İsmimi Söyle... Kutsalmışçasına - Bölüm 11: Gökyüzü Düşse Bile

Çeviri : HelFreya
Düzenleme : HelFreya
Beğeni : 0
Okunma : 164
Tarih : 28 May 2018 21:27:37

Gözlerini açtı. Kendisini çok farklı hissediyordu. Çok daha hafif, çok daha güçlü. Ayrıca çok daha farklı şeyler bildiğini fark etti. Bu bilgilerin yanında, kaç lisana hakimdi? Çoğu insanlığa ait değildi.

Hehe... İnsanlığa ait değil!

Kendi kendine şaşkınca düşündü. Ayrıca... Ne kadar güçlüydü? Tüm gücüyle duvara yumruk atsa... ne olurdu?

Elime zarar gelmeyeceği kesin.

Kaç tane isme sahipti? Bir sürü, bir sürü... Çok sıradan, çok tuhaf... saçma... Bir sürü isim! Ayrıca bazı anılarını da hatırlamıştı. Buraya çekildiği birkaç hayatı. Buradan dışarıya adım attığındaysa ne kadar kararlı olduğunu...

Suna kaç defa yalvarmıştı ona gitmemesi için? O ise kaç defa tüm bilgilerini, deneyimlerini burada yazıya döküp kendini geliştirdikten sonrasında, tam olarak hatırlayamadığı Dius'u aramaya gitmişti?

Hatırladıkları ise sadece birkaç anıdan ibaretti. Birkaç diriliş döngüsündeki yaşadıklarından parçalar. Gittikçe daha fazlasını hatırlayacak mıydı? Kendini başka biri gibi hissediyordu, aynı zamanda hala kendisiydi.

"Efendim, sakin olun lütfen. Siz her daim sizsiniz."

Ellerini hala bırakmamış olan Suna'ya baktı. Suna daha önce de tüm bunları yaşamış gibiydi. Nasıl tepki verdiğini bile ezberlemişti sanki. Düşüncelerini okuyor gibiydi ama olan tek şey, Suna'nın bunları daha önce defalarca deneyimlemiş olmasından ibaretti.

"Suna... Neden bana bu kadar iyi davranıyorsun?"

Suna ise efendisinin bu sorusuna iç çekti. Hala çok şey hatırlamamış olmalıydı... Özellikle Suna'ya dair ve bu onu birazcık da olsa kırdı. Sonuçta, onun bu sorusunu cevaplamaktan bıkmıştı.

"Efendim, siz bana hayat verensiniz. Orman Klanı'nın yetiştirdiği fideler arasındaki en zayıf olan bendim. Öleceğimi düşünerek beni attıklarında, siz bu duruma katlanamayan tek kişiydiniz. Koca bir ömrü beni iyileştirmek ve büyütmek için kullandınız. Benim hayatım, sizin hayatınız oluğu gibi ailemsiniz de."

Kendisine büyük bir saygı ile bakan Suna'ya gülümsedi Atasagun. 'Aile...' kelimesiyle de daha farklı duygular hissetmeye başladı. Sonuçta aile kavramını bilen biri değildi. Ama bu varlık ona böyle dedi...

—Anladım Suna. Daha önce teşekkür etmiş miydim?

—Pek çok defa efendim. Lütfen artık teşekkür etmeyin.

—Tamam.

Atasagun çenesini kapatmıştı böylece. Daha fazla konuşmasının bir anlamı yoktu, hem onların kültürlerini bilmiyordu. En azından Toprak Kavminin, Orman Klanı mensubu olduğunu öğrenmişti. Demek ki onlar arasında da klanlar vardı.

"Yani sizinde insanlara benzer yapılanmanız var." Fark etmeden sesli düşünmüştü ve Suna güzel bir kahkaha patlattı. O kadar çok güldü ki Atasagun'da ona eşlik etti. Birlikte yatakta yuvarlanarak güldüler.

"Efendim! Bu dediğiniz imkansız! Orman Kavmi asla ama asla insanlara benzer bir davranışta bulunmaz. Tam tersi, insanlar biz bitkileri kendilerine örnek aldılar!"

Suna biraz daha gülerken, Atasagun ona şaşkınca baktı. İnsanlar kendi aralarında bile, kendinden üstün olanı örnek alma davranışı gösterirlerdi. Aynı şey ırklar arasında neden olmasındı?

Lisedeki tarih dersini anımsadı. Bitkileri bilseydi şimdinin tarihçileri, özellikle ilk çağ medeniyetlerine dair bilgilerin ne kadarı değişirdi? Her şey kökünden sallanmaz mıydı?

Suna ise onun bu derin düşüncelerinden çıkarttı.

"Efendim vakit yaklaşıyor. Ateş Kavmi, suya girmelerinden önce kıyafetlerini ebeveyinlerine veya başka akrabalarına giydirirler. Biliyorum aynı kandan değiliz ve size 'efendim' diye hitap ediyorum ancak benim için bir babadan farksızsınız. Bu yüzden sizi hazırlama görevinin bana düştüğünü düşünmekteyim, izin verirseniz?"

Atasagun yeni öğrendiği bu bilgiyle afalladı. Aile demişti bu varlık ona ama... Suna onu babası olarak mı görüyordu? Ve onu giydirmek mi istiyordu?

Baba?!

Hazırlık için? !

—Suna... yani... böyle bir şeyi uydurmadığına eminsin, değil mi?

—Kesinlikle buna cüret edemem!

Kendisinden oldukça emin bir şekilde konuşan Suna'ya göz attı. Aile oluşları konusunu şimdilik rafa kaldırmaya karar verdi. Suna'ya karşı acımasızca bir hareket olabilirdi ama zihni... Delirmek üzere gibi hissediyordu ve düşünmek istediği tek bir kişi vardı. Ve böyle bir şey var ise Suna'nın teklifini kabul etmeliydi...

"Peki ya Dius'u kim hazırlayacak?"

Suna kendisine böyle bir soru yöneltileceğini biliyordu. Efendisine sinsice gülümsedi.

"Efendim ben Toprak Kavmi insanıyım, bildiğiniz üzere. Ve çok çeşitli büyüler bilmekteyim. Hım... Yapacağım şeyi bir klon gibi düşünebilirsiniz! Dius'un zihnine girer, anılarındaki ebeveyinlerini toprağı kullanarak klonlayıp hazırlanmasını sağlayabilirim? Nasıl?"

Suna heyecanla efendisine bakıyordu. Efendisinin 200 yıl önce bulduğu ve Suna'ya öğrettiği bu teknik, artık işlerine yarayabilirdi.

Efendisi beş hayat önce bu tekniği yaratmıştı. İnsan Kavmi'nin yaptığı homunculus deneylerinden ilham alıp Toprak Kavmi'nin gücü üzerine çalışmış ve İnsan Kaviminin başarısız olduğu bu deneyi Suna'nın çok basitçe başarabileceği hale getirmişti.

Ne var ki ilk ortaya çıkan klonlar... pek hoş değildi.

Daha itaatkar olmaları ve kendisi ile tam bağlantılarının kurulması için biraz daha çaba harcayıp büyünün biçimini değiştirmesi gerekmişti Suna'nın.

Efendisi sonraki hayatında, yaptığı bu değişimlere kızsa da orijinal çalışmasına dokunmadığı için çok üstüne gitmemişti.

O an Suna tekrardan ufak bir aydınlanma geçirdi.

Efendim bunca yıl... Dius'u aramayı bırakmış!

Yoksa öldüğünü düşündüğü için mi bu tarz büyü teknikleri geliştirmişti?

Sevgilisini diriltmeyi mi amaçladı?!

Bu yüzden bir önceki hayatında büyünün en karanlık iki sanatını birleştiriyordu! Necormancer ve simya tekniklerini, homunculus deneylerinden elde edilen sonuçlarla harmanlayarak çok daha derin ve değişik olan bu büyü tekniğini yapıyordu!

Suna'nın yaptığı ise efendisinin bu kadar karmaşık ve deha gerektiren büyü tekniğinin, çok ufak bir parçasıyla yaptığı beceriksiz kuklalardı. Artık anlıyordu efendisini, tamamen.

Suna, eğer insan olsaydı kesinlikle mutluluk yaşları dökerdi. Efendisinin umutsuzca arayışı, ölümü bile aşmak isteyişi ve çektiği acılar!

En sonunda!

Son buldu!

"Çok iyi ama... Dius gelmeyi bile kabul etmedi ki? Sadece orada bekleyeceğimi söylemiştim..."

Suna efendisinin sorusuyla, derin düşüncelerinden çıktı. Efendisinin sıkıntısını anlıyordu ancak Dius'un geleceğine emindi.

Hele bir reddetme cesaretini göstersin...hehe...

"Efendim izninizle gidip sorayım?"

Atasagun sıkıntılı bir şekilde başını salladı. Suna ise efendisinin onayını almasıyla, salonda dertlice iç çekişleriyle oturan Dius'un yanında belirmesi bir oldu.

Ona güzelce açıkladı ve kabul etmesi için beklemeye başladı. Gerçekte ebeveyinleri tarafından hazırlanmış olmayacaktı belki, ancak yapabileceğinin en iyisi bu klonlardı.

Dius ise böyle bir büyünün gerçek olamayacağını söylemiş ancak Suna'nın verdiği yanıtlarla şaşkınlık içerisinde inanmıştı. Atasagun'un soyu gerçekten inanılmazdı!

Bu...

Suna cahil gördüğü bu adamın şaşkınlıkla kendisini onaylamasıyla iki klon yaptı; Dius'un belli belirsiz anılarından. En azından görünüşlerini benzetebildiğini düşünüyordu.

Anıları... çok belli belirsiz. Neredeyse...

Başını iki yana salladı Suna ve harekete geçti. Kıyafetler için kendi klanıyla iletişime geçti. Sonuçta sıradan şeyler giydiremezdi efendisine!

Toprağın derinliklerindeki kökleriyle iletişim kurduğu ağaçlar ve dallarına konan kuşlar aracılığıyla dört bir yana haber salan Suna, kısa sürede heyecanlı yanıtlar almıştı. Bundan daha kısa sürede ise Toprak Kavminden pek çoğu, Suna gibi yansıttıkları insanımsı yansımalarıyla evin bahçesine geldi.

—Küçük Orman!

—Küçük Orman, sonunda onu bulmuş!

—Evleniyorlar!

—Önceden bilseydim, daha güzel bir kıyafet getirirdim!

Suna en sonuncusuna döndü. Çiçek Klan'ının saygıdeğer lideriydi. Klanının ismine yarışır bir görüntü kullanıyordu. Çiçekler ve dallarıyla oluşturduğu insanımsı bir görüntüyle havada salınıyordu. Güzelliğine söylenecek tek bir kelime bile yoktu.

Suna'nın önüne, çiçeklerden yapılma bir kıyafet koydu. Kumaş yerine çiçek yapraklarıyla yapılmıştı. Kıyafetin arkasında pelerin gibi gözüken kocaman bir çiçek yaprağı görüntüyü tamamlıyordu.

Çiçek Klanı gibi üst seviye bir klanın Küçük Orman'ı aşağı gördüğünü düşünüyordu. Bu düşüncesinde ne kadar yanılmıştı? Böylesine üst seviye büyülerle çevrili, nadide çiçeklerden yapılmış kıyafet vermişti.

Hemde birkaç dakika gibi kısa bir sürede!

Yerden çıkan kırmızı güller, kısa sürede yapraklarını açmışlardı. Açan tüm yapraklar, havada uçuşup insanımsı bir görüntü oluşturdu. Diğer güçlü bir klanın lideri gelmişti.

"Hey hey... Ufak Suna!.. Bu kadar şaşırmış görünme. Çiçek Klan'ı madem Küçük Orman'ımızı giydiriyor, bizde geri kalmadık ve Küçük Orman'ımızın gelini için güzel bir kıyafet hazırladık!"

Ne kadar ahım şahım bir giriş yapmış olasa da aslen Çiçek Klan'ıyla basit bir insan oyunu olan 'Taş-Kağıt-Makas' oynamışlar, sonuç olaraksa yenilmişlerdi.

Suna ise bir kez daha şaşkınlıkla bakındı. Bunlar Çiçek Klan'ıyla sürekli yarışan Gül Klan'ı idi. Bir kez daha adetlerini bozmamışlar, adeta birbirleriyle yarışmışlardı! Küçük Orman'ı kendilerine almaya oldukça kararlı gibiydiler...

Mümkünmüşçesine!

Hiç vazgeçmiyorlar.

Kan kırmızısı güllerin yapraklarından yapılma, sade bir dikime sahip kıyafeti ortaya çıkardılar. Kıyafet etrafa ateşimsi bir ışıltı veriyordu ki bu durum pek çoğunu şoke etti.

—Gül Klan'ı etrafa ateşimsi bir enerji ve ışıltı saçan kıyafet yapmış!

—Hemde kutsal gül yapraklarından!

—Bin yılın olayı!

—Tarihimize kara bir leke mi?

—Yoksa...

Gül Klan'ının lideri, topraktan çıkardığı dikenli gülleri diğerlerine tehditkarca savurarak onları susturdu. Güller muntazam güzelliğe sahiptiler, ancak korkutucu dikenlerinin tek bir çiziği ruhu zehirlerdi. Onların gerçek vücudu burada olmasa bile, sadece yanılsamalara değecek olsa da vereceği hasardan kaçamazlardı. Gül Klan'ının lideri böylesine korkutucuydu!

"İnsanlık gibi gürültü yapmayı kesin! Bu Küçük Orman'ımızın gelini için bir istisna!"

Suna heyecanla kıyafetleri aldı. Güllerle yapılmış olanı, klonlarına vererek içeriye gönderdi. Kendisi ise çiçeklerle oluşturulmuş kıyafeti almıştı.

—Çağrıma bu kadar kısa sürede, böylesine muhteşem bir şekilde yanıt verdiğiniz için teşekkürlerimi sunarım efendilerim. Şimdi izninizle bendeniz Suna, beni yetiştiren Küçük Orman'ın çocuğu olarak, onu hazırlamak üzere çekilmeli...

—Elbette küçük Suna. İzin senindir.

İki büyük lider aynı anda konuşmuş ve esen rüzgarla birlikte görüntüleri kaybolmuştu. Bunu gören diğerleri de Suna'ya tebrik mesajlarını ileterek bir bir kayboldular.

Tüm bunlar on yedi dakika içinde olmuş ve bitmişti. Toprak Kavmi'nin ne denli güçlü olduğunun da bir göstergesi olmuştu. Hiçbir büyücü, görüntüsünü bu kadar uzağa yansıtamazdı. Kavmi dışında hiç biri...

Hem de hazırlıksızlardı!

Böylesine kısa bir sürede, hassas işlemelere sahip güzel kıyafetler yapamazdı... Diğer boyutlardaki varlıklar arasında bile böylesine bir güç gösterisi yapabilecek bir kavim var mıydı?

Suna, kendi kavminin gücüne şahit olmuştu. İnsan yaşamına göre oldukça uzun yaşamış olsa da kavmi içerisinde ufak bir çocuktan farksızdı. Bu yüzden olsa gerek, büyüklerine hayranlıkla bakıyordu.

***

Yatağının üstünde oturmuş, yeni hatırladığı anılarını gözden geçirip hayatı sorgulayan Atasagun, Suna'nın geri dönüşüyle biraz rahatlamış ve elinde tuttuğu çiçeklerden oluşan şeye merakla bakmıştı.

"Kabul etti efendim. Ayrıca Toprak Kavmi size hediye vermek istedi. Dius da kendisine verilen kıyafeti giymekte."

Suna heyecanlı gözlerle Atasagun'a elindeki kıyafeti gösteriyordu. Atasagun ise Suna'nın elinde tuttuğu o şeye bakıyordu. Kesinlikle o kavmin hediye verişine şaşırmayacak, hakkında en ufak soru sormayacaktı. Bunun dışındaysa aklında tek bir soru oluştu.

—Yani o şey... kıyafet?

—Kesinlikle bir kıyafet efendim!

Atasagun ayaklandı ve Suna'nın elinde tuttuğu çiçeklerden oluşan şeye baktı. Ne kadar bakarsa baksın bir kıyafete benzemiyordu! Şimdi de... Suna, onu giydirecek miydi?

Ow...

—Efendim, rahat hissetmeniz için çocuk halime dönebilirim?

—Lütfen!

Atasagun sevinçle Suna'ya baktı. Çocuk haline geri döndüğünde biraz daha rahatlamıştı. Daha önce kendisini kimsenin giydirdiğini hatırlamıyordu Atasagun. Babasının bile!

Kimsenin önünde çıplak... ow... Dius'un önünde çıplak kaldım.

Hemde kaç defa?!

Bunu şimdi fark etmem normal mi?!

Suna tarafından büyük bir dikkat ve özenle giydirdi. Çiçeklerden oluşan bir giysiyi zedelemeden giymek Atasagun için oldukça zordu. En azından o böyle olması gerektiğini düşünüyordu.

Suna ise efendisinin bu gereksiz telaşı karşısında şaşkındı. Bir yandan da kıyafetin bu kadar hassas olmadığını ifade etmeye çalışıyordu.

—Efendim ama lütfen, bu kadar... Normal hareket edin!

—A-ama yırtılacak!

—Efendim, kesinlikle yırtılmayacak...

Suna son olarak saçına ışıltı katacak, sime benzer bir şeyler döktü. Boy aynasının önüne geçip kendine baktığında çok şaşırdı. Tuhaf bir şekilde takım elbiseydi giydiği! Düğmeler yerine ufak tomurcuklar vardı. Kendisini sarı ve gece mavisi renklerindeki bir kelebeğin kanatlarına sarınmış gibi hissediyordu!

Sadece hissiyatı değil... Öyleymiş gibi görünüyor.

Normal kumaş yerine, gerçekten de çiçek yaprakları kullanılmıştı. Biraz baskı uygulasa yırtılacak gibiydi ama Suna böyle bir şey olmayacağı konusunda garanti vermişti. Hiç ağırlığı da yoktu, hafifti. Teninin üstünde yumuşak bir hissiyat yaratıyordu.

Suna elinden çekiştirmeye başladı. "Efendim! Vakit geldi." Atasagun şaşkın bakışlarını aynadan çekip Suna'ya yöneltti. Oldukça mutlu görünüyordu. Kendisinin bile bu kadar mutlu olduğuna emin değildi.

Daha çok titriyordu. Bir an ne yaptığını sorguluyor, diğer bir an ise şu ana nasıl geldiğini zihninde canlandırıyordu... Ardından olacakları düşünüp yutkunuyor... Ve sorgulamaya devam ediyor...

Nereden geldim buraya?

Nasıl geldim buraya?

Nasıl oldu, ne şekilde oldu?..

Bana mı oldu?!

Suna'nın yönlendirmesiyle odadan çıkıp merdivenlerden inerek salona girdi. Dius burada değildi.

"Efendim?"

Suna duraksayan efendisini bir kez daha çekiştirmeye başlayarak banyoya yönlendirdi.

İçeriye girdiklerindeyse...

—Suna? Tüm bu semboller ve çiçekler?

—Kesinlikle efendim! Rahatsız edilmemeniz için semboller ve birkaç süslemeye 'hayır' demeyeceğinizi düşündüm.

—Harikasın!

Suna bir kez daha övgüyle mest oldu. Efendisinin ellerini bırakmadan önce önünde diz çöktü ve elinin dış yüzeyine ufak bir öpücük bıraktı.

"Benim görevim buraya kadardı, baba."

Suna'nın ani tavır değişikliğiyle havaya karışması karşısında dehşete düştü. Kendisine 'Efendim' denmesine alışıktı. Pınar da hep peşinde böyle gezerdi.

Ancak o ne dedi?

Başını iki yana salladı. Suna onu ailesi kabul ediyordu. Böyle demesi normaldi ama... Atasagun onunla ilgili her şeyi hatırlamayı istiyordu. Kendisine böylesine değer veren birini unutmak kötü hissettiriyordu.

Ayrıca... Ah... Baba ha?

Sonrasında tekrardan başını iki yana salladı. Ve fark etti. Böylece banyo da yalnız kalmıştı. Ay'a baktı. Tam düşündüğü gibi... gümüş ışıltı, küçük havuzun üstüne düşüyordu. Suna'nın yaptığı son dokunuşlarla, içerisi o mağarayı anımsatıyordu. 

***

Ebeveyinlerinin basit taklitleri tarafından giydirilmişti. Suna ile pek iyi geçinemeseler de güçleri oldukça yararlıydı. 

Acaba Atasagun'un soyu onu kendine nasıl bağladı? 

Bir bağlama büyüsü de hissedemiyordu. Suna tüm bunları kendi isteğiyle yapıyordu. 

Şimdiye kadar hiç görülmemiş bir durum. 

Gerçi çok uzun bir süredir mühürlüydü.

Klonlar işlerini bitirdiklerinde birer toprak yığınına döndüler. Dius bunu biraz hüzünlü buldu. Ne kadar zor hatırlasa da ebeveyinleriydi. Dius'u korumuş olan... Derinlerinde bir yerde hüzün hissediyordu. 

Kendisi için yapılmış kıyafeti inceledi. Gül yapraklarından oluşmasına rağmen ateşin enerjisini barındırıyordu. Toprak Kavmi'nin böyle bir şeyi yapabileceğini asla düşünmezdi. Bu hediye çok güçlü biri tarafından yapılmış olmalıydı. Tekrardan merak etti Dius. Atasagun'un nasıl gizemli bir soya sahip olduğunu?..

Güçlü ve kibirli olan Toprak Kavmi ile böyle bir ilişki...

Gece yarısı olduğunu haber veren saat, düşüncelerini bir hiçmişçesine yırttı. Panik odasından dışarıya doğru baktı. Atasagun orada kendisini bekliyordu, şu anda. 

İçinde büyük bir tereddüt vardı. Gitmeyi istiyordu... Ama bir yanı gitmemesi gerektiğini haykırıyordu. Onu hak etmediğini... Bu sırada Atasagun'un sözleri kulağında çınlıyordu. 

"Hayır! Bu sefer onu dinleyeceğim."

Kendi kendine konuşarak, kararlı adımlarla banyoya doğru yürümeye başladı. En sonunda kapıyı açıp içeriye baktığındaysa gördüğü manzara nefesini kesti.

Sevgilisi bir kelebek edasıyla orada duruyordu. Ay'ın gümüşi ışıltısı ile adeta kutsanıyordu. Gözlerini kapatarak, yüzünü Ay'a doğru kaldırmıştı. Yetenekli bir heykeltıraşın, güzide eseri gibi orada dikiliyor ve kendisini bekliyordu. 

Ayrıca... onda farklılık vardı. Teni çok daha kusursuz görünüyordu. Saçları biraz daha gürleşmiş ve daha da sağlıklı şekilde parlamaya başlamıştı. En önemlisiyse... kendisine eş değer bir enerji saçıyordu etrafa. 

Bu nasıl mümkün olabildi?

"Enerji se-"

Devam edemedi. Dius'un içeriye girdiğini hisseden Atasagun, gözlerini açıp ona doğru bakmıştı. Heyecan ve mutluluk içeren bu toprak rengi gözlerin, ruhunu delercesine bakışı ile Dius hiçbir şey düşünemez oldu. Sadece, kendine uzanan eli tuttu. 

Atasagun elini tutan bu adama baktı. Pek çok hayatında nasıl bir görüntüye sahip olduğunu bile hatırlayamadan arayıp durduğu adam... En sonunda elini tutmuş ve tam önüne gelmişti. 

Kan kırmızısı kıyafeti, etrafa hafif bir ışıltı veriyordu. Ayrıca bu kıyafetin şekli... Anlayamıyordu Atasagun. Şimdi modern tarzda bir takım elbise miydi, yoksa daha geleneksel veya çağımızın gerisinde bir tarzda mıydı? Bilemedi. Ve daha fazla da kafa yormadı. Hafif bir ürperti, vücuduna yayılmıştı.

Binlerce yıl onu aramış olduğu gerçeği ve daha tam bir arama başlatmadığı bu hayatında rastlantı eseri bulması. Gerçi rastlantı olabilir miydi? 

O iş adamı... her neyse.

"Dius, binlerce yıl önce de şimdi de tek istediğim sensin. Ve ben, ebediyen sana aitim."

Kulağa oldukça hoş gelen fısıltısı Dius'u kalbinden vurdu. Zihninde hala o görüntüsü vardı. Kırılmış, yarı ölü bedeni... Ve çok daha öncesinde... Gitmemesi için kendisine yalvarışı!

Ve kanıyla çimenleri ıslatışı... yere düşmüş, cansız bakışlara sahip... kucaklayışım...

Her şeye rağmen, onu koruyamamasına ve hatta zarar vermesine rağmen... Bütün bencilliğiyle istiyordu onu. Yalnızca kendisine ait olmasını...

"Seni seviyorum."

Dius'un bir kez daha yüksek sesle söylediği bu cümleyle titredi Atasagun. Biliyordu... Bilmemek mümkün müydü? 

"Seni seviyorum."

Atasagun da gülümsemiş ve söylemişti. O kadar mutluydu ki! Aralarındaki mesafe azalırken dudakları bir kez daha birbirine değdi. Bu tat...bal... daha da mı yoğunlaşmıştı? Yoksa algıları geliştiğinden miydi? Bilmiyordu... 

Tek bildiği ve istediği daha fazlasını almaktı. Çok özlemişti. Hatırladığı birkaç ufak anıda bile ona olan özlemi... Geçen gece harap olan bedenini hissetmemesine şaşmamalıydı. Tek bir öpücüğüyle ölse, kabulüydü!

Dius ise derinleştikçe ateşlenen bu öpücüğü durdurmak zorunda kalışıyla acı çekiyordu. Ama geri çekilmeliydi. Geri çekilerek, titremesini durduramadığı sabırsız ellerini Atasagun'un kıyafetlerine götürdü. 

Böylece Atasagun'da gülden oluşturulmuş, modern sayılabilecek görüntüde olan kıyafetlerine odaklandı. İkisi de oldukça yavaştı. Kendilerini hazırlıyorlardı... 

Atasagun'un elleri ipeksi saçlara değdi. Elini biraz orada gezdirdi ve ensesini okşayarak boynundan aşağıya indirdi parmaklarını. Gülün iğnelerinden yapılmış düğmeleri tek ve tek açarak daha aşağılara yol almaya başladı. 

Dius ise sevgilisinin sırtındaki parmaklarını, ufak bir dansla aşağılara götürerek belini okşadı. Sonrasında ön tarafa kaydı parmakları ve aradığı düğmeleri buldu. Çiçek tomurcuklarından yapılan düğmelerini, yukarıya doğru çıkarak tek ve tek açtı.

Gözlerin... Böylesine güzel bir zümrüdü orman... Her şeyden daha değerli...

Atasagun tüm düğmeleri bitirdiğinde kıyafetin üst kısmı yere düşmüştü. Dius ise kıyafetin üst kısmının düşmesi için ellerini Atasagun'un göğsünde gezdirerek omuzlarına doğru götürmüş, kollarından aşağıya doğru indirerek çıkartmıştı. 

Atasagun bu sırada başını biraz eğmiş ve gözlerini kapatmıştı. Ellerinin gezdiği yerler... ateş gibi yanıyordu. 

Dokunuşları altında...

Dius, eşinin böylesine saf bir tepki vermesine gülümsedi. Ufak bir dokunuşu bile böylesine etkiler yaratıyordu onda. Nasıl etkilenmeden durabilirdi? Yine de... sabretmeliydi. 

Böylece ikisinin de eli kıyafetlerinin son parçasına gitti. İki düğmeyi daha açtıkları an, çıplak kalmışlardı. Atasagun bir kez daha utanırken, Dius ise eşinin yeniden doğmuş gibi gözüken bedenine hayranlıkla bakıyordu. Ay'ın ışıltısı altında ki bu esmer bedene...

Fazla derine dalmadan, gözlerini utangaçlıkla kaçıran eşinin elinden tutup yavaşça küçük havuza doğru yönlendirdi. 

Atasagun su sıcaklığını dayanabileceği en yüksek ısıya çıkarmıştı. Bu yüzden teni kızarsa da sorun değildi. 

Dius ise suyun şaşılacak derecede saf olduğunu hissetti. Klanının kutsal göletinden bir farkı yoktu! Nasıl mümkün olabilirdi? Suna'nın böylesine büyük bir gücü var mıydı? 

İnanılmaz...

Suya şaşıran Dius'u izledi. Aynı zamanda etrafını çevreleyen gücün azaldığını da fark etti. Tam bir azalma değildi aslında. Enerjisel alanındaki savunmaları düşmüştü. Muhtemelen güç seviyesi aynıydı. 

Şimdi ne demek istediğini anlıyordu... Şu anda onu sivri uçlu bir şeyle rahatlıkla öldürebilirdi! Kendini yenileme gücü bile yoktu... muhtemelen. 

Vay be!

İyice adapte oldum bu duruma...

Anlık bir şaşkınlık ve duraksama yaşadı Atasagun. Bir an rüyadan uyanır gibi oldu ve gözlerini kırpıştırdı. Dius ise onun bu hareketini çok farklı yorumlamıştı.

"Eşim? Benden kurtulmak için son şansın."

Atasagun, benzeri bir cümleyi tekrarlayan Dius'a kızacaktı ki başaramadı. Dius ona ne diye hitap ettmişti öyle? Kalbi deli gibi çarpmaya başladı. 

Kızamayacağını anladığındaysa avuçları arasına su alarak Dius'un saçını ıslattı. Saçlarını büyük bir özenle iyice ıslattığında eline biraz şampuan alıp alev kırmızısı saçları köpürtmeye başladı. 

Dius ise ümitsizce hayalini kurduğu bu imkansız anın keyfini çıkarttı. Sadece kısa bir süre. Sonraki andaysa, diğer imkansız olan şeyi yaptı. Atasagun'un saçlarını ıslattı ve köpürterek yıkamaya başladı. 

Ellerinde birer sabunla köpürtmeye boyunlarından başlayarak aşağılara indiler. İkisinin de sabrı tükenmek üzereydi. Birbirlerinin elleri altında eriyorlardı. Dokundukları yerler, kor ateş gibi yanıyordu. 

Dius, Atasagun'u kucağına aldı ve havuzun kenarına taşıdı. Yere bırakıp üstüne çıktı. Geceyi hatırlayan Atasagun, nefes nefese kalmış bir halde Dius'u izledi. 

Dius ise eşinin bu şehvetli haline bakmaya doyamıyordu. Gülümseyemiyordu bile. Elindeki sabunu sabırsızca vücudunda, bacaklarında gezdirdi.

Atasagun ise artık dayanamıyordu. 

"Mmmıh!.."  

İnlememek için çabalasa da Dius bacaklarının iç kısmına ve ordan da kasıklarına dokunduğunda sessiz kalamamıştı. Ayaklarına doğru indiğindeyse birazcık daha rahatlamıştı. 

Tüm vücudum... dokunmadığı tek bir yer kalmadı. 

Atasagun tüm vücudu sabunla köpürtüldüğünde, kollarını Dius'a doladı ve onu altına aldı. Şehvetin ateşiyle yansa da elindeki sabunu bırakmamıştı. Kendisine yaptığı gibi sabunu Dius... hayır, eşinin vücudunda gezdirdi. 

"Innggh!.."

Avuç içlerini, bacaklarını, kalçasını... ayaklarını. 

"Imm..." 

Bu sırada biraz önce kendisinin dayanamadığı gibi eşi de dayanamamış, ufak inlemeler dudaklarından dökülmüştü. 

İkisi de tamamen sabunlandıklarında suya bir kez daha girdiler. Daha doğrusu, suyun içine daldılar. Bir yandan tutkuyla öpüşüyorlar; bir yandansa saçlarını, vücutlarını duruluyorlardı. 

Nefessiz kalan Atasagun, dudaklarını çekerek nefes almak için suyun yüzeyine çıktı. Dius ise onun kendisi gibi olmadığını bir kez daha hatırladı. Daha dikkatli ve nazik olması gerektiğini hatırlattı kendine. Yine de onu izleyerek suyun yüzeyine hemen çıkmadı.

Dizinin hemen yukarısından yalamaya başlamış, yukarıya doğru yükseliyordu.

"Ah...Hahh!"

Atasagun onun bu hareketiyle kendinden geçiyordu. Kasıklarına doğru geldiğindeyse bir çığlık attı. Dizleri daha fazla tutmadı... Derin bir nefes alırken tekrardan suyun içine çekildi. 

Eşinin dudaklarına dokunup nefesini onunla paylaştı. Dius kollarını eşinin bedenine doladı ve kendisiyle beraber, havuz zeminin çok daha yükseldiği kısma doğru sürükledi.

Su zemini kapsasa da oldukça engindi ve ateşli öpüşmelerine devam ettiler. Atasagun kendini tamamen ona bıraktı. Kollarını vücuduna dolayarak kendine çekti. Onu istiyordu. 

Daha fazlasını... çok daha fazlasını...

Dius'un ise gözlerinin önüne tekrardan o görüntü geldi. Kırılmış, morarmış vücudu... Gitmiyordu bir türlü o görüntü. Dudaklarını ayırıp yüzünü boynuna gömdü. Öylece sarıldı.

Atasagun ise daha ileriye gitmeyeceğini, böyle sarılmış bir halde kalacağını anladı. Böylesine soluğu kesilmiş ve fazlasıyla erekte olmuş haldeyken durmak?! 

"Dius... eşim..."

Kulağına fısıldayıp üfleyerek baştan çıkarma girişiminde bulundu. Başını kaldırıp kendisini tekrardan öpmesini istiyordu. Ellerinin bedeninde yaramazca oyunlar oynamasını... 

"Seni seviyorum."

Bir kez daha denedi. Ama bunlar tamamen boşaydı. Etkileniyor muydu, bilmiyordu. Etkilense bile tek yaptığı sıkıca sarılmaya devam etmekti. Atasagun ise buna daha fazla dayanamadı.

"Dius..."

Kendisiyle beraber eşini de oturur pozisyona getirdi. Hala kendisine sıkı sıkı sarılmış haldeydi. Omuzlarından tutup itmek istedi ancak çok güçlüydü. 

Madem öyle... o zaman daha da zorlarım. 

Parmağının ucuyla sırtında halkalar çizerek, yavaşça kalçasına götürdü. Diğer eliyle uzun saçlarını kenara çekti ve ortaya çıkan ensesini öptü. Öptüğü yeri yaladı ve tekrardan öptü. Kalçasının üstündeki eli ise çok daha yaramazdı. Hafifçe sıktı.

—Inn... Atasagun... du-durmalısın...

—Nedenmiş?

Kulağını üst kısmını yalayıp ısırdı. Dius bir kez daha inledi. Ona zarar vermeyi istemiyordu, kopamıyordu da... 

—O-olmaz... lütfen...

—Dius, eşim. Bak bana. Hissedebildiğini biliyorum. Bana zarar vermeyeceksin bu yüzden... tamamen seninim.

Bir kez daha 'Eşim' deyişiyle iradesi kırılan Dius, eşini yere yatırdı ve üstüne çıkarak açlıkla dudaklarına odaklandı. Bu muntazam dudaklara o kadar zamandır açtı ki asla doyabileceğini düşünmüyordu. 

O geceden beri...

Atasagun ise halinden memnundu. Keyifle kendini ona bıraktı. Bu sefer acı olmayacaktı. Gökyüzünü görebiliyordu. Ay'ın gümüşü ışıltısı, alev gibi saçlarına düşüyordu. Bu loş ışık sayesinde yüzünün aldığı şekilleri görebiliyordu. Yanaklarının kızarışını, bakışlarının keskinliğini... 

Hoş bir sıcaklığın içini doldurduğunu hissettiğinde tüm vücudu ürperdi. Derinlerden gelen bir inleme dudaklardan koptu. "AH!.." Ve derince bir nefes aldı. Bir eli Dius'un saçlarına gömülmüş, diğer eliyse arzunun getirdiği hafif bir hırçınlıkla sırtını zedeliyordu.

Dudaklarından biraz bal almak için uzandı ve istediği bal, dudaklarından içeriye çalındı. Gözlerini açıp baktığında bir çift zümrüt gözün, hafifçe parladığını fark etti. Aynı kedilerin karanlıkta parlayan gözleri gibi... 

Mükemmel!

Eşi, göğüsleriyle oynamaya başladığında bundan şaşırtıcı derecede etkilendiğini hissetti "Ah!" ve sesi istem dışı yükselmeye başlıyordu.

"Iımm!"

Ardından Ay'ın gümüşi ışıltısı silindi. Onun yerine eşinin saçları gerçekten alev almış gibiydi. Havada salınıyorlardı. Ve teni... ateşin sarı ışıltısını saçıyordu etrafa... 

Kucağında bir alev tutuyordu, ihtirasla yanan. Sıcaklığı ile çepeçevre sarıyor, içini en derinlerine kadar ısıtıyordu. Keşfediyordu.

Birer alev edasıyla havada salınan saçlarına dokundu. Ufak bir ısıya sahiptiler. Parmaklarını güzelce yalayan... Dius, Atasagun'un boynunu yalayıp köprücük kemiğini ısırırken hareket etmeye başladı. 

—Inngh... ah...haah...

—Seni...hahh... seni seviyorum!

Atasagun birer pençe misali ellerini, Dius'un sırtına geçirdi. Kollarının arasında olmak... ne büyük bir şehvetti? İhtirastı? Aşktı? Sevgi ve adanmışlıktı... Sonsuza dek böyle kalamazlar mıydı?

—Yalnızca sen... ah! Yal-

—Sen!

—E-ebediye-

—Dius! Aa..aah!

Dius da sıkıca tutuyordu onu. İçinde agresifçe hareket ediyordu sıcaklığı. İnlemeleri, geniş odada yankılanıyordu. Kucağındaki ateşin, sıcak nefesini göğüslerinin ucunda hissediyordu. Yalıyor, ısırıyor... Atasagun'u arzudan delirecek hale getiriyordu. 

Büyük bir özlemle, Atasagun'un kokusunu içine çekiyordu. Tarçın ve karanfilin bir biriyle karıştığı o kokusu... İnsanlığın bahsettiği o cennete gelmiş olmalıydı. Dius'un dokunmadığı, ısırmadığı, yalamadığı ve hatta öpmediği yer kalmamıştı Atasagun'un vücudunda yine de olmuyordu, olmuyor ve olmuyordu tek düşünebildiği daha fazlasını istemekti.

En sonunda son bir inlemeyle tamamen tükendiler. Atasagun gözlerini açık tutacak enerjiyi nereden buluyordu acaba?

Ah... açık tutamıyorum ki? 

Yine de eşinin sıcak kollarının arasında olduğunu hissedebiliyordu. Büyük bir mutlulukla kendini serbest bırakıp uykuya dalacağı sırada tüylerini ürperten bir çığlık duydu.

"A-atasagun! Uyan! Gözlerini aç! Be-ben tekrardan! Ne yaptım!"

Telaş içinde bağırıyordu Dius. Bir an şehvete kapılmış ve yine yapmıştı! Sevdiğine zarar vermişti... Eşine... Bu sefer ölmüş müydü?! 

"Ne yapıyorsun?"

Atasagun, elini başına götürerek Dius'un kucağından inmeden doğruldu. Gözlerini açıp ters ters eşine baktı.

—Bir saniye önce huzur ve mutluluk içinde kollarının arasında uyuyacaktım! Derdin ne?!

—A-ama sen?..

—Eşim, enerjimi hissetmiyor musun? Eşitiz. Hatta senden bir tık güçlü olabilirim.

Dius bu sözlerle ve Atasagun'un iyi oluşuyla afalladı. Gerçekten de eşit güçteydiler. Bir kez daha fark etti. Derince bir nefesi serbest bıraktı.

Atasagun ise sakinleşen eşini gördüğünde gözlerini kapatırken gülümsedi. Son gücüyle, elini kaldırdı ve eşinin yüzünü okşadı.

"Sorun yok... İyiyim... Şimdi güzel sıcaklığınla beni sarıp sarmala ki huzurla uyuyayım."

Dius böylesine güzel bir isteği, sessizce kabul ederek kollarını eşine doladı. 

Atasagun ise gözlerini kapattı ve başını eşinin göğsüne yaslayarak uyudu.

 

Önceki Bölüm Sonraki Bölüm

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.