POPÜLER NOVEL GÜNCELLEMELERİ

İnsanlığın Sonu Bölüm 6: Beklenen Gün Geliyor

Çeviri : Sanseiu
Düzenleme : Sanseiu
Okunma : 96
Tarih : 20 Mart 2018
Önceki Bölüm Sonraki Bölüm

Günler birbiri ardına geçiyordu, üst kattan gelecekleri karşılamak için ellerinde on saatleri kalmıştı ekibin. Tabii ki geçen sürede birçok iş yapmışlardı, bunların başında uzun süredir yaşadıkları fakat tanımadıkları madeni keşfetmek geliyordu.

Her şey, beşinci gün Zarafet’ in her zamanki sıcakkanlılığı ile konuşması sonrası başlayacaktı.

‘’Üstümüzdeki üç katın dizaynı, içinde bulunduğumuz maden ocağı ile aynı şekildedir. Aylaklık edeceğinize en kısa sürede adınız gibi ezberleyin her tarafı!’’

Orta yaşlı kadın ağzını her açtığında Meriç biraz daha işkilleniyordu, bu kadar çok bilgiye sahip olması onun sıradan biri olmadığının kanıtıydı. Kurtulan dört kişi içinde dahi, etrafına yaydığı hava ile onlardan hemen sıyrılmıştı.

Mine ile beraber uğradıkları muameleler sonrası, çoğu kişi manevi olarak yıkımın eşiğine kadar sürüklenebilirdi fakat Zarafet dik duruşu ve taviz vermez bakışlarıyla aşılmaz bir kale gibiydi.

İki kadının da bedenlerinde oluşan hasarlar günden güne iyileşiyordu.  Zarafet’ in atkuyruğu şeklinde sıkıca toplanmış saçları, simsiyah bir kırbaç gibi havayı döverken, yüzünün rafine güzelliği ön plana çıkıyordu.

Eski asker Meriç bir kaç kere orta yaşlı kadına erişmeye çalışmıştı, ne de olsa o da bir erkekti ve uzun süredir bu madende yaşıyordu. Her seferinde adeta görünmez bir duvara çarpmaktan ileri gidemediğinden, bir süre sonra pes etmek zorunda kalmıştı.

‘’Emrin olur hanımefendi!’’

Genç kız Zarafet’ in sözleri sonrası burun kıvırarak konuşmuş, koluna girdiği Ateş ile beraber kölelerin eskiden uyuduğu büyük boşluğa yönelmişti. Bu durum orta yaşlı kadının pek hoşuna gitmese de, konuyu uzatmadan yapmakta olduğu işin başına dönecekti.

Aslında Meriç çoktan bulundukları katı keşfe çıkmış, pusu kurulabilecek noktaların listesini çıkarmıştı. Burası çok basit dizayn edilmişti, ortada büyük bir boşluk ve buradan beş adet tünel ile ulaşılabilecek bölümlerden oluşuyordu.

Merkezde işçi kölelerin toplanma yeri vardı, yerden tavana yükseklik çok değildi burada. Sanki sürekli üstlerinde bir baskı görmesi amaçlanıyordu insanların, taş çatlasın dört metre kadar tavan yüksekliği olan bu yerde bir zamanlar binlerce kişi balık istifi uyumak zorundaydı.

Tünellerin en dar olanı sahip diye bilinen muhafızların yaşam alanına açılıyordu, bu yol yan yana üç insanın geçememesi için dizayn edilmişti. Hepi topu yirmi koruma görev alıyordu bu sektörde, binlerce kişinin ayaklanması durumunda açık alanda yakalanmaları ölüm demekti.

 Tünel onların en büyük savunma silahıydı, ellerindeki ateş gücüyle önden gelenleri öldürdükleri takdirde bu cesetler doğal barikat görevi göreceklerdi. Yolun darlığının aksine, ucundaki yer çok ferah bir şekilde inşa edilmişti.

Üst üste dizilmiş konteynırlarla adeta bir kenar mahalle binası biçiminde yükselen yaşam alanlarının yüksekliği, on metrenin üstüne çıkmıştı. İçten açılan kapılarla birbirine bağlanan bu konteynırların, dış cephede olanlarının pencereleri dahi vardı.

Bunun dışında yirmi kişi için ayrılan açık alan, neredeyse binlerce kişinin uyumak zorunda kaldığı yer kadar büyüktü. Burayı tasarlayan kişi girişi daraltıp saldırganların hareket kabiliyetini kısıtlarken, savunma yapacak muhafızlar için büyük bir manevra sahası bırakmıştı.

Bunu keşfeden Meriç’in aklına ilk gelen, bekledikleri misafirleri buraya yönlendirmek olacaktı. Bu yöntem, belki de tarihin başından beri uygulanan en eski taktikti. Düşmanını dar bir vadiye çekmeye çalışan komutan durumunda bulmuştu kendisini eski asker.

Diğer dört tünel hemen hemen aynı büyüklükteydi, genişlikleri ve yükseklikleri on metreden fazla olmakla beraber zemin son derece düzgün yapılmıştı. Bunun nedeni, çıkarılan madenin taşınmasında kullanılan devasa araçların rahat hareket etmesini sağlamaktı.

Bir tünel dev matkabın olduğu alana açılıyordu, burada magmadan ve yer kürenin çekirdeğinin dış kısmından sondajlanan madenlere ilk işlemler yapılıyordu. Çeşitli üniteler vardı, insanların çalışamayacağı kadar sıcak olan bu maddeler işlenerek taşınmaya hazır hale getiriliyordu.

Ateş koluna yapışmış bir şekilde yürüyen Mine’yi ilk buraya getirmişti, her şey arkadaşlarının onu burada öldürmeye çalışması sonucu başlamıştı. Sonrasında geri gelişi daha dramatikti, canına kast edenleri kendi elleriyle hiçliğe yollayacaktı.

Eski anıları depreştiği sırada, uzun zamandır koluna temas eden yumuşak şeylerin verdiği güzel hisle yaşadığı zamana dönüş yaptı Ateş. Gece kendisini toprakla bütünleştirmek için yalnız geçirdiği zamanlar dışında, genç kız hep onunlaydı.

‘’Ben çok yoruldum Ateş, biraz dinlenemez miyiz?’’

Cümlenin sonunu şımarık bir kız çocuğu gibi uzatmıştı Mine, aklında sadece genç çocuk ile daha da yakınlaşmak vardı. Ne Zarafet’ in söyledikleri, ne de bir kaç gün sonra çıkarılması gereken madenleri teslim almaya gelecek kişiler umurunda değildi.

‘’Daha diğer yerlere bakacaktık ama madem yoruldun yapacak bir şey yok!’’

Sanki mecbur kalmış havası yaratmak istese de, genç çocukta bu durumdan epey hoşnuttu. Matkap çalışıyordu lakin çıkardığı her hangi bir maden yoktu, Zarafet Ateş’in katliam yaptığı gecenin sabahı o işi de halledecekti.

Ortam epey gürültülüydü fakat genç çocuk için bunun hiçbir önemi yoktu, kucağına yatan Mine saçlarını üstüne savurduğunda burnuna dolan bahar kokusu onu alıp bambaşka yerlere götürüyordu. Genç kızda az değildi, üzerindeki üniformanın üstten iki düğmesini açmış, güzelliklerini Ateş’in gözlerinin önüne sermişti.

Bu şekilde uzun süre durdular, Mine kucağına yattığı kişiden bir hareket bekliyordu. Her gece çocuğun bedeni biraz daha gelişmekteydi, hali hazırda yakışıklı mizacı daha da parlaklaşmıştı.

Genç kızın aksine Ateş çekingendi, belki de yaşadığı olayların travmasını üstünden atamamıştı yakışıklı çocuk

‘’Atış talimi saati geldi sanırım, yola çıkalım mı?’’

Genç kızın en son duymak isteyebileceği sözler, yüzü kızarmış, nefesi sıklaşmış olan Ateş’in ağzından zorlukla çıkmıştı. Sert bir kabuğu var bunun diye düşündü Mine, acele etmemeye karar verdi, ne kadar uzun sürebilirdi ki? Aldığı sinyaller ona tutkuyla birleşmelerinin yakın olduğunu müjdeliyordu.

Dönüş yolunda yine sarmaş dolaş olacaklardı, ıssız maden sahasında adeta sahil boyunda yürüyen iki genç âşık gibiydiler. Muhafızların eski ikametine geldiklerinde, Meriç ve Zarafet’ in onları beklediğini gördüler.

‘’Teşrif edebildiniz, ne büyük şeref bizler için!’’

Anın heyecanına dalıp geri dönmeleri gereken vakti biraz aşmışlardı, içinde bulundukları neşeli ruh hali orta yaşlı kadının asık suratı ve sert sözleri ile bir anda dağılacaktı.

‘’Sıktın ama emrindeki köleler değiliz biz düne kadar herkesin üstünden geçtiği biriydin sende!’’

Mine en sonunda patlamıştı, daha şurada bir iki gündür insan gibi yaşayabiliyorlardı, bu zevki kimse engelleyemezdi.

‘’Bak sen şuna, evet dediğin şeyleri maalesef yaşadım ama unutma sende benim yanımdaydın. Önümüzdeki tehlikeyi önemsememene bakılırsa, aslında o zamanki durum senin hoşuna gidiyordu sanırım. Üst katın korumaları gelince umarım öldürülmezsin, o zaman neden böyle kıçımı yırttığımı acı şekilde anlamanı isterim!’’

Sesi bir ton daha yukarı çıkmıştı Zarafet’ in, genç kız yardım istercesine yanında ki Ateş’e baktı. Hayal ettiği manzarayı göremeyecekti, sarışın yakışıklı çocuk kafasını eğmiş sadece yere bakıyordu.

‘’Kendi aramızda tartışmak işimize yaramaz, önümüzde sayılı günler var, buradan çıkmak istiyorsak sıkı çalışmalıyız!’’

Meriç sert ve emrivaki tarzda konuşuyordu, o da Zarafet’ in dominant tavırlarından sıkılmıştı aslında. Burada asıl liderin kendisi olduğunu belli etmek için son sözü söyleminin peşine düşmüştü.

Eski bir asker olan orta yaşlı adamın kır saçlarının çevrelediği yüzü, işçi köle olarak çalıştığı günlere nazaran epey toparlamıştı kendisini. Az besin almaktan çökmüş yanakları dolgunlaşmış, gözlerinin kaybolmuş feri geri gelmişti.

 Fizikken henüz madenlere düşmeden önceki halinden epey uzak olsa da, kamuflajları giydiğinde albenili bir hal alıyordu görüntüsü. Biçimsiz bir şekilde uzayan saçlarını üç numara kesmişti, bu sayede köşeli çenesi daha ön plana çıkıyordu.

‘’Bugün hafif otomatik silahlara geçeceksiniz çocuklar, iyice alıştırın kendinizi. Üst kattan gelecek muhafızları tuzağa düşürdüğümüzde sizin de desteğinize ihtiyacımız olacak, hep beraber savaşmadıkça başarılı olmamız mümkün değil!’’

Kısa metraj bir isteklendirme konuşmasının ardından, Ateş ve Mine kendileri için hazırlanan atış parkuruna doğru yürüdüler. Akşam yemeğine kadar burada vakit geçirdikten sonra, sessizce Meriç’in yanına giderek kalan üç tünel hakkında bilgi alacaklardı.

Kalan üç tünelden İkisi, çıkarılan madenlerin biriktirildiği ambarlara ulaşmak için kullanılıyordu. Bir tanesi asıl diğeri yedek olan bu yerlerin pek bir özeliği yoktu, üç ayrı depoda dev matkabın sondajladığı maddeler saklanıyordu.

Son tünel üst kata erişmelerini sağlayacak yere, yani asansöre açılıyordu. Bu yük asansörünü tanımlamak için büyük, dev gibi kelimeler kullanmak kifayetsiz kalmaktaydı. Bir ay boyunca çıkarılan madenlerin hepsi bir seferde nakliye edebilecek kadar kapasitesi vardı bu yapının.

Bir diğer özelliğiyse sadece tek yönden kontrol edilebilmesiydi, üst kattan gelmediği sürece aşağıdan çağırılamıyordu. Asansöre açılan tünelde gayet geniş dizayn edilmişti, madenlerin taşınacağı yolların ortak özelliklerinin hepsini üstünde bulundurmaktaydı.

                                *********                                 **********                                    *********

Tüm yaşananlardan sonra, nihayet üst kata çıkmaya çalışarak, bu cehennemden kaçış yolculuklarına başlamalarına çok az kalmıştı, her gece yaptığı gibi çırılçıplak soyunmuş Ateş sırt üstü toprağın üstünde yatıyordu.

İçindeki heyecan nedeniyle konsantre olamadığından, kendisini sakinleştiren bütünleşme hissini henüz yaşayamamıştı. Yüreğinde fırtınalar kopuyorken nasıl dingin bir ruh halini yakalayabilirdi, ruhunda yükselen alevler tüm bedenini kavurmaya başlamıştı bile.

Bu duyguya yabancı değildi, daha önce bir kaç kez benzerini yaşamıştı. Onu ölüme yollayan arkadaşlarıyla karşılaştığında veya tecavüze yeltenen korumaları diri diri yakarken yine tüm bedeni alev alevdi.

Durum benzer gibi görünse de verdiği hissiyat aynı değildi bu sefer, önceden yakıtı öfke olan alevlerin şimdiki kaynağı içinde yeşeren umutlardı. Bu düşünceye odaklandıkça, ellerinde daha önce hissetmediği bir durum oluşmaya başladı.

Ruhundan yükselen alevler yavaşça toprağa karışıyordu, zeminin altındaki damarları hissedebiliyordu genç çocuk. Bedeninden çıkan alevleri buralardan yürütmeye çalışacaktı Ateş, milim milim ilerleme kaydetse de bir sonraki aşamaya geçtiğini anlıyordu.

Daha önceki gecelerde toprağın içindeki bu yolları keşfetmişti, dünya ile bütünleşme çabaları sonucu bedeniymiş gibi hissettiği alan on beş metreyi bulmuştu zira. Bu mesafelerde zemin adeta kolu bacağı gibiydi genç çocuğun ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın bir milim dahi oynatamamıştı bu yeni uzuvlarını.

Son gece değişik bir yöntemle atılım gerçekleştirecekti, içindeki alevleri hissettiği alandaki çatlaklardan yavaşça ilerletiyordu, sabah olup uyandığında oluşan manzara bir hayli ilginç olmuştu.

Önceki Bölüm Sonraki Bölüm

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.

Yorum Yap

Üyelik girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için tıklayın.

Yorumlar (0)