İnsanlığın Sonu - Bölüm 5: Köklerini Salmak

Çeviri : Sanseiu
Düzenleme : Sanseiu
Beğeni : 0
Okunma : 111
Tarih : 20 Mart 2018 14:14:22

Zarafet kendisine şaşkınlıkla bakan kişileri görünce, biraz daha fazla bilgi vermesinin yararına olacağını düşündü.

‘’Dediğim gibi 7 katlı bir kompleksin en alt katındayız, üst katımızda, bizim gibi cevher yollayan ocakların hepsinden gelen ürünler toplanıp tasnif edilerek gidecekleri yerlere göre ayrılıyor!’’

Orta yaşlı kadın konuştukça, dinleyenlerin yüzlerindeki hayret ifadeleri güçleniyordu.

‘’Sonraki üç kat sırasıyla magnezyum, nikel ve silisyumun işlendiği tesislerdir. Kalan iki katı şu anda bilmenize gerek yok, eğer sağ kalırsak buna hakkınız olabilir!’’

Ketum kadın yine lafı en önemli noktaya kadar getirip susmuştu, dinleyicileri buna çok bozulsa da yapacakları çok bir şey bulunmuyordu.

‘’Madem durum bu, önümüzde uzun bir vakit var demektir, zemine ulaşıp özgürlüğümüzü kazanmak için çalışmaya başlamalıyız!’’

Eski asker Meriç tek çarelerinin buradan kaçmak olduğunu biliyordu, ölmeleri için yollandıkları bu delikten çıkmanın başka bir yolu olamazdı.

‘’Öncelikle silah kullanmayı öğrenmeniz gerekiyor, bu duruma veledin yarattığı mucizeler sayesinde gelebilsek te buna ne kadar daha bel bağlayabiliriz bilmiyorum!’’

Gözler genç çocuğa dönecekti, ortamdaki fenomen isim oydu, bu yaşında binlerce insanın katili olmuştu bile.

‘’Haklısın, gücümü nasıl kullanacağımı gerçekten de bilmiyorum!’’

Kafası önüne düşerken üzülmüş gibiydi Ateş, omuzundaki nazik el sahibi onu teselli edecekti

‘’O sapıkların elinden senin sayende kurtulduk, üzülme elbet bir yolunu bulacaksın sana inanıyorum!’’

Sözlerini bitiren Mine, genç çocuğu yanağından kocaman öpmüştü, Ateş buna çok şaşırsa da hoşuna gittiğini de itiraf etmek zorundaydı.

‘’Boşa zaman harcamayalım, herkes benimle cephaneliğe gelsin size silahlarınızı vereyim!’’

  1. yüzyılın sonlarında gelen keşifle insanların en büyük hastalığı son bulacaktı, ölüm artık çaresiz değildi. Bu olayın yarattığı zincirleme tepkilerin sonunda, medeniyetin ve teknolojinin daha önce olmadığı kadar parlak bir çağ yaşaması amaçlanmıştı.

Ne yazık ki hiç böyle olmadı, ölümsüzlüğü elde etmiş kişilerin en büyük korkusu herkesin bu imkâna kavuşarak sınırlı sayıda ki kaynakların bitmesiydi. Hızla dikta rejimleri kuruldu, her türlü bilimsel çalışma ve teknolojik ilerleme yasaklandı.

Yedi yüz seneden fazla bir süredir, zihin aktarımı yapıldığı tarihteki dünya nasılsa hala öyleydi. Gelişimin önüne vurulan bu ket her şey gibi askeri birlikleri de etkilemişti, gücü ve bilgiyi elinde tutanlar, nasıl olurda silahlı bir kuvvetin onlarla aynı düzeyde olmasını kabul edebilirdi.

Sağ kalanlar cephaneliğe geldiğinde onları, yeniymiş gibi görünen fakat yedi yüz sene öncesinin teknolojisi ile yapılmış silahlar karşıladı. Meriç çok dikkatliydi, herkese birer tabanca verdikten sonra kapıyı sıkıca kapattı.

Şarjörleri bile yanında taşıyordu, sadece talim atışı yapılacağı zaman onlara verecekti mermileri. Özellikle bunca şeyi bilen Zarafeti sürekli göz hapsinde tutmaktaydı, bu kişinin yaptığı atışlarda ne kadar haklı olduğunu ispatlamıştı eski askerin.

Ateş ve Mine çok acemilerdi, değil hedefi tutturmak silahı ellerinde bile zor tutuyorlardı atış yaparken. Aksine, orta yaşlı kadın neredeyse Meriç kadar başarılıydı bu konuda, birkaç alıştırmadan sonra on ikiden vurmaya başlamıştı hedefleri.

‘’Zarafet, daha önce silahlarla aran iyiydi sanırım!’’

Eski asker en sonunda dayanamadı, az da olsa bir şeyler öğrenme istediği içini kemiriyordu.

‘’Kafandan geçenleri görebiliyorum ama kim olduğumu öğrenmen için henüz çok erken. Sadece şunu bil, ben ölürsem buradan çıkmayı hayal bile edemezsiniz!’’

Yine netti ketum kadın, az ama öz konuşuyordu. Her gün bu rutini tekrarlamak için anlaştılar, Meriç ve Zarafet daha az atış yaparken iki acemiye özen göstermeli gerekiyordu.

Ateş elindeki silahı bırakınca, grup akşam yemeğini yemek için cesetlerden temizledikleri meydana bir masa kurdular, çeşit çeşit konserve ve içecek vardı önlerinde.

‘’Hala rüyada gibiyim, hepsi senin sayende!’’

Mine genç çocuğun yanından ayrılmıyordu, gözlerinin içine bakıp konuştuktan sonra elini sağ bacağına koyarak yanağına ıslak bir öpücük kondurdu. Heyecanlı ve neşeli tavırları ile kamufle ettiği bu hareketin temelinde büyük bir şehvet yattığını, ortamda ki diğer iki kişi hemen anlayacaktı.

‘’Ben doydum, biraz çalışma yapmam lazım!’’

Eli ayağı birbirine dolanan Ateş, ağzında birkaç kelime geveledikten sonra hızlıca masadan kalkarak sessiz bir yere geçti. Az önce içinde delicesine bir alev seli olmuştu ama bu sefer yaşadığı hisler bambaşkaydı.

Genç ve güzel kızın hoş kokulu dudakları tenine değdiği zaman kalbi yerinden çıkacak gibi atmaya başlamıştı, sanki bir ısı dalgası tüm vücudunu kavurup beynine baskı yapıyordu. Ağzı kulaklarına varmıştı Ateş’in, karşı cinsten biri tarafından beğenilip takdir görmek nasıl bir rüyaydı.

Her şey, gücünü gösterip düşmanlarını yok etmesi sonucu gerçekleşmişti, güvenlik, yemek, ilgi, saygı bunların kaynağı tek bir şeydi; Güç!’’

Silahlar kullanışlı eşyalardı, zayıf insanları gerçekten bir canavara çevirme potansiyelleri vardı. Bunları nasıl kullanması gerektiğini öğrenmek zorunda olsa da, esas onu farklı kılacak olan içinde bulunan güçlerdi.

Toprak ve Ateş ruhları umutlarını ona yüklediğinden, şimdi yapması gereken kendini keşfetmek için yolculuğa çıkmaktı. Yavaşça üstündeki kıyafetleri çıkarırken düşünceler içindeydi genç çocuk, kısa sürede yaşadığı olaylar nedeniyle Ateş Ruhu’ nun vaftizi ile çokça içli dışlı olmuştu.

Bedeni normalin çok üzerinde sıcaklıktaydı her zaman, soğuk toprağa uzandığında içini bir ürperme kaplayacaktı. Ruhundan taşarak her hücresini kavuran alevler, sanki sakince bedeninden çıkıp toprağa karışmaktaydı.

Ne kadar da rahatlatıcı bir histi bu, bir süre sonra sırt üstü yattığı yerden sadece toprağa değen bedenini değil, iki metre çapındaki zemini de hissetmeye başlıyordu. Önce korkudan karnına bıçak gibi bir sancı saplantı Ateş’in, daha kendi vücudunu bile kontrol etmekten acizken nasıl olur da bu alanı sanki bir uzvuymuşçasına benimseyebilirdi.

Karışık duygular içinde kendinden geçmişti, yaşadığı aydınlanma çok küçük bile olsa onda yarattığı etki muazzamdı. Can özünü topraktan alan bir fidan gibi besleniyordu şu anda, hislerini sanki kök salarmış gibi saplamıştı onu bekleyen bağrı yanık dünyaya.

Güneşin doğmadığı madenlerde, sabahın geldiğini çalar saatin sesi duyurmuştu sağ kalanlara, konteynırlarda yatan üç kişi yeni güne hiç olmadıkları kadar rahat uyanıyordu. Üstlerini giydikten sonra yemek yemek için masanın başında buluştuklarında, Ateş’in ortalarda olmadığını göreceklerdi.

‘’Nerede bu çocuk acaba!’’

Amaçsızca sağa sola bakınan eski asker Meriç gülümseyerek hayıflandı

‘’Ben masayı kuruyorum, aç kalınca gelir merak etmeyin!’’

Orta yaşlı kadın çocuğunu sıkı disiplin altında büyüten anne edasıyla çıkıştığında, yüzü her zamanki gibi asıktı

‘’Ben biliyorum nerede olduğunu, dün gece şu yöne gitmişti, hemen alıp geliyorum onu!’’

Mine cıvıl cıvıldı, yavru bir ceylan gibi sekerek eliyle işaret ettiği yöne doğru koşmaya başladı. İki dakika geçmeden aradığı kişiyi bulmuştu lakin gördükleri karşısında ufak bir şok geçiriyordu şu anda.

Ateş çırılçıplak bir şekilde yerde yatıyordu, bu onun genç çocuğu bu halde ilk görüşüydü. Daha önce Meriç onu sırtında getirdiğinde Zarafet her şeyi yaparken, o başka bir yerde dinlenmekle meşguldü.

Ateş’in kısa saçlarının uçları kıvrılmaya başlamıştı, kumral çocuğun en dikkat çekici özelliği adeta ışıldayan cildiydi. Bebeksi görünüşü ile insanda, kendisine dokunulması için delicesine bir arzu oluşturuyordu bu durum, genç kızın yanakları al al olmuştu bile.

Genç çocuk hala sırt üstü yatmaktaydı, toprakla bütünleşmeye başladığı bu gece, içinde derinliklerde bir tohum şeklindeki özü keşfetmeye çok yaklaşmıştı. Onu hissetmişti, elini uzatsa alabilecek gibiydi lakin sanki görünmez bir bariyer kavuşmalarının önünde duruyordu.

Aklı bu düşünce ile çalkalanırken, onu hayran gözlerle izleyen Mine’nin varlığından habersiz bir şekilde gözlerini açtı Ateş. Bu durumdan haberdar olmayan genç kızın dikkati, yavaş yavaş tonlanmaya başlayan kasların üzerinden daha aşağılara kayacaktı.

Babası borçlarını ödeyemedi için ailesinin dağılmasından sonra, eski saf kız hızla olgunlaşmak zorunda kalmıştı. Madende uğradığı muamele kadar aşağılayıcı olmasa da, hemen hemen her gece bir erkeğin yatağını ısıtmak asli görevi olmuştu.

Kanının deli aktığı çağlarda, ilişkiye girmek zorunda kaldığı kişiler her seferinde daha da kötüleşiyordu. Evin efendisinden başlayan yolculuğu, toplumun dışkısı olan maden muhafızlarına kadar yokuş aşağı son hız sürmüştü.

Şimdi karşısında her açıdan mükemmelliğin vücut bulmuş hali gibi duran bir erkek vardı, belki de ilk defa birini böyle içten duygularla arzuluyordu. Yavaşça Ateş’in yanına doğru yürümeye başlarken, aklındaki düşüncelerin kıvılcımları gözünün bebeğinin iki kat büyümesine neden olacaktı.

‘’Mine ne arıyorsun burada!’’

Kız, tatlı hayalleri duyduğu sesle bölündüğünde daldığı rüyadan uyanacaktı, bir anda eli ayağına karışarak arkasını döndü.

‘’Seni uyandırmaya gelmiştim, çabuk ol yemek yiyeceğiz!’’

Sözlerini tamamladıktan sonra daha fazla bu yerde duramazdı, karışık duygular içinde geldiği yoldan koşarak uzaklaştı. Bu sırada Ateş’te hızla giyinmeye başlamıştı, Mine’nin aksine onun aklı sadece tüm gece boyunca hissettiklerini yorumlamakla uğraşıyordu.

‘’Toprak ile uyumlu hale geldikçe bedenimin güçleniyor buna eminim fakat hissettiğim tohum neydi acaba?’’

Kahvaltı sofrasının kurulduğu yere gelene kadar tek düşüncesi buydu, o hissi tekrar yaşamalıydı acil olarak.

‘’Nasılsın asi çocuk, yalnız kurdu mu oynuyorsun?’’

Elindeki konservenin dibini sıyıran Meriç, keskin hatlı suratını daha da tuhaf hale getiren bir gülümseme ile konuşmuştu. Koca sektörde dört kişilerdi, gür sesi tüneller boyunca yankılanıyordu.

Renk vermeden geçip yerine oturdu Ateş, bir sürü boşluk olmasına rağmen genç kız yine yanı başında bitmişti. Hareket ettikçe tenleri birbirine değerken, bu durum içindeki alevler sakinleşmiş genç çocuğun hızla ısınmasına neden oluyordu.

‘’Çabuk yemeklerinizi bitirin, gece siz uyurken bazı şeyler planladım onların hazırlanması için çalışmamız gerekecek!’’

Tatlı oynaşmaların yaşandığı bu zevkli anlar Zarafet’ in onlara seslenmesi ile bozulduğunda, genç kızın yüzü hızla asıldı. İlgi duyduğu kişi için bu kadınla rekabet etmesine gerek yoktu fakat yoluna taş koyulmasına kızmıştı biraz.

‘’Bir acelen mi var, önümüzde bir sürü gün var daha!’’

Zarafet’ in dominant tavırları altında ezilmemek için zayıfta olsa bir çıkış yapmıştı genç kız, kendini ekibin lideri ilan etmeye kimsenin hakkı yoktu.

‘’Bana bak küçük şıllık, senin azmış libidon beni hiç ilgilendirmiyor şu anda. Toplanmış olması gereken madenleri almaya gelecek ekibi öldüremezsek başına neler geleceğini hayal dahi edemezsin!’’

Delilenmişti orta yaşlı kadın, tavırları ve ses tonundan anlaşıldığı kadarıyla böyle konuşmaları çokça yapmış biriydi.

‘’Sakin olun hanımlar, hepimiz kendimizi bu cehennemden çıkarmak için çalışıyoruz!’’

Meriç hemen araya girecekti, bu kıvılcım yangına dönüşmeden icabına bakılmasının gerektiğini çok iyi biliyordu. Hâlihazırda durumları beterdi, birbirlerine düştükleri anda sonları gelmiş demekti.

Mine tartışmayı uzatmamayı seçti, ortam sakinleşince eski asker Meriç’in hazırladığı talim alanına geçtiler. Planlar yapılırdı ama uygulayacak kalitede insan olmazsa bir anlamları kalmazdı.

Tabanca ile başlayan alıştırma atışları, hafif otomatik silahlarla devam ederek nihayete erecekti. İkinci gün olmasına rağmen, iki genç insanın elleri ateş saçan soğuk metallere alışmaya başlamıştı bile.

İnsanoğlu hep böyle idi, yarar sağlayacak işlerde ne kadar miskin ve becerisiz olsa da tam tersine yıkım lazımsa anında usta birer zanaatkâra dönüşürdü. Mevzu bahis olan kendi hayatı dahi olsa…

Önceki Bölüm Sonraki Bölüm