan çıktım.

"Seli, evin kalkanını aktifleştir. Silahları da öyle. Masum Katil'ime kimse dokunamasın! Kimse ve hiçbir şey. Hepsini savuştur." dedim. Seli büyük bir zarafetle önümde eğildi. "Elbette efendim. Bana verdiğiniz tüm yetkilerle efendimi koruyacağım." dedi. Memnun bir ifadeyle arabama bindim.

Sakin bir sürüşle malikaneme gittim. Oranın gizli bir bodrum katı vardı. Aynı zamanda panik odası tarzında bir kullanıma sahipti. Geli, malzemeleri getirdi. Onlara şöyle bir baktım.

"Efendim istediğiniz gibi. Bunlar..." devamını getiremedi. Onu çok fazla zorlamıştım bu sefer. "Teşekkürler Geli. Gidebilirsin. Gerisini ben hallederim." dedim ve bodrum katına indim.

Elleri ve ayakları bir zincire bağlanmış halde yerde oturuyordu. İçeriye girdiğimi gördüğünde yeniden pis bakışlarını üstümde gezdirdi. "Lenslerimi ve vücuduma taktığım diğer tüm aparatları bozmuş veya çıkarmışsın. Yeteneklisin baya ha?" dedi pis bir sırıtışla.

"Uyanmışsın." dedim ve onu önemsemeden arkasındaki masaya gittim. Elime iki ilacı aldım. "Söylesene üstünde hangisini kullanmalıyım? Masum Katil'ime, sapık üçlü tarafından verilen ilk ilaç mı? Yoksa senin verdiğin bu ikinci ilaç mı?" diye sordum.

Omzunu silkti. İlk ilaç aslen zehirdi. Cinsel tatmin sağlanamazsa kişiyi öldürürdü. İkinci ilaçsa pek zehir sayılmazdı. İlkinden daha etkili bir orgazma sahip olsa da acı veya öldürme gibi yan etkilere sahip değildi.

"Acı çekmeni istediğimden ilkini seçiyorum öyleyse." dedim ve damarına enjekte ettim. "Ne yani? Sen ve bana tecavüz etmek?" dedi pis bir sırıtışla.

Ona üçlü sapığa yapılan işkence videolarını izlettim. Arkasından kulağına yaklaştım. "Görüyorsun... bunları önemsememişim. Önemsemeyip Geli'ye pasladığım adamlar bu hallere düştü. Ama seni önemsiyorum. Ahh... hem de çok." dedim ve sadist bir kıkırdamayı serbest bıraktım. Dehşet içinde işkence yapılan adamları izledi.

"Blöf yapıyorsun. Burada tek bir adama parmağını sürmemişsin. Bu işkenceleri bizzat yapamazsın."

Ona bakıp tekrardan güldüm. Ve korkulu bakışlarının arasında pantolonunu kesip, çıkardım.

"Ne o? Çırpınmayacak mısın?" dedim üzgünce. "Bana zarar veremezsin." dedi. Omzumu silktim ve ona gündeme düşen haberleri izlettim.

"Gördüğün gibi. Sen ölüsün." dedim genişçe bir gülümsemeyle. Ama kahkaha attı. "Hayır, hâla bana zarar veremezsin! Bunun nedeni prens olmam filan değil. Gerçi prens de değilim... bunun nedeni senin eşin olmam!" diye bağırdı.

İşte bu ilgimi çekti. "Prens değilsin demek? Ama prenssin. Ve bu eş olayı? Evet. Ben hiçbir halt bilmiyorum. O yüzden bana anlatacak mısın?" dedim ve elimdeki bıçağı yüzüne sürdüm. Önümdeki prens bozuntusuna baktım. "Hadi anlat." dediğim de anlatmaya başladı.

"Sur içindeki liderler biliyorsun ki alanlarındaki en iyilerden oluşur. Bu kadar zeki ve meraklı insanlar bir araya geldiğinde bil bakalım ne olur? Bingo! Deneyler... ve bu deneylerin ürünüyüz. Sen ve ben. Bu yüzden genetiğin farklı."

Kaşlarımı çattım. "Yani katiller de sana saldırıyor, öyle mi?" dediğimde bunu onayladı. "Aynı senin durumun gibi, benim de durumumu sakladılar. Ama ben buldum. Senin de bulmanı bekledim. Böylece bir olabilirdik. Ne var ki sen gittin ve bir köleyi buldun!" diye bağırdı.

Bir dakika. "Ben çok yanlış anlamışım. Sen Masum Katil'ime aşık değilsin. Beni seviyorsun değil mi? Beni kıskandığın için mi bunları ona yaptın?" dedim şaşkınlıkla açılan gözlerimle.

"Biz biriz! Vücut değiştirmenin bunda bir etkisi yok. Bunu kanıtladın. Çünkü bunu aştık. Bizdeki psişik bağlantı gücünün haddi hesabı yok! Prens ve prensesler kimmiş?! Onlara bu unvanlar veriliyorsa bize de Kral ile Kraliçe demeliler!" diye bağırdı öfkeyle. Önünde oturdum.

Demek Kral ha?

"Kraliçem olmalıydın! Ama beni hiç görmedin. Gittin başka bir oğlanla tüm gününü geçirdin. Onu hallettim. Ama yine beni görmedin! Sonra gidip sur dışından aşağılık katilin tekini getirdin! Ve gözlerin benden tamamen uzağa gitti. Benim KRALİÇEM olman gerekiyordu! BENİM! Ama onlar yoluma çıkıyordu... sürekli... neden ölmüyorlar ki?" dedi ve kendi kendine güldü.

Edindiğim yeni bilgileri hazmetmek için çabaladım. Deneyler... güç...psişiklik? "Yani diyorsun ki sana aşık olmasam bile genetiğimiz birbirinin eşi olduğu için sana zarar veremem?" diye tahminde bulundum, kaşlarımı çatarak. Bunu onayladı.

"Bu yüzden sana direk saldırıda bulunamadım." dedi. Bundan dolayı başkalarını piyon olarak kullandın demek. "Peki eğitmenim? Ne zamandır?" diye sordum. Omzunu silkip güldü. "Hep!" dedi. Yumruğumu geçirdim. Ağzındaki kanı yere tükürdü.

"Bunları daha sonra da öğrenebilirim. Şimdiyse... ceza vakti!" dedim kızarmış yüzüne bakıp. Zehir etkisini göstermeye başlamış ve yüzü acı içinde gerilmişti.

"Ih." diye hafif bir ses çıkardı. "Ne o hâla yalvarmayacak gibisin... neyse. Hislerin yüzüne yansıyor yeterince." dedim ve karnına bir tekme attığımda acıyla haykırdı. Kesik kesik nefesler aldı.

"Bunu yapamazsın! Biz... biriz...ıh..." diye çıktı sesi kısıkça... Güldüm.

"Neden? Dostumu öldürmeye çalıştın, sevgilime defalarca saldırdın ve tecavüz ettin, ettirdin... yetinmedin, daha ne büyük acılar çektirdin! Baba dediğim insana beni yaktırdın. Yanmak nasıl bir his biliyor musun? Tüm teninin yok olması ve geriye hiçbir şeyin kalmaması..." diye anlatırken yutkundum. Yalandan gözlerim doldu.

"Ha-hatırlı- Ah... hatırlıyor?" diye sesler çıkardı belli belirsiz. "Hatırlamıyor gibi miyim?" dedim gözümden bir damla yaş düşerken. Elbette hatırlamıyorum ve bilmiyorum nasıl bir his olduğunu. Ama önemi yok. Karşımdaki adam bunları bilmiyor. Ve ben ne tepki vereceğini merak ediyorum.

"Ö-ö-özür di... haahhh.... ığhh..." Yüzü acıyla gerildi. Özür mü diliyor o? Ciddi mi bu adam? Oha! Gözlerinden de yaş geliyor!

"Şaka yaptım! Hiçbir şey hatırlamıyorum. Ama harbiden? Özür dilediğine inanamıyorum!" dedim ve bir yumruk daha geçirdim. Burnundan kan gelmeye başladı.

"Bana doğrudan zarar veremiyorsun ama bende herhangi bir şey yok! Anlaşılan Kraliçe özgür! Ve sen Kralım filan olamayacaksın." dedim kahkaha atarken. Kelepçeli ellerini aldım ve başının üstünde sabitledim. Masaya gidip keskin bir bıçak aldım.

"Şimdi... eğlencemize devam edelim." dedim, pis bir gülümsemeyle yaklaşırken. Ve gömleğini de yırtıp attım. Tamamen çıplak kaldı önümde.

"AH! Dur! Yapma!" Çığlık atmaya başladı. "Hey hey... bu kadar çığlık atmakta aceleci olma istersen? Daha çok eğleneceğiz ve sesinin kısılmasını istemiyorum." dedim dudağımı üzgünce bükerek.

Gözlerini kocaman açtı ve bana oldukça tuhaf baktı. O çığlıklar atarken, bir melodi tutturdum. Sertleşmiş aletinden meniler gelerek boşaldı. Dehşetle ona baktım. "Mazoşist miydin? Bu iğrenç..." dedim şok içinde ve iğrenerek. Tekrardan gözlerini açtı ve... acı içinde baktı.

Yaklaştırdım yüzümü. Sadece gözlerimin içine baktı. Anlamıyorum. Aklından neler geçiyordu acaba?

Yutkundu. "So-sonunda dikkatin bende." dedi. Kaşlarımı çattım. Bu da ne demek? İşkenceye uğradığının farkında mı? Neden bilmiyorum ama ona daha fazla acı çektirmek istemiyorum şu anda. Odanın bir kenarına oturup gözlerimi ovaladım.

"Ne o? Devam etmek istemiyor musun?" dedi kısık ve bozuk bir sesle. Omzumu silktim. "Şarj olmaya ihtiyacım var." dedim ve ona baktım.

Lensimdeki görüntüleri izledim. Masum Katil'ime neler yaptığını görünce yüzüm tekrardan sadist bir gülümsemeyle aydınlandı.

"Şimdi devam edebiliriz."

"Çığlık atmaya devam etmeyecek misin?" diye sordum. Öylece baktı. Artık yüzü acıyla seğirmiyordu bile. Böylesi oldukça sıkıcı.

"AAARGH!" diye bağırdı. Şimdi tatmin oldum işte. Sevinçle ellerimi çırptım. Masanın üstünden bayılmasını engelleyecek bir kaç ilaç alıp damarlarına enjekte ettim. 

Güldüm. Kendimi bayram şenliğinde gibi hissediyorum!

"Biliyor musun? İşkenceye gözlerinden başlamak istiyordum ama onları en sona bırakmaya karar verdim." dedim mutlulukla.

Bitkin bir sesle bir şeyler söylemeye çalıştı.

"Yüksek sesle!" diye bağırdım. 

"Genetiği siktir et. Seni seviyorum." diye fısıldadı.

Elimi geri çektim. "Iy! İğrençsin! Fikrimi değiştirdim dilin sende kalsın. Ölme vaktin geldi." dedim ve arkamı dönüp masaya gittim. O ne diyor ya? Tam bir piç! Böyle şeyler söylediğinde ona acıyacağımı mı düşünüyor?

"Nasılmış? Gerçi... iğrenç şeyler söylemeye devam ettin ama...." dedim. Tüm vücudu titriyor, kesik kesik nefes alıyordu.

"Beni seviyorsun ha? O zaman sevdiğini yaktığın gibi yanmaya ne dersin?"

Sandalyeme oturup yaptığım sanatı inceledim. Ve Masum Katil'imin o iğrenç görüntü kayıtlarını sonsuza kadar yok ettim. "Ve işte böylece bitti." dedim kendi kendime. Karşımdaki ölü bedene baktım. Bu kadar basitti işte.

İnsan hayatı... ne kadar zor olabilir ki?

Ah! Gözlerini oymayı unuttum, tüh ya!

"Haa!"

Ağzını açıp nefes aldığında korkuyla yerimde sıçradım. O! Hâla yaşıyor! Oha! Hırıltılı şekilde nefes alıp verdi. Bu benim için bile fazla. Bu kadarı... Acısına son versem iyi olur. Elime keskin bıçağı aldım ve tam dibine geldim. Bıçağı, kalbinin hizasına götürdüm.

"Artık cehenneme gitme vaktin." dedim kendi kendime ve bıçağım kalbini delip geçti. Ama... yeterli gelmedi.

Sinirle, bıçağı defalarca berbat halde olan bedenine sapladım. Ardı ardına! Sürekli! Öyle ki boğazını bile yardım. Kendimi kaybedip, çılgınca bağırmaya başladım. Bu kadarı fazlaydı! Elimdeki bıçağı odanın bir kenarına fırlatıp, nefes nefese delik deşik olmuş cesede baktım.

Salak herif.

"Bunu hak ettin." dedim tükürürken.

***

Fırının ateşini yaktım ve cesedi içine sürdüm. Tamamen yanıp kül olduğunda küllerini bir vazoya doldurdum. Tabii ki gizli olan bu odayı da temizlemiş, tek bir iz dahi bırakmamıştım. En son vücudumu da temizledim. Temiz kıyafetlerimi giydim ve küllerinin bulunduğu vazo elimde yukarıya çıktım.

Sabaha karşı bir zamandı. Hâla karanlık hükmünü sürüyordu. Sessizce dışarıya çıktım ve arabama bindim. Elimdeki vazoyu yan tarafımdaki koltuğa bıraktım. Yakınlardaki göle doğru sürdüm.

Göle vardığımda Güneş, hafif kırmızılıklar yayarak doğuyordu. Küllerini göle doğru saçtım. Onun gibi bir piçe bu fazlaydı ama neyse... zaten istediğimi almıştım.

"Neler olduğunu anlayamıyorum." Arkamdan gelen kadın sesiyle ürperdim. Dönüp baktığımda, balodaki kadını gördüm. Saçma sapan şeylerden bahseden... "Herkesin gözünden kaçmış olabilir... Ben herkes değilim. Ölmesi gereken Masum Katil iken, neden her şeyin aslını bilen tek insanı öldürdün? Doğru değil mi? Bu bir kaza değildi."

Ona bakıp gülümsedim. Kadının şoke olmuş yüzü oldukça komikti. Hiçbir halt bilmeden, sırf köle diye Masum Katil'imi sürekli suçlayıp durması...

"O köleyi bu kadar mı çok seviyorsun? Sırf sur dışına sürülmesini önlemek için her şeyi bilip seni korumaya çalışan arkadaşını öldürecek kadar?" Karanlık bir ciddiyetle o bunları sora dursun, kahkahalarıma sürekli yenisi ekleniyordu. Bu kadın nerede olduğumu nereden biliyordu? Gelip bunları söylemesinin amacı neydi?

—Gerçeğin bu olmadığını ikimiz de biliyoruz. Kes saçmalığı. Gerçeği anlatacak mısın?

—Gerçek? Seni hep seven ve koruyan adamı, bir köle tarafından baştan çıkartılarak öldürdün. Al sana gerçek!

—Seven? Koruyan? İnsan sevdiğinin mutlu olmasını ister, onun mutluluğunu yok etmez! İnsan sevdiğini yakarak öldürmeye çalışmaz.

—Bunun suçlusu o köle!

Elimi yüzüme götürdüm ve bastırdım. Bu kadın... Yoksa... Ah! Ne saçmalık ama. Bu kadın ona aşıktı muhtemelen. Şimdiyse bize bilendi. Buna izin vermeyeceğim.

Belimden silahımı çıkardığım gibi kadının beynini dağıtacak mermiyi gönderdim. En ufak bir ses, tepki dahi veremeden cansız bedeni ayaklarımın dibine yığıldı. "Eh... Sevenleri ayırmamak lazım." Diye kendi kendime mırıldandım.

Etrafıma bakındım ve kimsenin bizi görmediğine emin olarak arabama geri bindim. Şimdi geriye hain ile liderler kalmıştı.

Acaba onları nasıl öldürsem?

Geri eve döndüm ve yatak odamıza girdim. Masum Katil'imin kaşları çatık bir şekilde uyuduğunu gördüm. Rüyasında kötü bir şey mi görüyordu?

Kıyafetlerimi çıkarıp yavaşça yorganın altına girdim ve kollarımı ona doladım. Elimi yüzünde gezdirirken sessizce mırıldandı ve çatık olan kaşları düzeldi. Huzurlu bir hale büründü yüzü.

Önceki Bölüm Sonraki Bölüm

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.