İdea'nın Virüsü - Bölüm 40: Masum Katil

Çeviri : HelFreya
Düzenleme : HelFreya
Beğeni : 0
Okunma : 198
Tarih : 28 May 2018 21:23:59

Masum Katil

Hayal gücüm had safhaya ulaştı. Belki de ateştendi? Karşımda meleğimin hayalini görüyorum. Canlı! Yanakları kızarıp utanıyor, sinirlenip öfkeleniyor...

Eğer yerde yatan cesedini görmeseydim, onun gerçek olduğuna inanabilirdim. Ancak o orada yatıyor öylece... vücuduna ölümün soğuğu sinmiş, kaskatı kesilmişti. Tüm can ve kan çekilmişti.

Onu gömmeliyim. Gömmeliyim ama!

Nasıl gömerim? Buna nasıl yeter gücüm?

Neden oldu?

Onu fazla zorladığımdan mı?

Evet evet... öyle olmalı! Gücünü kullanması için çok zorladım ve öldü. Vücudu kaldırmadı. Onu ben öldürdüm! Ben ve benim aptalca ısrarlarım! Öldürdüm.

"Nereye bakıyorsun? Ben gerçeğim. Bak bana!"

Hayal gücümün ürününe baktım. Nasıl da sinirlenip kızıyor? Sürekli gerçek olduğunu haykırıyor? Evet...evet... Belki de cesedini gömmeliyim. Böylece huzura ermeli!

Son kez kucağıma aldım ve zar zor da olsa bahçeye kadar taşıdım. Hayal gücümün ürünü olan ise başımda bağırıyor, çağırıyor.

Ne dediğini bile anlamıyorum. Umurumda da değil.

Ben... Meleğimi gömdüm! Onu gömmeye yetecek gücüm varmış gerçekten! Nefret ediyorum! Nefret ediyorum onsuz dünyadan! Zaman nasıl ilerlemeye devam edebiliyor? Ben... benim kalkacak gücüm yok.

Burada yatmak istiyorum, sonsuza kadar. Meleğimin yanından ayrılmak istemiyorum!

Asla... asla...

Salonda ne işim var? Hayal gücü! Bedenimin kontrolünü bile ele geçirmiş ha?! Şimdi de emrini kullanıyor! Neden direnemiyorum? Bilinçaltımdan nefret ediyorum!

Nefret!

Yiyemiyorum... Meleğim yanımda değilken boğazımdan içeriye zorla ittiğim tüm yiyecek... Hayal gücümün ürünü olan, ellerimden tutup götürürken korktuğum başıma geldi ve müthiş bir mide bulantısıyla kendimi banyoya attım.

Midemde hiçbir şey kalmayana kadar... Zaten bu yüzden öylesine zayıflamamış mıydım? Yemiyor değildim... Sorun içimde durmaması... Onların yaptıkları yüzünden... Kusmadan duramıyorum... Saçlarıma da dokunamıyorum. O uyurken, saçlarımı her taramaya çalıştığımda ellerim titremeye başlıyordu.

Yaptıkları şeyler yüzünden...

Meleğim varken, onun yiyeceklerini yerken... Böyle bir şey olmamıştı. Saçlarımı da sevgiyle kurutuyor, tarıyor ve büyük bir özenle ilgileniyordu.

Böyle nasıl yaşayabilirim?

***

Gün batımına baktım. Denizden gelen bir esinti, burnuma tuzlu bir koku getiriyor. Sanki hiçbir şey değişmemişti! Aynı günü tekrardan yaşamak istiyorum, son bir defa daha.

Hayal gücümün ürününü öptüm. Hissetmem gereken o sıcaklık hissi yok. Dokunduğumu bile hissedemiyorum. Sanki bir kava kütlesine dokunuyormuşum gibi.

Bom boş...

Denize ve gökyüzünün kızıllığına son bir kez daha baktım.

Meleğim.

Neredeysen korkma. Ben de geliyorum yanına!

Seni hiçbir yerde yalnız bırakmam! Asla elini bırakmayacağım!

Deniz... oldukça soğuk. Karanlık.

Gittikçe dibe batarken, meleğimin görüntüleri gözümün önüne geldi.

Ne kadar da mutluydu!

Nasıl da açmıştı gözlerini, ölüme direnmişti!

Nasıl da dehşete düşmüştü?

Çocuk konusunda oldukça üzgündü...

O tutkusu... beni arzulayan bakışları...

Dans ederkenki yüz ifadesi... zamanı kaybettiği ne kadar da belliydi?

Kıskançlığı... korkusu ve endişesi...

Onu ilk gördüğüm hali. O odaya girdiğinde, ne kadar melankolik hava yayıyordu etrafa? Onu gülümsetmek istemiştim. Ama o ağlamıştı. Nasıl da şaşırmıştım? Nasıl da güçlüydü?

O zamanlar fark etmemiştim ama... nasıl acı çekmişti? Gözlerindeki o acı... Mahvolmuşluk...

Yine ölmedim? Nasıl ölmemeyi başardım? Ne kadar iğrencim! Sevdiğim adamın peşinden gidemiyorum. Kendimden iğreniyorum.

Demek gerçek olduğunu kanıtlayacak, ha? Keşke gerçek olsaydı! Keşke! Bunu o kadar çok isterim ki! Lütfen kanıtla! Lütfen gerçek olduğunu kanıtla! Öldüğünü kabul etmek istemiyorum!

***

Kapı açıldı ve eğitmeni ile bilim lideri içeriye daldılar, büyük bir endişe ve korkuyla. Anlayamıyorum? Neden bu kadar endişeliler?! Saçmalığa bak! Onu öldürmeyi bu kadar çok istiyordunuz, öldü işte!

Ne? Ne?

Onu kurtarmaya mı çalışıyorlardı? Zihni yıkandığı için mi ölmüştü? Önceden gelebilselerdi, onu kurtarabilirler miydi? Ancak... Bu nasıl olur?

Ve tabi ki hayal gücümün ürünü olan meleğimi görmediler. Bağırdı çağırdı ancak... Bir ara eğitmenini itti ve itmesiyle, eğitmen gerçekten düştü! İçime aptalca bir umut oluştu. Başka bir olay mı dönüyordu burada?

Yoksa o gerçekten...

"Ah! Ayağım takıldı."

Bunu söylemesiyle umutlarım bir kez daha söndü. O... o gerçekten ölmüştü. Hayal gücümün ürünü olan ise, mezarının üstünde dizlerinin üstüne çökmüş, ümitsiz bir yüz ifadesiyle bağırıyordu.

Hayal bile olsa, onu bu halde görmeye dayanamıyorum!

Bir hışımla arkamı döndüm ve evimize girdim. Son bir kez daha. Lanet olsun! Gerçekten umutlanmıştım! Gerçek olduğuna inanmak istemiştim! Ama değildi işte.

Değildi!

Böylece çantama erzak depoladım. Madem kendimi öldüremiyorum, bu erzaklara gelecek olan katiller tarafından katledilebilirim? Artık ölebilirim... artık...

Böylece Geli'nin motosikletine atladım. İyi ki ondan öğrenmiştim, kullanmayı. Son bir kez mezarının bulunduğu yere baktım. Geli ve hizmetliler, mezarı çevrelemişlerdi. Omuzlarının sarsılışlarından ağladıklarını anlayabiliyorum.

Her biri ona büyük saygı duyuyordu. Bir insan herkes ile iyi geçinebilir miydi? Meleğim geçinirdi. Daha birinin bile arkasından kötü veya kaba laf ettiğini duymadım. Hâlbuki diğer prens ve prenseslerin hakkında neler neler konuşuluyordu!

Ancak meleğim... o başka bir boyuttaydı.

Hepimizin korumak istediği bir elmastı.

"Efendim, neler oluyor?" diye sordu Asena. Üçüz Korumalar da gelmiş ha? Onlara hizmetlilerin, mezarı başında ağladıkları yeri gösterdim.

"Gidin ve görün."

Diğer ikisi giderken, Asena motosikletimi tuttu. Kaşlarımı çatarak baktım ona.

—Efendim? Nereye gidiyorsunuz acaba?

—Surun dışına çıkacağım Asena. Beni takip etmeyin.

—Ancak efendim, Çakma Melek ne der bu duruma? Onun izni var mı?

Sinirle soludum.

Ondan neyin iznini alabilirim ki? Öldü! O öldü! Bizzat kendi ellerimle gömdüm! Öldü! Lanet olsun ki öldü!

Sertçe Asena'nın elini çektim ve hızla yola koyuldum. Normalde iki saatlik bir zaman alması gereken yolu on dakika da gitmiştim. Geli'nin motosikleti ve yolların düz olması...

Sadece meleğimi tekrardan görmek istiyorum!

Onunla buluşmaya gidiyorum!

Surun Zekâsına, Çakma Meleğimin öldüğünü söyledim. Bu sırada kendi kendine konuştu. En sonunda o bunu onayladığında bana inandı ve kapıyı açtı.

"Sevgili Masum Katil. İnanıyorum ki Çakma Melek, hayatını yaşamanı isterdi."

Ardımdan bunu söylediğini duydum ve kapılar kapandı.

O yaşamamı mı isterdi? Bunu bilmiyor muyum sanıyordu? Elbette biliyorum! Ama o öldü! Öldü! Beni yapayalnız bıraktı!

Artık söz hakkı yok. Ancak yaşayanların söz hakkı vardır. Ölüler ise sessizdir.

Beni kimsenin takip etmesini istemiyorum. Yani... yaşarken söz verdirmişti. Bu küpeyi asla çıkarmamam için. Ama artık öldü.

Sözümü tutmak zorunda değilim!?

Kulağımdaki küpeleri çıkardım ve yere attım. Yaşasaydı, ne çok kızardı bu hareketime! Yaşasaydı tabi.

Yaşasaydı...

Motosikletimin enerjisi tükenene kadar bilmediğim bu yerde dolandım, rastgele. Tuhaf bir şekilde tanıdık geliyor. Daha önce görmediğim bu yerler, evimde hissettiriyor. Bir zamanlar katil olduğum için miydi?

Ne tuhaf.

Birkaç katile denk geldim. Rahatça öldürebilmeleri için önlerinde durdum. Ancak beni görmeleriyle, çığlıklar atarak kaçmaları bir oldu.

Ne oluyor?

Beni öldürüp erzağımı almaları gerekmiyor muydu?

Neden böyle bir tepki verdiler?

Belki de şansızdım. Şansımı başka katillerde denemek üzere yola çıktım. Böylece akşam oldu. Tek bir katil bulamamış ve yorulmuştum.

Buralar katil kaynıyordu hani? Meleğim böyle söylememiş miydi? Katiller ona sürekli saldırmıştı. Bana niye saldırmıyorlar? Sur insanı olmadığımdan mı?

Biri saldırsın artık!

Gecenin ilerleyen saatlerinde katillerden oluşan bir grup buldum. Kendimi önlerine attım. "Hadi!" diye bağırdım hepsine. Hepsi ellerini havaya kaldırdı ve dehşet içerisinde, geri geri yürümeye başladılar.

Bu da ne?!

—Neden saldırmıyorsunuz!?

—Efendimiz... Beyaz Dehşet! Lütfen canımızı bağışlayın. Bizler birer hayvanız, size zorluk çıkardık. Hemen gözünüzün önünden çekiliyoruz.

Böylece ne olduğunu anlayamadan kayboldular! Kaçıp gittiler! Yok artık! Ayrıca onlar bana ne dedi? Beyaz Dehşet mi? O kim? Beni biriyle mi karıştırıyorlar?

Yoksa... Meleğimin dediğinden daha korkutucu bir katil miydim? Böylesine ün yapmış!? Şimdi tüm katiller benden kaçacak yani. Harika! Harika..!

Böyle de ölemiyorum. O zaman surdan olabildiğince uzaklaşacağım. Öylece yürüyeceğim. Acaba nereye kadar gidebilirim? Erzaklarım bitip açlık ve susuzluktan ölene kadar.

Böylece yürüdüm. Meleğimin görüntüsü ise zihnimdeydi. Keşke... keşke hayalini görebilseydim şimdi. Yanımda kızsaydı.

Onu neden göremiyorum?

***

Aylarca yürüdüm, ne kadar çok erzak almışım böyle? Bitmek tükenmek bilmiyor! Katiller ise gördüklerinde kaçıyorlar... Katillerin bu kadar korkak olabileceğini kim düşünebilirdi? Veya ben mi fazla dehşet saçmıştım ortalığa? Meleğim... iyi ki sana gücüm yetmemiş.

"Masum Katil’im..."

Ha? O... o ses nereden geldi? Bir an, beni çağırdığını duydum! Nerede? Nerede? Sertçe etrafıma bakındım. Uğultu şeklinde yankılanan sese doğru koştum. Bu! Meleğimin sesi! Neredesin? Hayal olman umurumda değil!

Bir katilin elinde tuttuğu şeyden geliyordu bu ses. Nasıl yani? "Elindekini bana ver! Derhal!" diye bağırarak adamın üstüne yürüdüm ve bileğinden tutup kendime çektim. Avucunun içinde minik bir top tutuyordu.

Bu da ne?

Bileğini bıraktığım katil, özür dileyerek kaçtı. Aptal korkaklar! Avucumun içindeki şeye baktım. Sen de neyin nesisin böyle? Biraz önceki ses, senden mi çıkıyordu? Meleğimin sesinin ne işi var? Ses kaydı tekrardan başladı.

İşte Masum Katil’im. Bu da bizim sonumuz. Ne diyebilirim ki? Gerçekten öldüm ve hayalete dönüştüm sandım ancak gerçek çok farklıymış..."

Bu... bu... bu.

Nasıl yani?

Do-do-doğru muymuş!?

O gerçeğim diye ağladığında, bağırdığında hatta küfrettiğinde!

Doğru muymuş?

O... yaşıyor?

Nefes alıyor!

O gerçekmiş!

GERÇEK!

"YAŞIYOR!"

Beni aramış! Sur dışında beni aramış! Bulamamış! Çok uzaklaşmıştım... Geli'nin motosikleti çok kısa zamanda, çok fazla yol alıyordu. Diğer hiçbir motosiklete benzemiyordu.

Ve o anlattığı masal da neyin nesi? Sonumuz derken?! Ne sonu? Ne demek son! Ne demek sonsuz uyku? Kimse sonsuza kadar uyuyamaz ki? Neyden bahsediyor?

Her neyse! Ne dediğini anlayamıyorum şu anda. Yok, Kaf dağıymış yok sonsuz uykuymuş... Anlamıyorum! Anlamıyorum masalını! Ne anlatıyor?

Sura geri dönmeliyim! O hayatta! Sura geri dönüp sıkıca kucaklayacağım!

Lanet olası prens! Hepsi onun yüzünden oldu. Onun yüzünden, hayal gücümün bir ürünü sandım meleğimi!

O kadar yalvarmasına rağmen onu dinlemedim! İnanmadım! O mezarı açmalıydım. O mezarı kesinlikle açmalıydım. Ne kadar aptalım?

Motosikletle ve yürüyerek aldığım bunca yolu, gerisin geri döndüm. Günler günleri, haftalar haftaları ve aylar da ayları kovaladı.

Ah!

Hiçbir katilin ulaşım aracı yok muydu? Bacaklarımı hissetmiyorum artık ve çok yavaşım! Bu sırada hikâyeyi ilerletiyordu meleğim.

İlerletiyor ve ilerletiyor. Belki şu an çok daha ilerideydi!? Sesi bana ulaşana kadar kim bilir ne kadar zaman geçiyordu aradan? İçim acıyor, yanıyor! Kavruluyorum endişeyle! O... o amacını, zihnini kaybediyor! Yitiyor...

Bu sırada, Kaf Dağı denen yere yaklaştığımı hissediyorum. Ve anlamıştım, sonsuz uyku derken neyden bahsettiğini. Bu yüzdendi, koşabildiğim kadar koşmam. Bayılana kadar yürümem! Bir an önce sura geri dönmeyi istemem!

O... o vazgeçmişti! Neden? Sadece o yuvarlak şeylerle, yaşadığının yayınını yapamaz mıydı? Sur’da bekleyemez miydi? Neden kendini ölüme mahkûm ediyor? Yaşamak onun için bu kadar mı zorlaşmıştı? Yoksa içindeki karanlığın oyununa mı gelmişti?!

Elbette öyle olmalı. Ölmek istemez benim meleğim. Asla istemez. Ama ne demişti? İçindeki karanlıkta, ışığı olmazsa kaybolacağını... o ışığının da ben olduğumu söylemişti. Ancak ben yokum yanında. Aylardır! Karanlıkta kayboldun değil mi aşkım? Biraz daha dayan, ışığın seni arıyor!

Onu bulmalıyım. Onu bulmalıyım ancak!

Kaf Dağı nerededir? Bilmiyorum.

Orasının neresi olduğunu öğrenmem için Sur’un bilgeliğine ihtiyacım var! Ah bu cahilliğim!

Masalları sevdiğini biliyordum, buna rağmen hiç merak edip de masallar evrenine göz gezdirmemiştim!

Hiç böyle bir şey yapabileceğini düşünemedim!

Tek bildiğim ayların geçmiş oluşu. Ancak sonunda sur kapısına vardım. Açlık ve susuzluktan ölüyordum! Surun Zekâsı beni gördüğü gibi kapıları açtı ve sur insanları tarafından içeriye taşındığımı hissettim.

Gözlerimi hastanede açtım. Lanet olsun! Ne zamandır uyuyordum? Hikâye de nereye kadar ilerledi? En son çiçeklerden bahsediyordu. Bunu duyana kadar kim bilir ne kadar zaman geçmişti zaten! Yaklaşıyordu... çok yaklaşmıştı!

Hemen doğruldum ve kalktım. Hekim oturmamı istese de... Geli ve eğitmeni gördüm.

"Nerede o? Kafdağı nerede? Söyleyin bana, derhal! Ayrıca hızlı bir motosiklet bulun bana! Onu yakalamak zorundayım!" diye çaresizce bağırdım. Ancak... neden? Neden sessizce ağlıyorsunuz?

"Masum Katil, lütfen sakin ol. Bitti. Nerede olduğunun hiçbir önemi yok."

Eğitmen böyle söyledi sessiz bir fısıltıyla. Elinde tuttuğu yuvarlak bir topu bana verdi.

—Ben... ne zamandır uyuyorum?

—Sadece bir gündür. Üzgünüm.

Beni elimdeki bu siyah topla baş başa bıraktılar. Toptan meleğimin sesi yükseldi ve... hayır! Masalın sonu olamaz bu!

Olamaz...

Yetişmeyi bırak, yaklaşamadım bile! Onu kurtarmaya yaklaşamadım bile! Sonsuz uykuya yattı.

Ve o sonsuz uykuya yattı.

Kollarım boşaldı, top keskin bir sesle yere düştü. O öldü? Ben yaklaşamadım. Kurtaramadım. Lanet olsun bana! Neden sur dışına çıktım ki? Neden birazcık daha oyalanmadım ki?

Tek isteği uyumaktı, çünkü beni ancak o zaman görebiliyordu?!

Ancak ebedi uyku yalnızca ölümle gerçekleşir!

Sevgilim... karanlığın oyununa geldin? Hâlbuki bir tek rüyalarında benimle buluşmak ve yanımdan ayrılmak istemiyordun! Yoksa gerçekten kendini öldürmek için bunca yol gitmezdin!

O gün hızla gitmeseydim, beni yakalardı. Beni yakalar ve bu sefer ikna edebilirdi. Veya... ikna etmesine gerek yoktu?

O 'gerçeğim' diyorsa, 'tamam' demeliydim.

"Gerçeksin."

Ne olursa olsun bunu demeliydim!

Onca yolu, düşündüğümden çok ama çok daha yavaş gelmiştim. Meleğimin anlattığı masal son bulalı aylar geçmiş! Onu bulamadım... yetişemedim!

Onu terk ettim!

"Masum Katil. Gel, sana bir şey göstermeliyim."

Meleğimin babası ve eğitmeni olan bu adam beni bir yere götürdü. Göstereceği şeyi umursadığımdan değil. Sadece göstersin, ardından rahat bıraksın.

Kafdağı denen yeri araştırmak istiyorum hâlâ. Nerede öldüyse gitmeli ve ben de orada sonsuz uykuya yatmalıyım.

Işıkları açtığında, yerden tavana kadar uzanan büyük bir akvaryumun içinde iki cenin gördüm. Bunu bana neden gösteriyor? Yoksa... yine mi Kral ve Kraliçe çifti yapmıştı liderler?

"Ölmek üzere yetiştirdiğiniz bir çift daha mı? Daha kaçını, birbirini öldürmesi için büyüteceksiniz? Bırakın artık bunun peşini!" diye bağırdım. Eğitmenim beni onaylayarak başını salladı.

"Evet. Ama bunlar bir öncekilerden farklı Masum Katil. Bu ikili dediğin gibi, Kral ile Kraliçe. Ancak ötekilerden farklı olarak, onlar ikiz. Ve kesinlikle biz müdahale etmedik. Müjdelenen çift onlar. Bunun için üzgünüm ancak Çakma Meleğim yaşamanı istiyordu. Benimse ona ait..." diyerek durdu ve ceninlerin yanına yürüyüp, elini cama koydu.

Yaşamamla ne ilgisi vardı bu ceninlerin? Bu sefer ikiz olmaları iyi olmuş gerçi. Bu bebekler birbirine âşık olup, öldürmezlerdi. Belki de kaçınılmaz döngüden böylece kurtulurlardı. Kardeş sevgisi ve bağı onları kurtarabilirdi.

"Yaşamamla ne ilgisi var anlamıyorum?" diye sordum, merakıma yenik düşüp. Eğitmen bana bir aptalmışımcasına baktı.

"Oldukça zekisin ancak bir o kadarda kalın kafalısın değil mi? Çakma Melek gitmeden önce kendine ait tüm numuneleri bıraktı. Bu numuneleri inceleyip gelecekteki çiftte başarılı olmamız için.

O öldü ve sen geldin. Bense... kızımı kaybettim. Ancak torunlarımı görmek istiyorum. Böylece senden de numune aldım." dedi ve tekrardan ceninleri gösterdi.

Ne?

Bu adam ne yaptı?

"Ne yaptın sen?"

O... Meleğim ve benden numuneler ve ceninler.

Onlar bizim çocuğumuz mu?

—Bana sormadan?!

—Artık yaşamak zorundasın. Yarı Kral olarak çocuklarınızın birbirine düşmesini engellemelisin.

—Yarı Kral? O da ne be?!

—Bre adam!

—Nereden bilebilirim!?

—Bir prensten daha zekisin. Ancak Kral olamayacak kadar güçsüzsün. Tedavi bile olmamışsın üstelik! Sadece hafızan silinmiş. Tüm bunlar nasıl oldu hiçbir fikrim yok!

Sesi avazı çıktığında bağırsa da başını iki yana salladı. Bu bilinmezliğin getirdiği stress, onu kaybetmekle birleştiğinde... evet. Ve devam etti.

"Aslında senin de Çakma Meleği hiç görememen gerekiyordu. Ancak... Yani onu görüyordun değil mi? Yanlış tahmin etmedim?" dediğinde başımla onayladım.

Onu görüyordum. Gözümün önündeydi!

Tam önümde!

"Seni, iyice gıcık olmuş bir şekilde itti. Ve düştün. Az daha inanıyordum ona." dedim ve boş bakışlarımı eğitmene çevirdim. Ağzı şaşkınlıkla açıldı.

"Artık önemi yok. Seni bunun için suçlamayacağım. Sevgili meleğim, gerçek bir melek oldu. Masum Katil. Anlıyorsun artık değil mi? Onlar sizin çocuklarınız. Onlara bakmalısın. Benzeri şeylerin yaşanmasını engellemelisin! Bunu yapabilecek kadar zekisin! Bizden daha ileridesin!"

Hızla omuzlarımı tuttu ve yalvarırcasına bunları söyledi. Çocuğunun ölmesini kaldıramamıştı değil mi? Onu hayatta tutabilmek için her şeyi yapmıştı.

Ona kızamam... Meleğimden bir parça istedi diye ona nasıl kızabilirim ki?

Bebeklere baktım. Onlar bizim miydi şimdi?

Meleğimden birer parça! Nasıl terk edebilirim?

Bu haksızlık... büyük haksızlık.

Bir keresinde konu açılmış ve bana üzgünce bunun olamayacağını söylemişti! Ancak şimdi gerçekleşiyordu ama o yok!

Çocuklarımız olacak, ama o bunu göremeyecek?

Hayır!

Bunu kabul etmiyorum.

Görecek.

"Eğitmenim, Kafdağı neresidir? Nerededir?" diye sordum. Bana şaşkınca baktı.

"Bunu yapamazsın! Onlara bak! Eminim ki büyüdükçe Çakma Meleğe benzeyeceklerdir. Onları öylece terk edemezsin!" diye bağırdı omuzlarımdan sarsıp.

Karşımdaki eğitmen ağlamıyordu.

Şaşırtıcı!

Meleğim bunu görse nasıl şaşırırdı? Ne derdi acaba? Sevinir miydi? Hep sulu gözlü oluşundan yakınırdı.

"Sakin ol. Sadece... çocuklarımızı görmesini istiyorum. Meleğimi bulup, sur içine geri getireceğim." dedim ve ona baktım.

Söyle artık! Nerede? Neresi orası?

"Öyleyse söyleyeyim ama bir sorun var. Kafdağı denen dağ, yalnızca masallarda geçen bir yer. Zümrütten bir dağ olduğu rivayet edilir ve ardında çeşitli fantastik boyutların olduğu söylenir.

Bazı masallarda iki sevgiliyi ayırmak için ulaşılması imkânsız olan bu yere ulaşmaları için görevlendirirlermiş, âşıklardan birini.

Kısacası orası gerçek bir yer değil. Yoksa şimdiye biz gitmiştik! Prensler ve prensesler hâlâ bu metaforun aslını araştırıyorlar. Bulamadığımız için sana sormak istemiştik. Hiç böyle bir şeyden bahsetti mi? Veya sevdiğiniz bir mekân filan var mıydı?" diye sordu.

Bilseydim ilk işim oraya gitmek olurdu zaten, lanet olsun! Onlar da bilmiyor demek. Ah sevgilim... neredesin? Bilmiyorum! Daha önce hiç bahsetmedin ki!

Neresi orası sevgilim?

İki sevgiliyi ayırmak için kullanılan imkânsız görevlerin yeri ha? İkimiz ayrıldık, burası doğru. Ancak o gerçek bir yere gitti. Aksi takdirde bitiremezdi masalını.

Belki de hiç bitirmek istememişti!

Kendine imkânsız bir görev edinmişti, hayatta kalabilmek için. Hâlâ beni bulma umudu vardı! Bunu unutmamak ve kaybolmamak adına imkânsız görevi üstlenmişti! Kafdağı gibi imkânsız bir yeri bulacaktı. Kaybolmamak ve beni aramak için bu metaforu edinmişti.

Kafdağını bulana kadar tüm diyarları dolaşacaktı.

Yine de kayboldu, içindeki bu karanlıkta. Sevgilim... anlıyorum. Elinden geleni yaptın değil mi? Elinden geldiğince dayandın. Tutunmaya çalıştın, orada olmasam da. Ve beni aradın.

Acaba gittiğin yer gerçek bir dağ mıydı?

O kadarını bile bilmiyorum! Ancak gerçek bir dağ olduğunu kabul edeceğim.

Zümrütten oluşuyor. Zümrüt eski toplumda değerli madenlerdendi. Bu da dağın ne kadar değerli olduğunu gösteriyor. Ulaşılması zor ve değerli. Arkasında birçok boyut var. Diyarlar var. Biz ayrı kalan âşıklarız. Bu yüzden ulaşılması imkânsız olan bu dağa gitti. Kafdağı ulaşılmazdı ancak ona benzer bir dağ var mıdır?

Prens ve prenseslere sorduğumda, zümrütle ilişkilendirebilecek bir dağ olmadığını söylediler.

O zaman zümrüdü gösteriş olarak düşünebilir miyim?

Gösterişli bir dağ?

Bir dağı gösterişli yapan nedir ki?

Çocuklardan birinin topu yanıma geldi. "Abi! Topumuz!" diye bağırarak yanıma geldiler ve özür dilediler. Aklıma bir fikir gelmişti.

"Çocuklar? Özrünüzü kabul edebilirim ancak sorumu yanıtlamanızı istiyorum. Bir dağ düşünün, oldukça gösterişli. Hayalinizde canlananı anlatır mısınız?" diye sordum, onların anlayabileceği bir dile indirebilmek için oldukça çaba harcayarak.

Gerçi çok da gerek yoktu...

Kız çocuğu kaşlarını çattı ve düşündü. Sonra zıplayarak kollarını kaldırdı. "Kocaman! Kocaman bir dağ olmalı!" diye bağırdı neşeyle.

Kocaman ha? Büyük bir dağ? Neden düşünemedik?

"Sağ ol çocuk."

Çocuklar neşe içinde uzaklaşıp, toplarıyla oynamaya devam ettiler. Kolumdaki eklentiye baktım. Meleğimin eklediği eklenti... Sur dışında hiçbir işe yaramayan bu eklenti, sur içine girmemle çalışmaya başlamıştı. Seli'ye sordum.

—Dünyanın en büyük dağına bir rota çizer misin?

—Efendim, Dünyanın en büyük dağı Sur içinde kalıyor.

—Ne? Yani Sur’dan hiç ayrılmadı mı?

—Hayır efendim. Çakma Melek kesinlikle Sur dışına çıktı.

Sinirle dudaklarımı o kadar sert ısırmışım ki kan tadı ağzıma geldi. Ellerim titriyordu. Ne yani, ölüsünü bile bulamayacak mıydım?

Hayır... bulacağım! Onu bulacağım! Kesinlikle! Diğerlerinden daha zekiyim. Bu artık kesindi. Meleğimi anlayabilecek kadar zeki!

Gözden kaçırdığım bir nokta olmalı.

Nefret ediyorum!

Ancak tüm hikâyeyi tekrardan dinledim. Ve bir şeyi fark ettim.

"Seli? Gece gökyüzüne baktığında bazı yıldızları avcıya benzetmiş. Kısacası, kış mevsiminde Avcı takımyıldızı nereden görünüyor? Hemen bölgeyi daire içine al!" Bunu dediğimde Seli, Avcı takımyıldızını araştırdı. Mevsimi, coğrafi konumu ve eskiden Anadolu denen toprakları yuvarlak içine aldı.

"Peki, bu yerdeki en yüksek dağ?" diye sorduğumda, şaşırtıcı bir şekilde direk rota çıkmıştı.

Ve eminim. Kesinlikle bu dağ!

"Ancak efendim, Sur’un Gözleriyle etrafına baktım ve hiçbir iz bulamadım?"

Seli bunu söylediğinde şaşırdım ama aklıma meleğimin anlattıkları geldi. Gülerek omuz silktim.

"Çakma Meleğimin görüp Surun Gözlerinin göremediği çok şey yok mu sence de?" diye alaya aldım. Anlaşılan bunları da Kafdağı gibi bir metafor sanmışlardı. Ancak... yanılıyor olmaları daha mümkündü.

Sur çıkışına gittim, yanıma tekrardan bir sürü erzak almıştım. Geli ise tam karşımdaydı.

"Bu bebeği sana veriyorum. Git ve efendimi geri getir!"

Arabaya baktım. Gerçekten müthiş bir şeydi! Ayrıca Geli getirdiyse, oldukça hızlıdır! Bundan en ufak şüphem yok.

"Tamam. Onu getireceğim." diyerek arabaya bindim. Surun Zekâsı bir kez daha kapıları açtı ve çıkıyordum ki önüme bir prens ile prenses çıktı.

"Biz de geliyoruz."

Bunlar zehirci çiftti. Meleğim, ufak bir iyilik yaptığını düşünmüştü ancak yılların sonunda bu yaptığı iyilik, katlanarak büyümüştü.

Bu çifte kimsenin sağlamadığı bir fırsat ortamı yaratmıştı ve onlar da bu fırsatı çok iyi kullanarak ünlerine ün katmışlardı.

Bu yüzden meleğime karşı hep borçlu hissettiler.

"İyi, atlayın."

Arkada iki boş yerim vardı. Ancak bir ses daha duydum.

"Durun! Beni de alın!"

Hızla geldi ve yan koltuğuma oturdu. Meleğimin dostuydu. Değerlisiydi. Onu engelleme lüksüm var mıydı?

"Başka gelecek?"

Dedim yakınırcasına. Ancak başka gelmek isteyen gözükmüyordu. Gaza bastım.

Geli... tüm araçların hızlı değil mi? Nereden buluyorsun bunları?

Yanımdakilerin çığlıkları eşliğinde son hızla gidiyordum. "Hemen varmak istemeni anlıyoruz, ancak Masum Katil! Hepimizi öldüreceksin! Yol yok burada! Yavaşla!"

Çığlık çığlığaydılar. Onları hiç takmadan sürüşün keyfini çıkardım.

Masalında anlattığı yerlere çok kısa sürede geldik. Kocaman dikitlerin gökyüzüne ulaştığı yerdeyse biraz durduk. Yanımdakiler araştırma heyecanıyla yanıp tutuşuyorlardı.

Bu sırada önümüze katiller geldi. "Sizler arabaya binin." dedim onlara. Şaşkınlıkla kabul ettiler. Prens ve prensesler olarak bir katilin onlara yaklaşması bile...

Kaldı ki yolumuzu kesen bir grup...

"Ne işiniz var burada?" diye sordu, liderleri olduğunu düşündüğüm bir katil. Bir katil böylesine düzgün konuşabilir miydi? Yoksa... anlıyorum! Cehennemin yaverleriydi bunlar. Cehennemin yansıması ise bu yanımızdaki yapı olmalı.

Meleğim, masalında onların onu bir iblis sandığını söylemişti. Kendinden iblis olarak bahsederken ne gibi kelimeler kuruyordu meleğim?

Ah buldum!

"Burada bir işimiz yok! Basit birkaç katille ne işimiz olur? Hah! Biz onu arıyoruz. İnsan maskesi takan, cehennemden gelmiş iblisi."

 

Bunu dememle birbirlerine baktılar ve daha da düşmanca bakışlarla bize döndüler. 

Ah buldum!

"Burada bir işimiz yok! Basit birkaç katille ne işimiz olur? Hah! Biz onu arıyoruz. İnsan maskesi takan, cehennemden gelmiş iblisi."

Bunu dememle birbirlerine baktılar ve daha da düşmanca bakışlarla bize döndüler. 

Bunların derdi ne?

"İblis lordumuzla ne işiniz var!? Onu rahatsız etmenize izin vermeyeceğiz!" diye bağırdılar ve üstüme yürümeye başladılar.

Meleğimin metaforuna uygun ilerlesem iyi olacak.

"Ben ki, cennetten düşmüş meleğim. Cehennemden gelmiş iblisimi aramayıp da ne yapacağım? Ayrıca bu sizin gibi kibirli, tiksinç katilleri ilgilendiren bir şey değil! Umurumda değilsiniz, çekilin yolumdan!"

Ben de aynı şekilde üstlerine yürüdüm. Rüzgâr saçımı dalgalandırdı. İyi ki bembeyaz giyinmiştim. Gösterişime gösteriş kattı ve böylece katillerin yüz ifadeleri değişmeye başladı.

Bir de... Meleğim bu kıyafetlerimi çok sever!

Bu katiller tarafından baştan aşağıya incelendim. Başları olduğunu tahmin ettiğim biri kendi kendine konuştu. Ancak elbette kendi kendine konuşmuyordu!

"Kusurumuza bakmayın, Beyaz Dehşet. Lucifer'ın koruması altında olduğunuzu bilmiyorduk. Lütfen, Lucifer güvenliğinizi sağlayarak ufak bir mola vermenizi ister. Bizi takip edin."

Lucifer?

Ha?

Böyle bir metafor yoktu masalda. Ve bana ne dediler? Aynı o katiller gibi ancak bunlar benden korkup kaçmıyordu. Tam tersi, davet ediyordu ki geri çevirirsem sıkıntı olacak gibiydi.

Lucifer?

Acaba meleğim?

Olabilir mi?

Arabadan çıkanlar arkamda yürürken birbirlerine tuhaf tuhaf bakınıyorlardı.

—Bu konuşmalarınız da neydi? Hiçbir şey anlamadık!

—Sadece... Meleğim kendini iblis gibi görürdü beni ise Dünyaya düşmüş bir melekle özdeşleştirirdi. Hikâyesinde şu ana uygun olan yeri hatırladım ve elimden geleni yaptım! Ah! Çok saçmaydı!

—Saçma?! Katillerin bizi şu ne idüğü bilinmez, korkunç yere götürdüğünün farkında mısın? Aramızda dövüşmeyi bilen bir sen varsın!

Markut sessiz çığlıklarıyla yakınıyor, diğer ikili ise birbirlerine kenetlenmiş kollarıyla, yürüyorlardı. Muhtemelen her bir adımla korkuları artıyordu.

Ama ben... umut doluyum. Aptalca da olsa.

Katillerin topluluk kurması, şehir kurması imkânsız değil miydi? Üstüne Surun Gözleri, böylesine ufak bir detayı gözden kaçırmıştı!

Sur insanları, gerçekten çok kibirli varlıklardı. Kibirlerinden dolayı böyle gelişmeleri kaçırmışlardı. Ancak... Buradaki katiller neden Sur insanlarına saldırmıyordu?

Şu Lucifer...

Dikitlerden birine girdik, asansör benzeri bir yapıyla muhtemelen en tepesine kadar çıktık. Asansörden dışarı yalnızca biz adımımızı attık, bize eşlik eden katiller ise geride kaldı.

Burası büyük bir salondu. Yerde kırmızı halı olsa da odanın tamamı siyah, parlayan taşlardan yapılmıştı.

"Bakıyorum da Kralım geri dönmüş. Ne şahane bir sürpriz!"

Sesin geldiği yöne baktığımda, siyah taşlardan yapılmış iki taht fark ettim. Birinde sesin sahibi oturuyordu. Ancak karanlıktan dolayı göremiyordum.

Gerçi... sesin sahibi kesinlikle meleğim değil...

Yakınlaştıkça tepemizde beyaz ışıklandırmalar oluştu ve onu görebildim. Oturan kişi ayağa kalkarak, uzun hafif dalgalı beyaz saçlarını savurdu.

Teni gibi beyaz olan gösterişli kıyafetler giyiyordu. Beyaz taşlar ve beyaz işlemeler... Vücuduna tam oturmasıyla, kadınsılığı ön plandaydı. Arkamda korkuyla birbirine kenetlenmiş olanlar hayranlıkla iç çektiler.

Ancak bir tuhaflık var. Beyaz saç, ten ve mavi gözler... Bu kadın bana oldukça benziyordu.

"Kralım? Sur içinde bizlere öyle demiyorlar mı?" diyerek daha da yaklaştı ve tutmam üzere elini uzattı. Hiçbir şey anlayamıyordum.

—Neyden bahsettiğini bilmiyorum.

—Bilmiyor musun? Sur içinde bizlere böyle demiyorlar mı ama? Ah... ah... Şu arkandakiler de prens ve prensesler olmalı. Beyaz Dehşet... Hâlâ anlamadın mı?

Kadın tam önümde durduğunda birbirimize oldukça değil, aşırı derecede benzediğimizi fark ettim. Aynadaki yansımama bakıyor gibiydim.

"Masum Katil, Çakma Meleğin vücuduna sahip olduğumdan dolayı liderler bana her şeyi anlattı. Biliyorum. Ve yanılmıyorsam o bir Kraliçe."

Markut şaşkın ve heyecanlı bir ses tonuyla bunu söyleyerek ikimizi incelemeye başlamıştı. Korkusu nereye gitmişti?

"Ama Çakma Meleğim kraliçe? O nasıl kraliçe olabilir?" diyerek karşı çıksam da Markut başını iki yana salladı.

"Burası Surun Gözü tarafından görülmüyor Masum Katil. Burada bir Kraliçe ve Kral çifti çıktıysa, bunu kesinlikle bilemezdik. Bunu bilmeyen liderlerse..."

Devam etmesine gerek yoktu. Anlamıştım. Anlamıştım ama... Bu nasıl oluyordu?

"Prenses, kesinlikle haklısın. Doğduğumuz günden beri katillerin bir kısmı bizi öldürmek istedi, bir kısmı ise korumak. Ve korumak isteyenler, oldukça sadıktı. Bu durumu fark edip bizi kaçırmayı deneyen otçullar oldu ve bizse buna karşı çıktık. Onları öldürdük ve onlar hakkında bilgi edindik. Ama bu sırada Kralımla ayrı düştük ve o günden beri onu arıyordum. Tam bulduğumu düşündüğümde yeniden kaybettim ve kısa süre sonra Sur'da ortaya çıktı. Surun Gözleri bizi görmüyor, ancak ben sizi görebiliyordum." Aşağılayıcı bir tonda üçlüye bunları söyledi. Onları karıncadan farksız görüyor gibiydi.

Meleğimin babasının dedikleri aklıma bir bir düştü. "Sen? Beni tedavi etmelerine mani olan sendin! Bendeki değişimleri anlayamamalarına sebep olan sendin!" Hayretle bunları söylediğimde gülümsedi ve başını sallayarak onayladı.

"Peki, neden beni gelip almadın?" diye sorduğumdaysa karşımdaki kadın güldü.

"Çünkü duygularını hissedebiliyorum kardeşim. Güçsüz olan sen, beni hissedemesen ve kendi varlığının farkında olmasan bile, ben farkındaydım. Ve acı çeksen bile, o kişinin yanında mutluydun. Seni neden alacaktım ki?"

Kadın gülümsedi ve bir adım daha yaklaştı. O 'kardeş' mi dedi? Bu yüzden mi bu kadar benziyorduk birbirimize.

"Sur'dakilerin asla bulamadığı ikiliyiz biz, evet. Ancak Sur insanlarındansa, katilleri seçtik. Sen hatırlamasan da." diyerek devam etti ve yüzümü okşadı.

Bu his...

Meleğim bu yüzden mi o adamın kendisine böyle dokunmasına izin veriyordu? Çünkü bu çok doğal bir his. Demek olay buydu. Bu kadın benim kardeşimdi, ama Dövüşçü Prens ile kardeş değillerdi.

Buna rağmen beni mi seçti?

Dövüşçü Prens'in öfkeyle delirmesine şaşmamalı...

—Çakma Meleğim buranın yakınından geçti. Madem bizi destekliyordun, neden onu alıkoymadın? Acımı hissettiğinde yardım etmedin?

—Eğer Çakma Melek dediğin o adam, sur içinde kalmaya devam etseydi sizi korumaya devam ederdim. Ancak o sur dışına çıktı ve iki kraliçe olduk! İşin tuhaf kısmı o benden daha güçlüydü. Kusura bakma Beyaz Dehşet, ama ben burada katillerden bir şehir kurdum. Bunu sarsacak herhangi bir şey yapamam. Şehrime daha fazla yaklaşmasına müsaade edemezdim. Bu, senin saadetini bozacak olsa bile.

Kadın derin bir iç çekmeyle donuk yüzünü üzgün bir hale soktu. Ardından bana sıkıca sarıldı. "Özür dilerim, Beyaz Dehşet. Sevgili kardeşim. Özür dilerim, ancak bana değil Sur'dakilere kızmalısın. Dokunulmaması gerekilenlere dokunan onlar oldu. Ben değil."

Haklıydı. Hepsi o liderlerin hatasıydı. Ancak neden kızamıyorum? Neden gidip hepsini öldürmek istemiyorum?

"Böyle titremek Kralıma yakışmıyor. Güçlü olansın sen, zayıf değil." diyerek sırtıma hafifçe vurdu. Böylece titremem de durmuştu.

"Duygularımı sadece hissetmiyorsun değil mi? Yönlendirebiliyorsun da!" diye bağırdım. Karşımdaki kişi, Lucifer ise hüzünlü bir şekilde gülümsedi.

"Tam olarak değil. Sadece yardım ediyorum, asıl istediğini anlayabilmen için. Bu sayede Çakma Meleğe olan aşkını kabullenebildin ve travmalarının üstesinden gelebildin. Yoksa onu öldüren belki de sen olacaktın." diye acımasızca gerçekleri, 'belki' diyerek nazikleştirip söylediğinde tüylerim ürperdi. İnanmak istemedim.

Ama...

Bilemiyorum artık...

"Asıl isteğin intikam değil. Sen sadece onu geri istiyorsun. Lütfen, burada bir gece dinlenin ve ardından yolunuza devam edin. İçten diliyorum kardeşim, onu bulmanı ve mutlu yaşamanızı." Güzel bir gülümseme yüzünü aydınlattı. Gülümsediğimde meleğimin bende gördüğü bu muydu? 

"Yani sen, kaybolmamı önledin ha?" dediğimde gülümsemesini bozmadan onayladı.

"Diğer başarısız girişimlerin aksine, biz doğal olanız. Çok güçlüyüz, bu yüzden kolayca bozulabiliriz. Ama birbirimizi desteklediğimiz sürece doğru yolda kalabiliriz. Fiziksel olarak yan yana olmak zorunda değiliz bunun için. Mesafeler... bizi kısıtlayan etmenler değil."

Müziğimsi bir ses tonuyla bunları söyledi. Bir kez daha sarıldı ve bu sefer bende ona sarıldım. Bu... çok özlediğim bir duyguydu sanki. Özlediğim... Çok hoş. Demek meleğim de böyle hissettiği için o pisliğe karşı koyamıyordu? Buna rağmen onu öldürebilmişti. Ben bu kadını asla öldüremezdim!

Bize gösterilen odalara girdiğimizde şaşırtıcı derece de sıradandı. Şaşkınca bakarken, "Kraliçemiz özel olarak, sizin kültürünüze uygun tasarladı bu odayı. Lütfen Güneş'in ilk ışıklarıyla gidin." diyen katillerden biri odadan hızla çıktı.

"Pek hoş karşılanmıyoruz." diye mırıldandım kendi kendime. Katillerin misafirperverliği bu kadardı demek.

Ve... kardeşim? Oh... Rahatladım.

Biz ikimiz, doğal olarak ortaya çıkması gereken Kraliçe ve Kraldık yani. Kesinlikle birbirimizi öldürmüyorduk! O zaman çocuklarımız da aynı olacaktı.

Meleğim... bunu kesinlikle görmelisin!

—Hoş karşılanmamak? Kimin umurunda! Katiller tarafından ağırlanıyoruz?!

—Masum Katil, biz hoş karşılanmıyoruz, sen değil. (Markut)

Düşüncelerimin arasında onların konuşmalarını duysam da umursamadan yatağıma uzandım. Gözlerimi kapattığım gibi uyuyakalmıştım. Bir kâbusla, ter içerisinde uyandığımda gecenin bir vaktiydi.

Kendime gelebilmek için odadan dışarı çıktım. Acaba burada balkon, pencere veya teras var mıydı?

"Buraya gel kardeşim."

Lucifer'ın sesini duydum, ama etrafımda değildi. Zihnimin içindeydi. Başka nereye gidebileceğimi bilmediğimden dolayı, sese doğru yürüdüm. Tekrardan taht odasına gelmiştim. Sağ tarafta elinde bir mumla Lucifer duruyordu.

"Bunu kendine yapmamalısın." dedi müzikal ancak oldukça huzur verici bir tonda. Yaklaştı ve elini yüzüme götürdü. Onu engelleyebilmek imkânsızdı. Böylece elimden tutup başka bir odaya doğru sürükledi.

Burası muhtemelen yatak odasıydı. Kocaman bir yatağın bulunduğu, bir önceki kadar siyah bir oda... "Gel? Eskisi gibi uyuyalım. Birbirimize sarılarak. Seni özledim."

Yatağa çıkıp yanına uzandım. Bu... çok farklı bir duyguydu. Onun yanında olmak... Önceden yarımmışım, şimdi tammışım gibi.

"Özledin? Eskiden de mi böyleydik?" diye sorduğumda gülümsedi ve ellerimizi birleştirdi. Gözlerini kapatırken, güzel gülümsemesi yüzünde asılı kalmıştı. Çok uzun bir zamandan sonra, en sonunda nefes alabiliyormuş gibiydi.

"Evet, böyleydik. Ve diğerlerine bahsetmesen de neler hissettiğini biliyorum kardeşim. Aşkının yaşadığına dair sarsılmaz bir umuda sahipsin. Aynı zamanda kendini suçluyorsun." dedi huzurlu sesinde hiçbir bozulma olmadan. Sarsıldım ve... Meleğimin beni neden meleğe benzettiğini tamamen anlamış oldum.

Onunla birbirimizin aynadaki yansıması gibiydik. Ses tonlarımız bile benzerlik gösteriyordu. Ve karşımdaki varlık, daha önce kimseye benzemeyen bir şeydi. Cennetten düşmüş bir melek benzetmesi kesinlikle yerinde olurdu.

Demek bana baktığında gördüğü buydu.

"Ama benim suçum." diye söylendim. Ben... Meleğimin sevdiği bu gülümsemeyi kaybedeli çok olmuştum. Çok fazla... en son ne zaman gülümsemiştim?

"Değil. Çakma Melek ve Dövüşçü Prens başarısız bir deneyin ürünleri. Er veya geç birbirlerini öldüreceklerdi. Çünkü bu ikili bizden çok güçlü kardeşim. Sadece kraliçe bile nefes alırcasına yüzlerce kişiyi öldürebiliyordu. Kralını düşünmek bile istemiyorum. Böylesine mutlak bir güç ise zihinsel dengesizliği beraberinde getirdi. Çakma Melek kraliçe olmasına rağmen, kendi içindeki dengeyi sağlayamadı. Kralı ne yapabilirdi ki?"

Artık uykusu geliyor olmalıydı sonlara doğru sesi kısılmaya başlamıştı. "Çakma Melek, daha uzun dayandı. Çünkü onun yanında sen vardın. Ben Çakma Meleği destekleyemezdim, ama seni destekleyebilirdim. Sende bir nevi Kraliçe rolü üstlenerek onu destekledin."

Buna güldüm. Komik bulduğumdan değil, ama... Sadece güldüm. Tüm bunları o da söylemişti, ancak kendi tarzıyla.

"Âşık olduğun kişi hâlâ yaşıyor mu bilmiyorum. Gittiğin yerde onu bulabilecek misin, onu da. Ama anlamalısın ki ona olanlardan dolayı kendini suçlamaya devam edemezsin kardeşim. Bunca şeyi anlattım, çünkü anlamanı istiyorum. Sen onu hayatta tuttun. Hâlâ yaşıyorsa bunun tek nedeni sensin." Bu, kabullenemeyeceğim bir şeydi. Gerçek olsun veya olmasın fark etmezdi.

Çünkü...

"Onu bıraktım. Ve hatta en başta o makineye dokunmamalıydım. Her şey ondan sonra kötüye gitti. O makineye kesinlikle dokunmamalıydım."

Tekrar ve tekrar ettim. Lucifer ellerimi bıraktı ve sıkıca sarıldı. Eli tam saçlarıma gidiyordu ki "Dur." dedim sertçe. Bunu dememle eli sırtımda kaldı ve sadece sıkıca sardı.

Saçlarımı okşayabilecek tek bir kişi vardı. Büyük bir zevkle okşardı. Benden daha çok özeniyordu saçlarıma. Gözlerime bakmayı, saçlarımı okşamayı... bunlar onun en büyük zevki, hobisiydi.

Ve karşımdaki kişi, kardeşim haksızdı. Meleğimi kendime bağladım. Başta böyle dengesiz değilmiş ki? İç uyumu oldukça mükemmelmiş. Üçüz Korumalar onun hakkında neler neler anlattı. Onca macera... gördüğü onca kötülük. Tüm bunlara göğüs gerebilmişti ve iyi biri olarak kalabilmeye devam etmişti.

Ben... ben balodaki o gece, onu kendime bağladığım ana kadar. O andan sonrasında içindeki hiddet büyüdü. Karanlık... Gözlerinde görebiliyordum.

Buna neden olanın kaybettiği dostu olduğunu düşünmüştüm. Sevgilimi kurtarabilmek için onu uyandırmak istemiştim. Nasıl bilebilirdim ki işlerin böyle gideceğini? Hafızasını kaybettikten sonra daha kötü olmuştu.

Buna rağmen tek düşündüğüm kendi acımdı. Sürekli ve sürekli... Karanlığa düştüğünü görebildiğim halde. Tek düşündüğüm ve umursadığım ben ve benim acımdı.

"Kardeşim... o er veya geç karanlığa düşecekti. Buna mahkûmdu. Kralını öldürdüğü gün, buna mahkûm oldu. Belki hâlâ hayattaysa, onu çıkartabilirsin karanlık batağından ancak bu gücünü tüketecek. Öleceğini sanmasam da..."

Tekrardan benimkisiyle aynı olan gözlerini açtı. Ruhuma sevgiyle dokunuyormuşçasına baktı ve inceledi.

Nazikti... çok nazik.

"Söylesene? Madem zihinlerimiz bu denli bağlı, zihnime yapılan müdahaleleri neden engellemedin?" diye sordum. Aklımda eski anılar dolanıyordu.

Onu hayal sanmamın nedenleri... Onu gömmem.

"Engellemeye çalıştım. Ama dediğim gibi onlar aşırı güçlü. Kral olan sen, tam gücünde bile kraliçeye karşı koyamazdın. Bir kraliçe olan ben, nasıl öyle bir krala karşı koyabilirdim? Yine de denedim. Kral'ın ölmeden önce zihnine ektiği o tohumu bastırmaya çalıştım. Bu seni neredeyse öldürecekti ama devam ettim. Çünkü böyle yapmamı istiyordun. Farkında olmasan da bilmesen de... Ben dene-"

Biraz esnedi ve bu sefer gerçek bir uykuya daldı. Sınırına dayanmıştı demek ki. Demek denemişti ha? Bu yüzden ani ateşim çıkmıştı.

Buna rağmen...

Diğer bir konu ise burası. Çok şaşırtıcı... Katillerden bir şehir oluşturmayı başarmış. Liderler burayı bilse, nasıl da dehşete düşerler?

Ve de... Meleğimin öldüğüne emin olarak çıkmıştım yola. Büyük bir umut beslesem bile bu hâlâ geçerliliğini korumaktaydı.

Yine de o böyle konuştukça, içimdeki umut yükseliyor. Hikâyenin sonuna göre kesinlikle öldü. Ama belki de o sonunu duymamıştı. Belki de umudumu hissedebildiğindendi böyle düşünmesi.

 

Kim bilebilir?

Yine de o böyle konuştukça, içimdeki umut yükseliyor. Hikâyenin sonuna göre kesinlikle öldü. Ama belki de o sonunu duymamıştı. Belki de umudumu hissedebildiğindendi böyle düşünmesi.

Kim bilebilir?

Sabahın erken saatlerinde Lucifer ile vedalaştık. "Kardeşim, lütfen meselelerini bitirdikten sonra yanıma gel. Hatırlayamadığın hayallerimizi gerçekleştirelim?" demişti en son. Bense, " İmkânı yok. Hem çocuklarım olacak." demiştim. Bu muhtemelen ilk ve son görüşmemiz olacaktı.

Arabaya bindiğimizde Markut, "O kişi kardeşindi. Hayatta aile diyebileceğin tek kişi. Onun yanında kalmak istemez misin?" diye sordu. Omzumu silktim. Onlar hüzünlü ancak bir o kadar da mutlu haberi duymamıştı.

"Ailem, sur içinde babalarını getirmemi bekliyor." dememle kıyameti kopardılar. Birkaç saat boyunca tebrik etmeleriyle boğuşurken, arabayı olabildiğince hızlı sürüyordum.

Meleğimin tahminen bir günde aldığı yolu, üç saatte alıyorduk.

Geli ve onun araçları...

Yolumuza devam ederken, çok daha farklı yapılar gördük. En garipleri devasa metalik yumurtalardı.

Bunlar da neyin nesiydi böyle?

Çok cins şeyler varmış sur dışında.

Buraları, sur içine tercih etmemize şaşmamalı. Kardeşim olsun, Çakma Meleğim olsun... Ben de öyle.

Bir vadiye geldiğimizde arabayı durdurdum. "Burası çok tehlikeli. Ancak o çiçekleri görebilmeyi istiyorum, yani arabada kalın!" dedim. Beni sessizce onayladılar.

Arabadan inip çiçeklere baktım. Hemen fark etmiştim. Çiçeklerin içlerinde böcekler vardı. Bedenine girip aylarca etini yiyerek acı içinde öldüren böcekler!

Meleğim, ona benzeri bir gül verdiğimi anlatmıştı. Demek bu taktiği kullanan tek katil ben değildim! Gerçi katil de değilmişim... Acaba neler olmuştu da katilden farksız bir psikopata dönmüştüm?

Arabadan aldığım elektrikle, dört çiçeğin böceklerini öldürdüm. Çiçekleri alıp arabaya geri bindim. Herkese bir tane verdim. Hepsi hayranlıkla ellerindeki çiçeklere bakıyordu. Markut, çiçeğini bana doğru uzattı.

"İkiniz gerçekten benziyorsunuz! Aynı bu çiçek gibisin. Beyaz bir ışıltı yayıyorsun etrafa. Gerçi bu çiçekler demir ve benzeri madenlerden yapılmış ve sahte, ancak güzellikleri gerçek! Çok şaşırtıcı!"

Hayretle bunları söyledi ve çiçeği tekrardan incelemeye başladı. Güldüm. Dehşet saçmama rağmen, böyle güzel görüyordu demek beni?

Ah meleğim!

Sadece bekleyemez miydin dönmemi?

Buraları birlikte de keşfedebilirdik.

Neden... neden cenazeni alabilmek için geliyorum?

Bu haksızlık! Haksızlık! Ama sana nasıl kızabilirim? Benim yüzümden kayboldun karanlıkta, oyununa geldin bu karanlığın. Seni tutabilirdim. Sana ulaştığımı söylemiştin! Bunu bilmem için kardeşimin söylemesine gerek yoktu.

Sur içinde kaldığımız süre boyunca seni bu karanlıktan koruyabildim, seni destekleyen kişi olabildim. Kardeşimin beni desteklediği gibi...

En sonunda dağa vardık. Yaz ayında olduğumuzdan olsa gerek, manzara mükemmeldi! Dağın en uç noktasında, hâlâ biraz kar gözüküyordu. Kuş cıvıltıları her yandaydı.

Dağa vardık, varmasına da nerede?

"Ona dair bir iz görebiliyor musunuz?" diye diğerlerine sordum. Markut etrafa bakındı sonra bizi çağırdı.

—Yere bakın! Toynak izi bunlar!

—Yok artık! Harbiden toynak izi! Çakma Melek atı nereden buldu?

—Bu hayvan nesiller önce tükenmişti!

Zehirci çift şaşkınlıktan dillerini yutabilirlerdi. Bense sadece omzumu silktim. Meleğimden bahsediyoruz, gerçekliği ne derece bükebileceğini ben bile tahmin edemiyorum. Toynak izlerini takip ederek bulduk orayı.

Yemyeşil çimenlerin ve müthiş güzel çiçeklerin arasında camdan bir tabut vardı. Tabutun hemen yanında, robot olduğu belli olan beyaz bir at yerde oturmaktaydı. Diğerleri hemen ileri atladı ancak onları durdurdum.

"Yaklaşmayın!"

Şaşkınlıkla bana baksalar da dediğimi yapıp arkamda toplandılar. Onlara, camdan tabuta doğru dönük, yere çömelmiş birini gösterdim. Tabutun görüntüsüne öyle kapılmışlardı ki, bunu görememişlerdi.

Yavaşça arkasından yaklaştım.

Hareket etmiyor?

Önüne geçtiğimdeyse...

Oow!

"Bu adam öleli çok olmuş. Gelin bakın."

Sakince bunu söyledim. Adamdan geriye biraz deri ve kemik kalmış. Hâlâ bu pozisyonda, oturur halde kalabilmesi şaşırtıcıydı. Kıyafetlerin ağırlığıyla, şimdiye çökmesi gerekmiyor muydu?

"Demek bu da cennetin elçisi ha?"

Bunu söyleyen Markut'tu. Onu onayladım. Tüm burayı hazırlayan bu katil miydi?

Katil... sevgilimi kandırdın demek ha? Kendi masalının içinde kaybolmuş olan meleğimi kandırıp öldüren sensin demek!

Eski medeniyetteki bir inancı gerçekleştirerek, ruhunun sonsuza dek onu koruyabilmesi için bir de kendini öldürmüş!

Işığı olan ben, meleğimden uzaklaştığımda o karanlığın içindeki canavarlar tarafından aldatıldı! Bu herife de kızamam. Hepsi benim suçumdu.

Hepsi.

Diğerleri çoktan tabutun yanına gitmişlerdi.

"Çok güzel!"

Diye iç geçirdiler aynı anda. Güzel mi? Meleğim yatıyor orada tabi güzel olacak ancak önümdeki adam fosilleşmiş!

Eminim o da... onu o halde nasıl görebilirim? Buna dayanabileceğimi sanmıyorum!

"Hey? Onu görmeyecek misin?" diye sorarak yanıma geldi Markut. Omzuma dokunan elini, elimin tersiyle ittim.

Tabutun yanına geldim ancak bir türlü olmuyor... bakamıyorum. Başımı yukarı kaldırmış gökyüzünü izliyordum.

Son izlediği manzara buydu ha? Beni düşünürken son sözlerini bu gökyüzüne bakarak söylemişti!

Güçlü duracaktım! Güya! Ancak ağlamamı durduramıyorum. "Bakamam. Ona bakamam!" dedim ve arkamı dönüp gidecektim ki Markut kolumu yakaladı.

"Bak! Bakmalısın. O... çok güzel."

Hayretle dinledim sözlerini. Ne demek böyle? Israrlarla güzel? Ne diyor bu? Kolumdan tutup cam tabutun yanına sürükledi.

"Aç şu gözlerini ve bak ona!" diye bağırdı.

İstemiyorum! Onun ölmüş bedenini görmek istemiyorum!

Ancak gözlerimi açıp baktım.

İnanamıyorum!

"O çok güzel!"

Hayretle bağırdım. O... canlı gibi! Arkamdaki fosilleşmiş iskelete nazaran o... Ölmemiş gibiydi. Sadece yatmış ve uyuyor gibi gözüküyordu. Yanakları bile al aldı.

O gerçekten ölmüş müydü?

Gayet canlı duruyor! Aylardır böyle mi duruyordu!?

"Bu nasıl olur?" diye sordum diğerlerine bakıp. Zehirci çift ellerinde iki kadehle geldiler.

"Birinin içinde şarap kalmış! Belki bununla ilgili bir şeydir?" diye sorarcasına baktılar. Ellerindeki kadehlere baktım. Hikâyede bu da vardı.

"Onları da yanımızda götürelim. Neler olduğunu bilmek istiyorum." dediğimde beni onayladılar. Hepimiz merak ediyorduk, meleğimin başına ne geldiğini.

Neye maruz kaldığını...

Arabayı, tabutun bulunduğu yere getirdim. Tabutu tam kaldırıyorduk ki bir şey fark ettim.

"Geri yerine koyalım!" dedim ve uzaklaştırmadan, yerine geri koyduk. Tabut yerde durmuyordu. Onu yerden yukarıda tutan ufak alt kısma baktım. Basitçe taştan yapılmış bir şey değildi bu! İçinde kablolar var.

"Bu kablolar da ne?" diye sordum onlara dönüp. Bu sanki...

"Tüm bu sistem, bizim bilinç değiştirme makinemize benzemiyor mu?"

Bunu söyleyen elbette Markut'tu. Onu onayladım, yutkunurken. Gerçekten benziyor! Heyecanla,

"Katilin onu öldürmeme ihtimali var mı? Belki de sadece... uyuyordur?" diye sordum diğerlerine bakarken. Hepimiz bir kez daha yutkunduk. Böyle bir ihtimal var mıydı? İçim aniden umutla doldu.

Yaşıyor olabilir mi?

"Masum Katil’im... umutlanmanı anlıyoruz. Ancak katillerden bahsediyoruz. Bu dediğin imkânsız!"

Zehirci çift üzgünce bunu dediler. Biliyorum! Ama umutlanmak istiyorum. Çünkü o... yaşıyor gibi? Yanaklarının kızarıklığı bile duruyor! Böylesine güzel ve huzurluca uyumuşken, nasıl inanabilirim ölü olduğuna?

Sistemi inceledik ve bunun gerçekten bizdeki makineye benzediğini gördük. Ancak... bir canlıya uygun değildi. Çalışma şekilleri benzer olsa da bu cihazın asıl amacı... lanet olsun!

Cam tabutun içerisinde öyle bir ortam yaratıyordu ki, çürütücü hiçbir şey içeride var olamıyordu. Hatta öyle ki hücresel yıkımın bile durduğuna eminim! Ayrıca tabutun camdan olduğunu düşünüyorduk ancak bu doğru değildi.

Nasıl bir maden bu? Cam olmadığı kesin!

Eski medeniyette bunun için, çok düşük derecelerde insanları donduruyorlardı. Bu makine de bir nevi onun görevini görüyordu. Sistemi bozduğumuz an, çürüme başlardı.

Bunu istemiyorum!

"Tüm sistemi yanımızda götürmeliyiz." dedim diğerlerine bakıp. Onlar da bunu dememi bekliyormuşçasına kabul ettiler.

"Masum Katil, biz sura geri dönelim. Sense Markut ile sistemin yapısını çöz. Hem bu şarabı analiz edelim, hem de diğerlerini de yanımızda getirelim, tam teçhizatla." dediler bir ağızdan, zehirci ikili. Onları onayladım. Böylesi iyi olurdu.

Kucağında sıkı sıkı tuttuğu fotoğrafıma kaydı gözlerim.

Son anlarında bile tek düşündüğün bendim değil mi?

***

Meleğimi sur içine getirdiğimizde ne kadar arasam da Üçüz Korumaları bulamadım. İçimde bir his, onları asla bulamayacağımı söylüyor.

Zehirci ikili, şarabı araştırmış ve içerisindeki zehri bulmuşlardı. En azından acı çekmeden, aniden öldüğünü öğrendik.

En azından...

Az daha mezarlığa yerleştireceklerdi aşkımı! Buna izin veremezdim! Onu nereye yerleştireceğimi çok iyi biliyordum. Böylece götürdüm, gün batımını büyük keyifle izlediğimiz yere.

Diğerleri onu ziyaret ettiler, Markut ile zehirci ikili onlara hediye ettiğim çiçekleri meleğimin tabutunun etrafına koydular. Ve herkes gittiğinde elimi tabutunun üstüne koydum.

"Birlikte izleyelim sevgilim... Gökyüzü, nasıl da güzel bir kızıllığa boyanıyor."

Her hafta sonu, zamanımı ona ayırdım. Tüm hafta boyunca neler yaşadığımı anlattım biraz hüzün, birazsa mutlulukla. Yıllar boyu, aksatmadan. Bazı zamanlar çocuklarımızı da getirdim. Babalarını görmeyi istiyorlardı sonuçta. Onu her gördüklerinde aynı tepkiyi veriyorlardı. Yetişkin olduklarında bile, tabutta uyuyan babalarını gördüklerinde nefeslerini tutuyorlardı.

Böylece onsuz yıllar birbirini kovaladı. Ve bir gün, yaşlı bir dede haline geldim. Sabah gözlerimi açtığımdaysa, anladım.

Bu gün, son günümdü.

Uzun hayattan en sonunda azat edileceğim gün geldi!

İçimde hissediyorum!

Muhtemelen bunun nedeni kraliçemdi. O ölmüştü. İlk o yaşlılığa yenildi. Kardeşim için üzülsem bile... mutluyum.

Çocuklarımızla ve torunlarımızla vedalaşıp büyük bir heyecan ve mutlulukla aşkımın yanına gittim. Genç olmadığımdan olsa gerek, sabahın ilk ışıklarıyla çıktığım yola ancak Güneş batmaya yakın gelebilmiştim.

Aynıydı. Her an gözlerini açacakmışçasına canlı. Zaman ondan hiçbir şey götürmemişti. Genç, sağlıklı ve güzeldi. Oldukça huzurlu ve hatta sevinçli, mutlu bir rüya görüyormuşçasına...

Tabutunun kapağını açarak, bedenini yıllar sonra tekrardan kucağıma aldım. Ne kadar da özlemişim?! Ona dokunmayı... Ve bu tuhaf... o tabutun, sıcaklığını da muhafıza ettiğini hiç düşünmezdim!

Hah!

Bu fani dünyadan ayrılmadan önce sıcaklığını bir kez daha hissedebildim. Ayrıca sıcaklığının her geçen saniye düştüğünü, geriye acımasız bir soğukluk bıraktığını da. Al al yanakları dahi solmuştu. Ama önemli değildi.

Gün batarken, kucağımda tuttuğum aşkımla ağaca yaslandım.

—Sevgilim. Sensiz çok uzun bir ömür yaşadım. İyi, güzel ve gerçekten mutlu olduğum günlerim oldu. Kötü olanlar da. Bunun için bana kızma olur mu? Ve biliyorum yine kızacaksın ama başka kimseyi kabul etmedi bedenim, ruhum.

—Çocuklarımız sağlıklı bir şekilde büyüdüler. Ne var ki ikisi de fiziksel olarak daha çok bana benzedi. Ancak büyüdükçe kişilik olarak seni andırdı. Hal hareketleri... aynı seninki gibi. Aynı senin gibi örümcekten korkuyorlar...

—Ayrıca çok iyi birer Kral ve Kraliçe oldular. Âşık olacakları insanları buldular ve hatta torunlarımız bile oldu! Ve torunlarımızdan biri görünüş olarak senin kopyan! Ne şaşırtıcı değil mi?

Uzun zaman sonra, son kez dudaklarının tadına baktım. Onu öpmenin verdiği his... meğerse unutmuşum.

Güneş, denize batmıştı. Geriye kalan kızıllık, yerini akşamın karanlığına bırakıyordu.

—Keşke tüm bunları sen de görebilseydin. Oldukça mutlu anılar inşa ettik... Tek eksik sendin ama hey? Önemli değil. Bunun için seni suçlamıyorum. Sen sadece karanlığında kayboldun. Çünkü ışığın senden çok uzaklara gitti.

İpeksi saçlarını okşadım.

—Ve şimdi, agresif bunağın teki oldum! Hah! İnanabiliyor musun? Aynı benden isteyeceğin gibi uzun bir ömür geçirdim. Ve bu gün... çok heyecanlıyım!

—Artık seninle buluşabileceğim sevgilim... eşim... Meleğim. Bu benim azat edildiğim gün. Seninle buluşacağım ve sonsuza kadar mutlu olacağız, değil mi?

—Rüyalarının sonu geliyor. Çünkü ben geliyorum yanına. Gelip ebedi uykundan ve rüyalarındaki sahte beni görmekten kurtaracağım seni.

—Sabah güneşinin ilk ışıklarıyla uyanacaksın ve ben de gülümsemeyi hatırlayarak, sana gülümseyeceğim.

—Kafdağının eteğindeki evimizde beni bekliyorsun değil mi?

—Bu sefer birbirimizin elini hiç bırakmayalım!

Ellerimizi sıkıca birbirine kenetledim.

"Seni çok ama çok seviyorum."

 

Karanlığın hükmü başlarken, tek aşkımla buluşmak üzere olan yolculuğuma başladım.

Önceki Bölüm Tüm Bölümler

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.