İdea'nın Virüsü - Bölüm Uyku: 39

Çeviri : HelFreya
Düzenleme : HelFreya
Beğeni : 0
Okunma : 155
Tarih : 28 May 2018 21:21:03

Uyku

Gece ve gündüz... atımı sürekli sürdüm, bıkmadan usanmadan. Tüm bu süre zarfında gittiğim ve gördüğüm yerleri masallaştırarak anlattım.

Masum... Katil’im... sesimi duyuyor musun?

Beni bul!

Sesimi ulaştırmaları için dünyanın dört bir yanına kürelerimi göndermeye devam ettim. Benim yerime yıllar boyu anlatacaklardı. Sur içi veya dışı fark etmeksizin. Sesim dört bir yandan yankılanacak ve bizim hikâyemizi anlatacaklardı. Öldükten sonrasında bile...

Belirsiz bir zaman boyunca yol gittikten sonra Çakma Melek durur ve mola verir. Bir şeyler yer, içer. Ve düşünür, Sevdiği adamı.

Acaba nerelerdedir şimdi o? Acaba hala yaşıyor mudur? Acaba o da Çakma Meleği merak ediyor mudur? İyi midir? Mutlu mudur?

Yıldızlara baktı Çakma Melek. Merak ediyordu... o da izliyor muydu? Yıldızlar burada çok güzellerdi. Hatta bazıları şekiller oluşturuyordu. Çakma Meleğin en sevdiği ise Avcı ismini verdiği yıldızlardı. Işıl ışıl parlıyorlardı.

Yükselmiş olan dolunay ise gecenin karanlığını yırtıp, hafif beyaz bir ışıltı yayıyordu, yeryüzüne. Aynı aşkı gibi...

Çakma Melek, böylece sevdiği adamı hayal etti. Kendisini nasıl kucakladığını. Sıcaklığının çepeçevre sardığını. Birlikte filmler izleyip güldüklerini.

Ve Çakma Melek elindeki fotoğrafa baktı. Sevdiği adam ne kadar güzel gülümsüyordu öyle? Gökyüzü mavisi gözleriyle aynı renkte olan kelebek, parmağında narince salınıyordu.

Gökyüzünün enginliğine sahip gözleri, kelebeği dikkatlice inceliyordu. Sanki kelebekte keşfedilmesi gereken bir şeyler varmış gibi.

Çakma Melek ise sevgilisini izliyordu. Sevgilisi... aşkı ve eşi. Hayatını anlamlandıran kişi. Gökyüzünün en güzel rengine sahip olan bu gözleri ne kadar çok özlemişti. İçlerinde kaybolmayı ve her kaybolduğunda yeni şeyler keşfetmeyi. Orada kısılı kalamaz mıydı, sonsuza kadar?

Ah... bu oldukça hüzünlü bir aşktı. Asla kavuşamayacaklardı. Asla."

Tükenmiş umudum, gözümden akan bir damla yaş oldu. Böylece bu küreleri de gönderdim. Hala yüzlerce küreye sahiptim. Varacağım yere yaklaştıkça sayıları azalsa da, yeterli olacaklardı.

Karanlıktayken sesimi ona ulaştırabiliyordum, bir şekilde, ancak uyanıktım. Karanlıkta değildim artık. Ve ona, ne kadar denersem deneyeyim ulaşamıyordum.

Psişik güçlerim o kadar geliştiler ki artık beni de korkutuyordu. Ancak yine de ona ulaşamıyordum.

Belki de çoktan bir katil tarafından öldürülmüştür?

Belki de artık istemiyordur beni, nefret ediyordur benden?

Önemi yoktu artık. Hiçbir önemi yoktu. Ben... hayatımın dileğini gerçekleştireceğim. Artık buna karar verdim. Kararımdan dönmeye hiç niyetim yok.

Yiyeceklerimi yedikten sonra tekrar bindim, robotik atın sırtına. Robot filan ama yüzeyi gerçek gibi. Hatta bir atın sağlayamayacağı konfora sahip olduğuna eminim. Onunla gayet güzel bir dostluk ilişkisi kurduğumuzu da düşünüyorum.

Tek yoldaşım.

Tek sırdaşım.

Eski medeniyete ait mimariler, yollar ve hatta köprüler! Pek çok kalıntı hala varlığını sürdürüyordu. Çoğu gece bu kalıntılarda konaklıyordum.

Hatta bir cami vardı ki dillere destan! Gerçi minareleri yıkılmıştı ancak... içeriye girdiğimde başımı yukarıya kaldırdım ve gördüğüm işlenmiş desenler, canlılıklarını koruyorlardı. İnsanın içinde tuhaf duygular oluşturuyorken, gökyüzüne bakıyormuşçasına bir his yaratıyordu.

Biraz da baş dönmesi.

Tam karşısında ise bir kilise vardı. Camiden biraz daha eski gözüküyordu ancak cami gibi hala ayaktaydı. İçerisinde kırılmış tahtadan oturaklar ve yere düşmüş, altın renginden haç vardı. Haçı yerden aldım ve kırık oturaklardan birinin üstüne koydum. Bir zamanlar insanların saygı duydukları herhangi bir şeyin yerlerde sürünmesini istemem.

Bu iki dini ibadet yerinin karşı karşıya olması biraz güldürmüştü. Özellikle tarih boyunca yaşanılan din savaşlarını düşününce... yine de insanlar bir şekilde mutlu yaşamayı başarmışlar. Tüm farklılıklarına rağmen! Her keşfettiğim ve gördüğüm yeni şeyle içim merak duygusuyla doluyordu. Kısa sürse de.

Zaman geçtikçe, geçmiş anılarım birer rüya gibi gelmeye başladı. Sanki hep buradaydım. Atın sırtında seyahat ediyordum, oradan oraya.

Sur... gerçekten var mıydı öyle bir yer? Tek hakikat çevremdeki bu çorak topraklar ve arada bir gördüğüm eski medeniyetten arta kalan mimariler değil miydi?

Önümü büyük bir katil grubu kapattı. Atımı durdurdum. Her biri önümde eğildi. "İnsan yüzünü taklit eden iblis. Lütfen rahatsız olmayın." dediler.

Hah! Buydu doğru olan. İblis. Ben buydum işte.

Bir iblis!

Aralarından sakince geçtim ve gittim. Katiller arasında anlatılan bir varlık olmuş çıkmışım anlaşılan. Beni iblis olarak görüyorlar ve saygı duyuyorlardı. Katillerin bile saygı duyabilecekleri bir varlık varmış demek ki!

" Ve cehennemin yaverleri önünde eğildi Çakma Meleğin. Binlercesinin kanını içmiş olan bu kişiye saygı duymaktaydılar.

Çakma Melek ise yozlaşmaya yüz tutmuştu. Binlerce insanın kanını içtikten sonra yozlaşmaması mümkün müydü? Bu yüzden ona kızılabilir miydi acaba? Yozlaştığı için suçlu muydu?

Böylece yolculuğuna devam etti. Ve merak etti Çakma Melek. Cennetin ışığı hala üstünde miydi? Hala onun Kaf Dağı'nı bulmasını destekliyorlar mıydı?"

Katiller artık saldırmıyor, aksine önümde eğiliyorlardı. Bu şekilde daha rahat bir nefes aldım. Sonunda birilerini öldürmeden yoluma devam edebiliyordum!

Ve günlerden bir gün, birkaç çocuk gelip önümde yere kapaklandılar.

—İblisimiz! Lordumuz! Lütfen izin verin, o kişiyi bulup size getirelim.

Çocukların bu haline güldüm. Katil çocuklar daha çok canavar gibiydi. Aşırı atik ve hızlı. Bir o kadar da zeki. Yetişkin katillerin korkulu rüyaları. Çok nadirdir, bir çocuğun yetişkinle görülmesi.

Çocuklar yalnızca diğer çocuklarla birlik olurlardı. Büyük gruplar halinde, karanlıkta dolanırlar ve en ufak dikkatsizlikte yetişkinleri avlarlardı. Vahşi hayvan sürüleri gibi.

—Aradığım biri yok çocuklar. Şimdi defolun gidin.

Soğuk bir sesle onları böylece kovdum. Gitmelerinden önce hepsinin çantasına biraz erzak sokuşturdum, sonrasında bu anıyı onlardan sildim ve başka bir yetişkinden çaldıklarını düşündürdüm.

İblis imajıma zarar vermek, isteyebileceğim son şeydi. Sürekli birilerini öldürmek, hissizleşmiş olsam bile içimdeki karanlığı oldukça çok beslemişti ve hiç olmadığı kadar, bu karanlığın beni yuttuğunu hissedebiliyordum.

Işığım. Neredesin? Sevgilin gittikçe yitiriyor zihnini, ruhunu...

Böylece çocuklar arkalarını dönüp gittiler. Arkalarından el bile salladım.

—Hayatta başarılar çocuklar. Umarım bir gün tedavi edilirsiniz ve bir prens veya prensesin kölesi olursunuz.

Sur dışındansa, böyle bir hayat cennet olurdu onlar için. Her gün öldürülmekten korkarak veya öldürerek geçirilen zamandansa, asla birine âşık olamamaktansa veya güvenememektense, açlıktan ölmektense...

Birkaç tuhaf yapı gördüm. Önceki dikit şeklinden farklıydılar. Daha çok... kocaman yumurtalara benziyorlardı. Devasa bir tavuk gelip de robotik yumurtalarını bırakmış gibi.

Daha sonraki yerdeyse, bazı silahlar gördüm. Çiçek şeklindeydiler. Çok güzel bir şekilde açıyorlardı ancak dehşet saçıyorlardı.

Yine de böyle güzel bir şeyi sur içinde görmek imkânsızdı. Buraya hayran kalmamak elde değildi! Kötülükleri... evet, ancak... güzellikleri? Bakmayı bilen bir göz buradaki ihtişamı reddedemez.

Tehlikeli vadilerden geçti Çakma Melek. O kadar güzel şeyler gördü ki bu cehennem vadilerinde!

Çiçeklerinse güzelliklerinin haddi hesabı yoktu. Böylesine dehşet saçmalarına rağmen, ihtişamları ve büyüleyici güzellikleri! Tüm bu tehlikeye değeceğini düşünerek eline aldı, Çakma Melek.

Hem biricik aşkını hatırlattı bu çiçekler ona. Aynı bu çiçekler gibiydi o da. Müthiş bir güzelliğe ve ihtişama sahipti, yaydığı dehşete rağmen! Ancak bu tehlikeye ve riske tamamen değerdi, ona sahip olmak.

Onu tutmak ve koklamak... kesinlikle değerdi. Acaba hangi diyarlardadır şimdi? Sevgilim... aynı bu çiçek gibi dehşet mi yayıyordu? Yoksa Çakma Meleğini mi arıyordu?

Çakma Meleği onu çok özlemişti. Çok ama çok!

Sevdiği adamın kokusunu, hatırlayamıyordu bile artık. Saçlarına dokunduğunda verdiği hissiyatı, sıcaklığını ve hatta sesini.

Elindeki fotoğraf olmasa, nasıl göründüğünü de unutacaktı.

Unutmak istemiyordu! Ama zihninden sürekli silinip gidiyordu! Bir türlü tutunamıyordu! Bu yüzden lanet okudu Çakma Melek. Lanet ve lanet!

Okuduğu tüm lanetlere rağmen cennet ona yüzünü dönemedi. Sadece acıdı ve çok üzüldü. Bu yüzden ona bir hediye daha bahşetti.

Uyuduğunda eşiyle buluşabilecekti artık. Onu hissedebilecek, sıcaklığını her gece hatırlayabilecekti. Her gece..."

Küreler tekrardan uçuştu. Onu artık rüyalarımda görebiliyordum. Eski anıların tekrar edişinden ibaret olsa da umurumda değildi! Onu yeniden görebiliyor, gün batımında birbirimizi kucaklıyorduk. Uyanıkken karnıma kramplar girse bile, her gece zevkle uyuyordum.

Uyanmak istemiyorum artık! Sonsuza kadar onu hissetmek istiyorum! Bir daha asla sıcaklığını unutmak istemiyorum. Bana seslenişini, tadını... asla! Neden sürekli uyuyamıyorum? Neden sonsuz bir rüyaya hapsolamıyorum?

Ve... ah... Görüyorum. Demek bu toprakların en büyük dağı bu? Tepesini göremiyorum, beyaz bulut kümesi tarafından çepeçevre sarılmıştı. Dağ, karlar ile kaplanmış ve kışa meydan okuyan masmavi gökyüzünün altında elmas misali parlamıştı.

Gökyüzü tuhaf bir şekilde canlı ve masmavi. Hâlbuki kışın ortasındayız! Gerçekten... cennet gülümsüyor olabilir mi?

Aşkımın gözlerine ne kadar çok benziyor bu sonsuz mavilik? Aynısı! Gözümden bir damla yaş akarken gülümsedim ve gökyüzüne baktım.

Yanı başımdaymış gibi hissediyorum.

Burası evi-

—Efendimiz! Bendeniz cennetin elçisi, izninizle size yol göstersin.

Bunu söyleyen adama baktım. Düşüncelerim bu adamın söyledikleriyle paramparça olurken dört bir yana dağıldı. Adam, baştan aşağı bembeyaz giyinmişti. Altın rengi saçları, omuzlarına değiyordu.

Biraz dikkatli baktığımda kıyafetinin eski çağları anımsatan bir zırh olduğunu fark ettim. Hatta bu... daha çok... eski çağ zırhının, günümüzdeki ihtişamlı ancak basit ve pek süse sahip olmayan giysilerine çevrilmiş hali gibiydi.

Benden izin almak için yere çömelmiş, ela gözlerine yansıyan güzel bir gülümsemeyle yüzüme bakıyordu.

—İzniniz sizindir, cennetin elçisi.

İznini alan elçi, atımın eğerinden tutarak yol göstermeye başladı.

" ...ve en sonunda Çakma Melek, Kaf Dağı'na ulaştı. Cennetin elçisi tarafından karşılandı. Onun rehberliğinde atını sürdü, Kaf Dağ'ının bembeyaz parlayan eteklerinde.

Bu beyazlık onun çok aşina olduğu bir şeyi hatırlatıyordu. Ve Çakma Melek iç çekti. Karın bu beyazlığı... aşkının saçları gibi değil miydi?"

Önümdeki manzara... mükemmeldi! Etraf kar içindeydi ancak önümdeki bu yer, yemyeşil çimenler ve birbirinden güzel çiçeklerle kaplanmıştı. Karın etrafa yaydığı ışıltıyla birleştiğinde muntazam bir güzelliği açığa çıkarıyordu.

Çiçeklerin tam ortasındaysa, camdan bir tabut vardı. Bu tabut... Cennetin elçisi elini uzattı.

"Sevgili Çakma Meleğimiz, izninizle Pegasusunuzdan inmenize yardım edeyim." demesiyle uzattığı elini tuttum. Attan büyük bir zarafet örneğiyle indirdi beni.

Bir ağacın dibinden çanta aldı ve uzattı. Elinden alıp içine baktığımda çok güzel bir giysi gördüm.

Giysiyi giyinip kendime baktım. Mükemmeldi! Altın rengi kıyafetim, elmas ve yakutlarla süslenmişti. Kaftanım ise bembeyazdı. Yine mücevherlerle bezeliydi. Cennetten geldiğine şüphe yoktu! Surdaki terziler bu işlemenin, kesimin karşısında çaresiz kalırlardı.

Göremediğim bir yerden eline iki kadeh aldı. İkisinde de kırmızı bir şarap vardı.

"Çakma Meleğimiz, cennet sizi işitti ve buraya kadar rehberlik etti. Ve artık duanız kabul olabilir. Lütfen..." derken şarabı uzattı.

Uyumadan önce son bir içki ha?

Mükemmel.

Ve masalım, sona ermekteydi. Etrafıma bakındım. O gelmiştir belki? Ancak boş bir umuttan ötesi değildi. Ve ah!

Be-ben... ismi neydi?

Belki de ismini unuttuğum içindi gelmemesi? Cennetin Elçisi'nin yardımıyla tabuta çıktım ve içine oturdum. Gözümden bir damla yaş dökülürken, son kürelere anlatmaya başladım.

Cennetin elçisi, Kaf Dağı'nın ender güzelliğine sahip eteğine getirdi Çakma Meleği. Artık acı içinde kıvranan bu ruh, ebediyete uzanacak sessiz uykusunda sevgilisiyle buluşabilir, huzura erebilirdi.

Böylece atından indi Çakma Melek. Cennetin gönderdiği beyaz, altın işlemelere sahip kıyafetini giydi. Aşkının gözlerine benzeyen gökyüzü altında kutsanmıştı.

Adım ve adım kendini bekleyen camdan tabutuna yürüdü. Ebediyen uyuyacağı yerdi burası. Ebediyen uyuyacak, rüyalarında âşık olduğu adamı görecekti.

Cennetin elçisi, Çakma Meleğin bu tabuta yerleşmesine yardım etti. Çakma Melek ise tabutun içerisinde oturdu ve kendisine verilen şaraba baktı. Kanın kırmızılığına sahipti. Cennetin en kaliteli üzümlerinden yapılmıştı.

Son bir kez daha baktı gökyüzüne. Masmaviydi. Uçsuz ve bucaksız bir mavilik. Bu Çakma Meleğe, sevdiği adamı hatırlattı.

Aynı onun gözleri gibi. Enginliğinde memnuniyetle kaybolduğunda, büyük bir aşk ile keşfetme arzusu uyandıran... o gözler gibi.

Sonsuz uykusunda sevdiği adamla buluşacaktı ve bu ona oldukça büyük bir heyecan veriyordu. Heyecan, mutluluk içinde büyük bir coşkuydu. Sonunda aşkıyla sonsuza dek birlikte olacaklardı. Onları bir daha asla, kimse ve hiçbir kuvvet ayıramayacaktı.

Böylece şarabını yudumladı Çakma Melek.

'Merak etmeyin, Çakma Meleğimiz. Cennet sonsuz uykunuzu koruyacaktır. Uykunuz asla bölünmeyecek ve bendeniz sizi koruyacak. İçiniz rahat bir şekilde uykunuza dalın lütfen.'

Çakma Melek, vaat edileni kabullenerek, uçsuz bucaksız gökyüzüne bakıp sevdiğini düşündü. Uzandı, umutla. Son bir kez daha elindeki fotoğrafa baktı, okşadı, öptü ve gözlerini kapattı.

Masum Katil’iyle buluşmaya hazırdı."

Son kürelerin de böylece havalandığını duydum. Sesimi dışarıya vererek gökyüzüne yükseldiler ve muhtemelen dört bir yana gittiler.

İsmini hatırladım.

Çok şükür ki ismini hatırladım!

Rüyalarımda onu göreceğim. Sonunda duam duyulmuştu. Bir sabah daha gözlerimi açmayacağım acımasız gerçekliğe! Uyuyacağım ve rüyalarımda aşkımla, mutlu ve huzurlu bir zaman geçireceğim.

Düşüncelerim dağılıp geriye sadece karanlık kalırken...

Masum Katil’im... teşekkür ederim.

-Son-

 

Tüm Bölümler Tüm Bölümler

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.