İsmimi Söyle... Kutsalmışçasına - Bölüm 12: Acı Geçmişin Kırıntıları

Çeviri : HelFreya
Düzenleme : HelFreya
Beğeni : 0
Okunma : 162
Tarih : 28 May 2018 21:28:22

Dius, kucağında ki eşini sarıp sarmalarken iç geçirdi. "Eşim...eşim..." Ne kadar huzurlu uyuduğunu düşündü, mırıldanmaya devam ederken.

Çok daha erkeksileştiğini düşündüğü hatlarını yokladı. Edindiği güç ile vücudu başkalaşım geçirmiş, zaten var olan kasları; enerji ve büyünün etkisiyle biraz daha gelişmişti.

Nasıl olabilmişti bu? Kahvaltıda sıradan bir insandan yalnızca biraz daha güçlüyken... şu anda? Kendisine kesinlikle eş değerdi.

Ve o bu farkı kaç saatte kapattı?

Suna'nın işi olmalıydı ama Toprak Kavminden biri bile düşük varlık olan insanı böyle güçlendiremezdi. Bu kesinlikle imkansızdı. Ruhunu böylesine geliştirmeyi başarsa bile, ne kadar iyileştirirse iyileştirsin Atasagun'un etten kemikten olan bedeni, gelişen ruhunun yüksek enerjisini ve gücünü kaldıramayıp ezilerek ölmeliydi.

Hah!

İmkansız! Her şey imkansız!

Bir kez daha nefes alış verişlerini kontrol etti eşinin. Gayet normaldi. Elinin altındaki kalbi düzenli bir şekilde atıyordu. Enerjisi biraz azalmıştı, aynı kendisininki gibi, ama endişelenecek bir durumu yoktu.

Tüm bunlar gerçek mi? Belki de sonsuz karanlıkta yitirdim aklımı, tamamen?

Bu seferki deliliğim... arzularım ve hislerimle böyle bir zihin oyununa mı dönüştü?

Kimin umurunda? 

Dius, eşini kucağında tutarken kalkmaya çalıştı ancak dizlerinin üstüne düştü. Oluşan sarsıntıya Atasagun uyanır gibi olup mırıldansa da uyanmadı. Alnına ufak bir öpücük kondurup biraz daha sıkı sarmaladı eşini.

Dayanamayıp uykuya dalmış olsa da bunun yegane sebebi sevişmeleri değil, birkaç saat içerisinde böylesine güçlenmesiydi. Vücudu buna dayanabilmiş olsa da yorulmaması içten değildi.

Dius'un ayağa kalkamama nedeniyse kesinlikle sevişmelerinin getirdiği güçsüzlüktü. Eşi ondan bir tık daha güçlü olduğu için, Dius'u güçsüz düşürmüştü. Bunu kabullendi ve yerde oturdu.

Ayağa kalkabilecek gücü olmasa da baygın düşecek bir durumda da değildi, haliyle kucağındaki eşiyle beraber kendi gücünü düzene sokmak için dünyanın enerjisine odaklandı.

Havuzun engin kısmından biraz daha derine indi ve sıcak suyun içinde gözlerini kapattı. İşte... böylesi daha rahattı. Kutsal suyun derinlerden getirdiği enerjiyi eşine yönlendirirken, geri kalan tüm enerjiyi de kendine aldı.

İçindeki çakraları harekete geçiren ve tazeleyen bu enerjiyle tekrardan etrafa ışıltı vermeye başladı Dius. Bu onun için gayet normaldi ve fark etmiyordu bile ancak Atasagun uyanık olsaydı, güzelliği karşısında kesinlikle iç çekerdi.

Dius'un insanlar gibi bir uyku ihtiyacı yoktu. Yemek, içecek, uyku... Bu tarz şeyler insanların ve hayvanların ihtiyaç duyduğu şeylerdi. İnsanlığa benzeyen Ateş Kavmi ise sadece çok güç kaybederlerse uyurlardı ki bu uykudan çok baygınlık olurdu. Güçlerini az biraz geri kazanıncaya kadar, bilinçlerini kaybederlerdi.

Zihnindeki bu tarz temel bilgileri, Atasagun'a aktardı. Eşi uyandığında tüm bu bilgileri zihnine bırakılmış bir not gibi bulacaktı. Böylece daha fazla unutma, bilmemezlik durumları yaşamayacaklardı. Dius güçlendikçe daha çok kullanabiliyordu yeteneklerini... büyüsünü...

***

İki saatin sonunda kucağında hala derin bir uykuyla uyumakta olan eşi huzursuzca kıpırdandı. Bunu hisseden Dius, gözlerini açıp eşine baktı. Kaşlarını çatmıştı. Kolunu tutan elleri gittikçe daha acı verici bir şekilde tenini kavrıyordu.

Kabus mu?

Artık kalkabilecek güce sahip olan Dius, dışarıya çıkacaktı ki Suna'yı hatırladı. İkisi de çıplaktı ve bu şekilde Suna'ya görünmek istemezdi. Kapının önünde bir süre durup bu konuyu düşündü.

Sonrasında Suna'ya neden zihinsel bir mesaj göndermediğini merak etti. Kendi aptallığına gülerken eşine baktı. Onunlayken pek bir şey düşünemiyor oluyordu.

Havaya iletişim büyüsünü çizdi ve banyodan dışarıya çıplak çıkma niyetini Suna'ya gönderdi. Bu niyeti hisseden Suna'nın ise yaprakları ürperircesine titredi ve kuşları bir kez daha rahatsız etti.

Böylece gönül rahatlığıyla kapıyı açıp eşinin odasına doğru hızlı adımlarla yürürken, ateş gücünü kullanarak ikisinin de kurumasını sağladı. Üstlerinde tek damla ıslaklık kalmadı. Yanağına ufak bir öpücük kondurarak yatağına yatırıp üşümemesi için üstünü örttü.

Üstüne bir şeyler giydikten sonra yanına oturup onu bir süre izledi.

Delilik? Gerçeklik?

O tam yanımda uyurken, kimin umurunda?

Tam yanına yatmış, ellerini birleştirmişti ki Atasagun aniden çığlık atmaya ve çırpınmaya başladı. Dius ise onu sarsarak kabusundan uyandırmayı denese de başaramadı.

"Atasagun? Uyan!"

Ancak eşi çırpınmaya devam ediyor ve uyanmıyordu. Dius gittikçe endişelenirken Atasagun çırpınmayı bıraktı. Uyanmasını bekleyen Dius'u şaşırtarak titremeye başladı. Titrerken anlayamadığı dilde sözler söylüyor ve sesi gittikçe derinleşiyordu.

Ne olduğunu anlayamayan Dius, etraflarında siyah dumanların dönmeye başladığını fark etti. Uğursuz mu uğursuz, karanlık mı karanlık dumanlar Atasagun'un her kelimesiyle biçim değiştiriyor; bazen bir insana, bazense bir hayvana benziyorlardı.

"Ne bakıyorsun, ağzını kapat! HEMEN!"

Suna efendisinin bacaklarını ve kollarını sarmaşıklarla tutarken Dius'a bağırdı. Dius sorgulamadan eşinin ağzını elleriyle kapattı. Dumanlar havaya karışarak yok olurken, Dius şok içerisinde titriyordu. Odanın içerisi bile soğumuştu! Ne korkunç bir büyüydü?!

Daha önce böyle bir büyü ne duydum, ne de gördüm!

Dius gözlerinde bir sürü soru işaretiyle Suna'ya baktı, Suna ise onu umursamayarak tüm dikkatini efendisine vermişti. Görünen o ki efendisi en sancılı döneme girmişti.

Bundan sonra belki saatlerce, belki günlerce, belki de haftalarca geçmiş hayatlarındaki anılarında dolanacak; o anıları yaşıyormuşçasına deneyimleyecek ve bilinçsizce büyüler yapacaktı. Özellikle yakın geçmişinde yaptığı karanlık araştırmalarından dolayı, her şeyin daha tehlikeli olacağını hissedebiliyordu.

"Dius... İyi ki buradasın."

Suna dehşet içerisinde söylemişti sözlerini. Atasagun konuşmasa bile, bir şekilde büyü yapmayı başarıyor ve Suna'nın sarmaşıklarını kopartıyordu. Suna ise sürekli ve yeniden, sarmaşıklarıyla efendisinin vücudunu sabit tutmaya çabalıyordu.

Bir önceki hayatında bile zar zor baş edebilmişti efendisinin bilinçsiz büyüleriyle. Evin de bir kısmı böyle yıkılmıştı.

Üstelik o zaman, zaten kim olduğunu hatırlıyordu! Şimdiyse en başından...

İlk defa efendisinin tüm hafızasını, sıfırdan hatırlamaya başladığına şahit oluyordu. Daha önceki yaşam döngülerin de az buçuk bir şeyleri hatırlayarak gelirdi evine.

Geri kalan hatıraları ise ara ara giren kramplarmışçasına hatırlardı ve bu kadarı bile oldukça korkutucu olurdu Suna için. Ve ilk defa... ilk defa tamamını Suna'nın önünde hatırlamaya başlamıştı. İlk defaydı bu...

İlk...

Kim bilir ne kadar korkutucu olacak?

Hele eşi, Dius, burada olmasaydı...

Hayatta kalmayı başarabilir miydim acaba?

Suna her geçen saniye korkutucu ve karanlık düşünceleriyle boğuşurken, Atasagun hareket etmeyi ve büyü yapmayı bıraktı. Böylelikle Dius da ellerini geri çekti.

Ağzını sıkı sıkı kapattığından, yüzü biraz kızarmıştı. Hala kaşlarını çatık tutsa da biraz önceki olan şeyler sona ermişti. Dius, Suna'ya sarmaşıkları işaret etti.

"Hayır Dius. Bu onun ve bizim iyiliğimiz için, güven bana."

"... güven bana."

Dius'un aklına geçmişte yaşadıkları geldi. Ona bunu söyleyen son kişi, sevgilisinin kanını dökmüştü yeşil çimenlere. Bu, Suna'ya düşmanca bakması için yeterli oldu.

Ateş elementini ortaya çıkartarak sarmaşıklardan kurtulmayı planlıyordu ki Suna derince iç çekerek, sarmaşıklarını Atasagun'dan uzaklaştırdı.

"Neler oluyor?"

Dius, Suna'dan bir cevap bekliyordu. Suna ise pek istekli olmasa da efendisinin eşi olduğu için... bilmesine izin vermesi gerektiğini düşündü. Ellerini havada salladı ve alt kattaki kütüphaneden kitaplar uçarak bir bir geldi ve odanın köşesinde, yerde üst üste dizilmeye başladı.

"Bunlar efendimin günlükleri. Fidemi ekmeden öncesinden, bir önceki hayatına kadar."

Onlarca kalın kitap yere dizildi. Dius şaşkınlıkla kitaplara ve Suna'ya baktı. "Atasagun'un günlükleri mi? Bunlar bakmama izin vermediğin kitaplar değil mi?" Suna şaşkın Dius'a bakarken, iç çekip onayladı.

—Ama nasıl onun günlükleri olur? Anlamıyorum?! Burada çok fazla kalın kitap var?

—Efendime boşuna Küçük Orman demiyoruz, cahil Ateş Kavmi. Eşsiz bir ruha sahip olan efendim, Dünya'nın bilinen son ölümsüzüdür. Tüm bunları bilmen gerekmiyor muydu? Hımpf!

Suna aşağılayıcı bir şekilde konuşmuş olsa da Dius bunu umursayamıyordu.

E-eşim... ölümsüz?!

"Ölümsüzlerin neredeyse hepsi Dünya'yı bırak, bu boyutu terk edip gideli yüz binlerce yıl oldu! Yüce tanrılar bile böyle bir değişim yüzünden yer yüzünden silindi. Bana gelmiş, birinin arkada kalmış olduğunu mu söylüyorsun? Üstelik o biri Atasagun?! Eşim yaptığım adam?!"

Suna aşağılarcasına gözlerini üstüne dikerken, onaylamaya devam ediyordu. "Aynen öyle. Normal şartlarda ölümsüzlüğe yükselmiş varlıklar, ister istemez bulunduğumuz boyuttan çok daha üst seviyedeki boyutlara giderler. Ama bazı durumlarda ayrılmayabilirler.

Toprak Kavmi olarak başka dünyalarda veya boyutlarda böyle ölümsüzlerin varlıklarına dair hikayeler duymuş olsakta, kendi gözlerimizle ilk defa böyle bir olaya şahitlik ettik. Bu yüzden ona saygımız sonsuz."

Dius bunu reddetti, içten içe. Ölümsüzler böyle değildi çünkü. Ölümsüzler, her şeyden üstün varlıklardı. Bulundukları ve bağlı oldukları boyuttaki herkesten, her şeyden güçlü olan bu varlıklar ilahi değerler taşırdı. Pek çokları bu varlıklara tapınırdı. Dius ise nefret ederdi.

Çünkü onlar...

Geri kalan bizler, o kibirli p...ler için iki parmaklarının arasında ezebilecekleri birer karıncayız.

—Böyle bir şey mümkün olduğunu düşünelim bir an. Sadece bir an. Ve Suna, Toprak Kavmi böylesine üstün ve kibirli bir varlığa 'Küçük' lakabını mı verdi? Küçük Orman? Harbi mi?!

—Kibirli?! Efendimi aşağılamaya kalkma sakın!

Dius, Suna'nın öfkeli suratına bakarken kendi kendine gülmeye başladı. Sevgilisinin ne denli zorluklarla kendi seviyesine yaklaştığını hatırlıyordu.

İkinci yaşamında sevgilisi tuhaf bir soya sahip olabilirdi ve bu her şeyi açıklayadabilirdi. Ancak ölümsüz olması?!

Geçen son birkaç bin yıl, bir ölümsüz için birkaç on yıldan fazlası olamazdı ki? Ve gerçek bir ölümsüz, asla eşi kadar güçsüz olamazdı.

Olamazdı... Yoksa? Daha önce reenkarne oldu ve beni bulmak için... ölümsüz oldu?

İnanamıyorum...

Hemde insan bedeniyle...

"Gerçek bu. İster inan, ister inanama."

Suna bunları söylerken derin bir nefes vererek yere oturdu. Bu sırada çocuk görüntüsü uzaklaşmış, yerine yetişkin görüntüsü gelmişti. Ve bu, Dius için şaşırtıcı değildi. O hala önüne dizilen onlarca kitaba ve sevgili eşine bakıyordu.

Bu kitaplardan bir şeyler öğrenebilirim.

***

Gördüğü onca gerçek kabustan sonra uyanabilmenin rahatlığıyla kollarını iki yana açarak, geriye doğru gerindi.

Nihayet!

Elini başına götürdü ve etrafını kontrol ederken, doğrulup oturdu.

Neredeyim?

Etrafını incelerken, bir yandan da rahat bir soluk verdi. Her neredeydi, tam anımsayamasa da uzun zamandır ilk defa etrafının yıkılmamış olduğunu görüyordu. Neler hatırlamıştı?

Evet...

En çok hatırası, bir önceki hayatına dairdi. Gözlerini kapatıp biraz daha odaklandı. İsmi neydi? Sevdiğinin gözlerine bakarken aldığı o isim...

Togay!

En son ne ile uğraştığını hatırlamaya çalıştı. Belli belirsiz bir şeyler hatırlıyordu. Karanlık diyardan gelen iblisin, kendini tuttuğunu... Cılız kolunu sertçe çekiştirirken, etrafa saçılan kanını... Öyle bir savaş vermişti ki... Ama güçsüz bedeni, ufak bir dikkatsizlikle parçalara ayrılmıştı.

Sonrasındaysa... Karanlık...

Simya ile bu denli uğraşmaması konusunda ustası tarafından ehli vaktinde uyarılsa bile... Uğraşmıştı. Simya da onunla uğraşmaya başlamıştı demek. Karanlığın iblisleri, bozduğu takası ödetmek adına kendisi için gelmişlerdi.

Ardından bu anısı uzaklaşıp yerine daha farklı bir savaş alanı geldi... Yüzü aydınlanmıştı, şeytani bir gülümsemeyle. Bu, iblisin onu parçalamasından önceki hayatıydı ve bu hayatına hayran kaldı.

Çünkü bu savaş...

Ne büyük savaştı!

Yenilgilerimin en mükemmeliydi!

Verdiği savaşı hatırlayan Togay aptalca gülümsedi. Son birkaç yüzyılın pasını silse de düşük güç seviyesi yüzünden ölmüştü. Neyseki onlar da nasıl bir diriliş döngüsünde sıkıştığını bilmiyorlardı.

Yüzünü ovaladığı ellerini çekip iki yanına koydu. Aşağıdan gelen gürültüyle, soluğunu tuttu.

Bu gürültü de neyin nesi?!

Yere bastığındaysa, az kalsın düşüyordu. Yere, karman çorban bir halde dağılmış günlüklerinden birine basmış ve kaymıştı. Sonrasında yerin, günlükleriyle dolu olduğunu fark ettiğinde sinirlendi.

"Suna! Sana kaç defa günlüklerimi özenle korumanı söyleyeceğim?!"

Togay Toprak Kavmi'nin lisanını kullanarak bağırırken, havaya ufak dokunuşlarla semboller çizdi. Böylece günlükleri havalandı ve kütüphanedeki yerlerine doğru gitmeye başladılar.

O an fark etti nerede olduğunu. Tasarımı ve şekli biraz değişmiş olsa da evindeydi! Hangi ara gelmişti buraya?

Togay ensesini ovaladı. Yapması gereken çok işi vardı. Simya takasından elde ettiği Kutsal Ateş'in Kıvılcımıyla, son eşyayı da elde etmiş olmuştu! Artık büyü seremonisine başlayabilirdi. Tek yapması gereken, bu kıvılcımı sakladığı yer olan Suna'nın gövdesinden çıkarmaktı.

Böylece merdivenlerden aşağıya iniyordu ki bu sefer de büyük bir sarsıntı yüzünden dengesini kaybederek düşüyordu az kalsın. Salon olması gereken yere baktı Togay, ancak tüm mobilyalar... her biri kırılmış, parçalanmıştı.

Duvarda ateşin izleri dururken, yerlerde parçalanmış sarmaşıkları fark etti. Suna, biriyle oldukça sağlam kapışmıştı burada. Siyah sarmaşıklarını kullandırtacak kadar ileri seviyede biriymiş.

Böyle bir insan yok ki?

Yoksa, o mu geldi?!

Bağıracaktı ki duvardaki ateş izlerini gördü. O, ateşe yatkın değildi ve bu çok tuhaftı... O değildiyse kimdi?

Aklına insanlık geliyordu ama onlarda ateşe yatkın değillerdi. Büyü ve pek çok elementi kullanabilseler bile...

Ancak ateş elementi?

Hemde duvarda iz bırakacak denli bir kuvvette?

Kafası karışmaya devam eden Togay, havaya tekrardan birkaç sembol çizdi. Böylece parçalanmış mobilyalar eski hallerine ve yerlerine dönmeye başladı. Duvardaki izler ise siliniyordu.

Kırık kapıdan dışarıya çıkan Togay, bir kez daha nefesini tuttu. Pek çok insanın kanı tarafından ıslanmış çimlerin yeşillikleri, gözükmüyordu bile. Bahçenin loş ışıklandırması ve gökyüzündeki yıldızlar ile birleştiğinde, tüm bu parçalanmış cesetler ve kan, bir filmin en korkunç sahnesine dönüşüyordu. Ama bu gerçeklikti ve gerçekliğin verdiği hisle, daha da dehşet vericiydi.

"Suna! Bu cesetler neyin nesi böyle? Sana kaç bin defa söyledim, Toprak Kavminin derinliklerine çek şunları diye!"

Homurdandı. Ayağına takılan bir cesedi, soğuk kanlılıkla tekmeleyerek kendine yol açtı. Görünürde herhangi bir şey yoktu. Sesler de gitmişti. Ancak bunca homurdanmasına rağmen, Suna ona dönmemişti. Bu da her kiminle kapışıyorduysa, bunun devam ettiğini gösteriyordu.

Suna'yı bu kadar oyalayabilmek...

Her ne kadar hayran olsa da bu insana, içine ufaktan endişe tohumları serpildi. Bu hayatında daha yeni yeni hatırlamaya başlıyordu her şeyi ve yapması gereken tonla işi vardı. Zihniyse karman çorbandı. Ve böylesine güçlü bir saldırıya uğradı!

Eğer şimdi, bu kırılgan ve güçsüz bedeni ölürse ona kavuşması çok daha uzun zaman alırdı. Ancak onu şimdi diriltmeye çalışır ve bu saldıranın hedefine girerse, o zaman böyle bir şansı sonsuza kadar kaybetmiş olurdu.

Togay tüm bunları düşünürken Suna'nın kendisine hala yanıt vermediğinin farkına varıyordu. Suna her daim olduğu gibi hemen yanında bitmemiş, adeta sırra kadem basmıştı.

"Arggh!"

Bu kimdi, neyin nesiydi? Sayamadığı çok ama çok uzun bir sürenin sonunda hatırlayamadığı aşkına kavuşacaktı. Ve her şey billur gibi apaçık olacaktı. Ancak bu kadar yakınlaştığı an, onu hemen harekete geçmekten alıkoyan da kim?

Buna kim cesaret ediyor?

Kim...kim..!

Togay, mantıklı davranmak için zihnini toparlamaya çalışsa da bu kesinlikle işe yaramıyordu. Zihni böylesine parçalanmış, bedeni böylesine güçsüzleşmiş ve sevdiğine bu denli yaklaşmış bir haldeyken... Onu alıkoyan varlığa karşı nasıl sakin kalabilirdi?

"Seni bulacağım... Seni bulacak, kıskıvrak yakalayacak ve göndereceğim kendi ellerimle yer altına. Merak etme, en kötü birlikte düşeriz gökyüzünden!"

Togay haykırdıktan sonra büyülü sözler sarf etmeye başladı. Adeta etrafındaki havada yırtıklar, bozulmalar oluşuyordu. Yürüdüğü yerde kanla ıslanmış çimenler soluyor, küle dönüşüyorlardı. Gökyüzünde korkuyla kaçmak için uçuşan kuşlar bile sözlerinin ağırlığını kaldıramayıp zavallı küçük bedenleri bir bir yere çakılıyordu, ayın ışıltısında...

Togay, ölümü pahasına büyük bir olay çıkartmaya hazırlanıyordu. Öyle büyük, öyle dehşet ki bir daha kimse bu topraklara yaklaşmaya cesaret edemeyecekti.

Ne bir insan, ne bir toprak, ne bir hava!

Ne de başka diyarlardan ve hatta boyutlardan gelme varlıklar.

Bedenini öldürecek bir büyü olsa da önemli değildi. Nasıl olsa birkaç yıla tekrar doğardı ve sadece birazcık daha zaman kaybederdi.

Kutsal Ateş'in Kıvılcım'ını kaybetmeyi asla göze alamazdı. Kaç hayat yaşarsa yaşasın, onu kimsenin almasına izin veremezdi.

O Ateş Kavminden geriye kalan son umuttu, sevgilisinin ruhuna ev sahipliği yapması gereken bedene can verecek!

"...

Yaşayan Dünya!

Enerjinle bizleri besleyen ana!

Güçlerimizi belirleyen baba!

Etrafını çevreleyen en büyük güçleri hakimiyetine alan,

Yeri geldi mi havanın öfkesini serbest bırakan, yeri geldi mi toprağa üstün gelen ateşi salan!

Sabırlı suları, dayanıklı toprakları yöneten.

Doğanın oluşumu,

Doğanın kanunu,

Doğanın koruyucusu!

Duy sesimi, duy yakarışlarımı!

En sabırsız, en öfkeli olanı!"

Togay büyü oluşumunu havaya çizeceği son sembolle bitirecekken, kendisini siyah sarmaşıklara sarılı buldu. Ve bir ses duydu...

"Atasagun!"

Uzun zamandır, kullanmadığı gerçek ismini duyarak titredi. Sevdiği adam, bu isimden nefret ediyordu. Bu yüzden hiç kullanmamıştı. Şimdiyse biri onu bu isimle mi çağırıyordu?

Buna kim cesaret eder?!

Togay kavgaya davet edercesine sesin geldiği yöne dönerken, Dius'un artık bağırmaktan sesi kısılmıştı. Tüm vücudu kaskatı kesilmiş bir halde eşine bakıyordu. Şimdiye kadar defalarca haykırmış, Atasagun'u dizginlemek adına tüm gücünü kullanmıştı. 

Suna ile beraber onu dizginlemek adına bildikleri tüm büyüleri ve güçlerini kullanmışlar, bu sırada insanlar bir kez daha Dius'a saldırmak üzere gelmişlerdi.

Atasagun, bu insanları gördüğünde iyice çileden çıkmış ve her birini katletmişti. Ne Dius'un, ne de Suna'nın bildiği bir lisanda konuşuyordu. Gözlerinin tam bir odağı bile yoktu. Deli gibi boşluğa büyülerini savuruyor; bazense anlayabilecekleri bir dilde, var olmayan kimselere hakaretler veya övgüler yağdırıyordu. 

Saldırmaya gelen tüm insanlar ise resmen bu karmaşanın arasında kalmış, hiç beklemedikleri bu olay karşısında nutukları tutulmuştu. Öyleki hiçbiri kaçmaya bile çalışamamıştı. 

Atasagun, havaya çizdiği birkaç sembol veya söylediği bir kaç şey ile tüm insanları tek tek katletmişti. Zayıf insanların en ufak bir şansı olmamıştı. 

Dius ve Suna'nın tek yapabildikleriyse izlemek olmuştu. Gerçi Suna bu durumda bile efendisini engellemeye çalışmıştı. Ancak sadece çabalayabilmişti. Hiçbir işe yaramıyordu, ne kuklaları ne de sarmaşıkları. Toprakla kaplaması bile, bir hiçti. 

Klanının en güçlü, en gizli büyülerini bile söylüyordu Suna. Öyle ki havaya semboller çizmek zorunda kaldığı büyü oluşumlarına başvuracak kadar, gururunu hiçe saymıştı. Kırmızı çiçekleriyle efendisinin bedenini hareket edemeyecek kadar kesmişti. Ancak efendisi kendini çok hızlı iyileştiriyordu. 

İşe yaramıyordu; efendisi, babası gördüğü bu ölümsüz, Suna'dan yüzlerce kat güçsüz olsa da Suna ona dokunamıyordu bile. Belki de bu sefer efendisini öldürmeliydi?

Böylesine... ama...

Şok içindeki Dius'a baktı. Küçük Ormanı, o tam buradayken öldüremezdi. Küçük Orman, sonraki yaşamında kendisinden nefret ederdi yoksa. Eşinin gözü önünde kendisini öldürülmeye zorladığı için... Bunun utancıyla kavrulurdu!

Ama...

Hiç böylesine kötü olmamıştı!

Bu sırada Suna ne kadar bağırsa da efendisine ulaşamamış, şoku atlatamayan Dius'dansa herhangi bir yardım görememişti. 

Dius biraz önceye kadar, yani evin içinde oldukları sırada Suna ile ortaklaşa eşini durdurmaya çabalıyordu. Ancak onu zaptedemedikleri gibi onları hiç görmüyor gibiydi. 

Kesinlikle görmüyor! 

Anılarında kaybolmuş, uyurgezer bir halde evin içini yaptığı büyülerle dağıtıyordu. Ancak iş insanların geldiği vakte ulaştığında Dius dondu.

Dius'un sevdiği adam, bir karıncaya zarar veremeyecek derecede saf kalbe sahipti. Zayıflara her şeyiyle yardım eden, güvenine ihanet edenlere bile gülümseyen ve intikam aramayan... Bir insanı öldürmek nereye, sevdiği nereye? 

Böyle bir sahneye şahit olmayı hayal dahi edemeyen Dius, Atasagun'un gazabını donmuş bir edayla izledi ve dizleri tutmadı. 

Onca yıl... Onca zaman... Binlerce yıl... 

Kendisi karanlıkta kısılı kalmıştı. 

Ne büyük ızdıraptaydım! Ölmek istsemde ölememem...

Sürekli karanlık... Sessiz karanlık... Büyük acı, çıldırtan. 

Hiç umudumun olmaması. En sonunda zaman kavramını yitirip çıldırmam, ta ki karanlıktan farkım kalmayıncaya kadar. 

Ve o esnada kopmuştu Dius. 

Ondan sonraki an, ona seslenen güzel bir sesti. 

İsmimi söyleyen... 

Binlerce yıl mı geçmişti? O bunu fark etmemişti, çünkü tüm kavramlarını yitirmişti. Ama eşi için her şey çok daha farklı işlemişti. 

Dius, dehşet içerisinde eşinin ne hale geldiğini izliyordu. Karıncayı incitemeyen, en ufak yalana kanan eşi! Yanlışlıkla birine zarar verse, haftalarca gözüne uyku girmeyen eşi! 

Bir hiçmişçesine insanları öldürüyordu. Ne bir mimik, ne de bir tereddüt. Dius, zamanın eşine olan tesirini ilk defa anlıyordu. Kendisi için o karanlıkta her şey donmuştu. Ha bin yıl, ha milyon yıl... Fark etmeyecekti. 

Eşi ise... onun için zaman donmamıştı. Ağır ağır işliyordu. Her gözünü hayata açtığında yaşamaya devam ediyor ve bir süre sonra geçmişi hatırlıyordu. 

Atasagun'un her yeri dağıtmasından önce günlüklere biraz göz atma fırsatı bulan Dius, eşinin nasıl ızdırap çektiğini okumuştu. 

Okudum ama görmek? 

Gördüğü kişi gerçekten aşık olduğu kişi miydi? Böylesine acımasızca insanları katleden... Doğru mu görüyordu Dius?

Kabus değil, değil mi?

Böylece kendini tokatladı. Acıyı hissedebilmişti. Dius gördüklerini reddetmeye çabalarken, Atasagun tüm insanları öldürerek bahçeyi; kan ve parçalanmış cesetler gölüne dönüştürmüştü. 

Suna ise hala efendisine ulaşmaya çabalıyordu. Bu sırada efendisi öfkeyle bağırdı Suna'ya. Tüm bu cesetleri niye ulu orta bıraktığına dair. 

Toprak Kavminin lisanını kullanmıştı, bu Suna'yı şaşırttı. Az daha ne dediğini anlayamıyordu efendisinin. Uzun zamandır kendisiyle bu lisanda konuşmuyordu. Güçsüzlükle yığıldığı yerde, donakalmıştı.

Efendisi çok derinlere dalmış, bir türlü geri dönmek bilmiyordu anılarından. Ne yapacağını bilemez haldeyken Suna, efendisi yapmaması gereken bir büyüyü yapmaya başladı. 

Son anda onu engelleyebildi, Dius ise çaresizce eşinin ismini haykırdı. Bir kez daha ve eşi, Suna'nın onu engellemesine izin verircesine durdu. Ardından başını döndürdü ve Dius'a baktı. Eşiyle göz göze gelen Dius, tekrardan dehşete düştü. 

Bu gözler...

Hiçliğe bakan gözler. 

Gören ama görmeyen gözler. 

İçleri tamamen boş olan gözler. 

"Atasagun! Bana dön! Lütfen?.."

Eşinin bakışları altında bir kez daha dizlerinin üstüne çöktü, hissizce. Kolları boşalmış, ne tutuyor, ne hareket ediyorlardı. Hayatında en büyük çaresizliği; kanlı başının bedeninden ayrıldığında ki hissettiğiydi. O başı, sıkı sıkıya kucağına alıp çığlık attığı... Ve şimdi... Aynı çaresizliği yaşıyordu. O yaşıyordu, ancak yaşamıyor gibiydi. Eşini istiyordu, kendini ebediyete kadar adadığı eşini.

"Geri dön..."

Suna, umutla ona ve efendisine bakıyordu. Belki efendisi normale dönerdi? Dius'un yakarışları ona ulaşırdı? Suna artık tükenmişti, eğer onu tutan bu zayıf sarmaşıklarını da koparırsa... 

Toprak Kavmi'ni bir kez daha çağırması gerekirdi. Ancak onlara güvenemezdi, onlar efendisinin dirilme döngüsünü biliyorlardı. Nasılsa dirileceğini söyleyerek, öldürebilirlerdi. Tam sevdiğine kavuşmuşken, ölmesi... Bunu kendisinin de kabul edemeyeceğini fark etti.

Çaresizdi. Yapabileceği başka da bir şey yoktu. Ve efendisi gerçekten de durdu. Durdu ve Dius'a baktı, Suna'nın belkide ilk defa anlamlandıramadığı bir yüz ifadesiyle. 

Togay ise kendisine seslenen adama baktı. Pas rengini andıran saçları, yaşlarla dolmuş yeşil gözleri, terlerle ıslanmış soluk sarı teni... Bir şeyler çağrıştırıyordu ama ne? Togay kaşlarını çattı ve düşündü. Daha çok ve daha çok, öyle ki Suna'nın kendisini saran sarmaşıklarını unuttu.

—Ah! 

—Demek Ateş Kavminden geriye bir kişi kalmış! Seni şimdiki hayatımda bulmuş olmalıyım! Büyük yük kalktı üstümden!

Togay genişçe gülümsedi. Geçmiş hayatlarına ait anılarla dolduğundan zihni, şimdiyi pek seçemiyordu. Ama umurunda da değildi, sonuçta yapması gereken belliydi. 

Bu hayatında böylesine kullanışlı bir şey bulmuştu! Bu bulduğu, simyayla uğraşarak elde ettiği Kutsal Ateş'in Kıvılcımı'ndan daha üst seviyeydi. 

Ateş Kavminden bir erkek!

Artık beden yapmakla uğraşmasına gerek yoktu, zira hazırda bir bedene sahipti! Hiçmişçesine sarmaşıklardan kurtuldu ve Suna'nın korkulu bakışlarını hiç hissetmeden, dizlerinin üstüne çökmüş, ağlamak üzere olan bu adama baktı.

"Biraz güçsüz düşmüşsün, ancak hala işime yarayabilirsin."

Bilinmeyen bir lisanda kendi kendine konuşan Togay, bu bedeni öldürmeden ruhu çıkarıp atmak adına içinde bulunduğu durumu unutaraki Dius'un boynunu sıkmaya başladı. Bir yandansa dua edercesine büyülü sözleri ahenkle söylüyordu. 

Eşinin ne yaptığından habersiz olsa da bunun dehşet verici bir şey olduğunu anlayabilen Dius ise boğazını sıkan ellerden kurtulmaya çalıyor ama başaramıyordu. Eşinin ne dehşet verici güçlere muvafık olduğunu anlayarak, korku içerisinde titriyordu. 

Güç seviyemiz neredeyse aynı...ama... Suna tarafından da çok kötü hırpalandı. Ancak hala böylesine güçlü ve böylesine kalplere dehşet salan bir büyü oluşturmaya devam ediyor.

Ölecek miyim?

Dius, gerçekten de ölebileceğini düşünmeye başladı. Suna ise çığlık atmaya... Suna'nın çığlık atıp efendisinin ağzını kapamaya çalışmasıyla, Togay onun burada olduğunu fark etti ve aynı zamanda dikkati dağıldı.

Boğazından kalkan basınçla öksürerek nefesini içine çeken Dius, eşinin üstüne atladı ve Suna'ya destek oldu. Eşinin üstüne çıkıp kollarını tuttu, tüm kuvvetiyle. 

Suna'ya kaşlarını çatarak bakan Togay ise öfkeyle kuduruyordu. Suna ona ne yapıyordu? Sonunda amacına ulaşacaktı! Kaç hayatını feda ettiği amacı! Dikkat dağıtmanın yeri miydi şimdi? 

Şımarıklık zamanı değil!

Togay, ellerinden kurtulmak için büyüye başvururken, daha da farklı şeyler hatırlamaya başladı. Çok eskilere dair. Ateş Kavminden birini gördüğü içindi belki de... 

O kavmi nasıl da yıkmıştı? Sırf sevgilisinin nereye hapsedildiğini öğrenebilmek için. Gerçi, başta dostane tekliflere başvurmuştu. Kaç hayatını bu saflığa adamıştı? Ve her seferinde Ateş Kavmi liderinin önünde diz çökerek yalvarmıştı, onun nerede olduğunu söylemeleri için. Ancak her hayatında farklı bir yalan söylenmişti. 

İnzivaya çekildi.

 Yalan.

—Başka diyarlara sürüldü.

Yalan.

—Neden arıyorsun ki onu? En son başka dünyadan biriyle evlendiğini duyduk.

Yalan.

— Ha? Dius mu? Son savaşta öldü o...

Yalan.

—O mu? Hatırlamıyorum, kimdi ki o?

Yalan.

—Özür dileriz, ancak gerçekten bilmiyoruz.

Yalan!

Ve yalanlara başvurdukları gibi, onu bulmasını engellemek adına önüne engeller koyup öldürmüşlerdi. 

Defalarca... 

Bundan bıkmıştı Togay. Çok bıkmıştı! 

Böylece, bir hayatında liderlerinin önüne son bir kez daha çıktı ve dedi ki 'Bu son şansınız. Onu bana verin, yemin ediyorum size hiçbir zarar gelmeyecek.' ancak lider yine yalanlara başvurmuştu. Ve bu onun gözünü nasıl döndürdü?

Bir kez daha... bir kez daha... yine yalan... ardından yine öldürecekler... ve ben yine dönüp sorduğumda... yine yalan ve yine ölüm bulabileceğim sadece... 

Dius ise oralarda bir yerlerde, acı içerisinde beni bekliyor!

Gözünü açıp kapatıncaya kadar Ateş Kavminin kalbi olan şehri katletmiş, yok etmişti. Sonrasında geriye kalan her Ateş Kavmi üyesine sormuştu, onun nerede olduğunu. 

Tabi hiçbiri onu dinlemiyor, büyük bir kibir ve öfkeyle onu öldürmeye çabalıyorlardı. Ancak hiçbiri bunu başaramıyordu. Bu hayatında her şeyi hatırlayana kadar beklemişti Togay. Neredeyse tüm gücünü toparlayana kadar beklemişti.

Tüm gücümdeyken aptal kıvılcımlar mı beni durduracaktı?

Hah!..

Beni durdurmak için bir canavar bulmalıydılar!

Saldırmıştı, sorular yağdırarak. Kendi başına bulamıyordu, dostane yaklaşımla cevap arıyordu ve her seferinde ölüyordu. Aslında koca bir kavmi yer yüzünden silmek değildi amacı. Ancak bu adamlar öylesine kibirlilerdi ki insan olan Togay'ı önemsemiyor ve delicesine saldırıyorlardı.

Aptallar... Ölümsüz olduğumu bile anlamadılar.

Savaşla geçen birkaç yaşamından sonra Togay,sevgilisine ne olduğunu tam olarak öğrenebilmişti. Onu mühürlemişlerdi, bir şekilde. 

Ateş Kavminden bir kadındı, çocuğu karşılığında bu bilgiyi takas eden. Ve böylece bırakmıştı bu kavimle ilgilenmeyi Togay, tek derdi sevgilisini bulmaktı.

Ne var ki kadının verdiği haritaya göre gittiği yerde onu kötü bir tuzak bekliyordu. Bu tuzağa düştü, eli kolu bağlandı. 

Kadın ona kahkaha atmış ve elindeki çocuğu, onu sonsuza kadar bu yerde tuzağa düşmüş olarak tutmak adına kurban etmişti. 

—İster geber, ister sonsuza kadar kal karanlıkta! Aynı sevgilin gibi!

Bu manzara karşısında kahkaha atmıştı Togay. Ve o an, bu kavmin var olmayı haketmediğini düşünmüştü. Küçük çocukları bile katleden, kibirli bir kavme ihtiyacı yoktu yeryüzünün!

Böylece dilini ısırmış ve kendini iyileştirmemişti. Sonraki dirildiğinde ise tüm kavmi yeryüzünden silmişti. Yetişkin olan herkesi katletmiş, çocuklarıysa asla geri dönemeyecekleri şekilde sürgün etmişti Dünya'dan. 

Sonraki yaşamlarında Ateş Kavmine, sevdiğini hapsetmeleri için yardım eden diğer kavme: Su Kavmine musallat olmuştu. Ancak onlara sadece üç defa şans vermiş, ardından söylemeleri için şiddete başvurmuştu. 

Togay anlayamıyordu, neden saklıyorlardı? Tek istediği sevdiğiydi. Ne gerek vardı? Neden onu uzakta tutuyorlardı? Ve çılgınca hareket etti. Çok ama çok çılgınca, zihnini kıracak şiddetle çılgınca. Öyle ki az daha bulunduğu boyut tarafından dışlanacak, üst boyuta sürülecek denli derin, üstün büyülerle çıldırdı.

Tek öğrenebildiği, hala hayatta olduğuydu. Su Kavminden geriye kalan son kişi ölmeden önce gülmüştü.

—Sen? Zihnini kıracak kadar sergileyebileceğin acımasızlığın sınırı bu mu? Dalga mı geçiyorsun? Biz senden çok daha dehşet verici olandan korkmaktayız. Ölmeye şükrettirecek dehşeti sergileyenden. O yüzden, çekinme. Çocuklarımı bile öldürebilirsin, sana vereceğimiz bilgi karşısında uğrayacağımız hezimetten çok daha iyi bir son bu!

Togay, bu kadar korktukları kişinin kim olduğunu bilmek istedi, aklına bir fikir gelmiyor değildi... Ama o kişinin bu kadar ileriye gideceğine dair inancı yoktu. Bu inançsızlığına rağmen, o kişiyi de aradı ancak ne onu, ne de bu acımasızlığı yapan kişiyi asla bulamadı. Sevdiğini bulamayışı gibi...

Ne var ki bu aptalları böylesine sindiren ve sevdiğimin ölmesine neden olan gerçekten o kişiymiş! 

Hele bir kez daha karşıma çıksın, alay edercesine!

Bu sefer onu unutmayacağım ve neler neler yapacağım! 

Geriye o zamanlardan kalan ve yarattıkları dedikodularla ölümüne sebep olan İnsan Kavmi kalmıştı. Ancak onlar diğer iki kavim gibi değillerdi. Kısa ömürleri, büyü gücünden yoksunlukları, beş para etmez bilgi toplama yöntemleri!..

Bu kavme sinirlenemedi bile Togay. Nedeni, kendisinin de insan olması değildi. En azından Togay'a yalan söylememişlerdi ve gerçekten yardım etmek isteyenleri vardı. Tüm güçsüzlüklerine ve kırılganlıklarına rağmen. 

Böylece aldığı birkaç büyük yardım karşılığında onlara; Su Kavminin, Kutsal Buz Parçacığını ve Ateş Kavmi'nin, Kutsal Alev'ini verdi. 

Gerçi Kutsal Alev, Kutsal Ateşin Kıvılcımı kadar güçlü bir nesne değil. Bu yüzden günümüzde kızıl insanların soyu tükeniyor.

Neredeyse kandırdığım söylenebilir.

Bunların tüm insanlığa yerleşmesi çok ama çok zaman alacak, insanlığın görünüşüne kadar etkili olacaktı. Ayrıca büyü güçleri de kazanacaklardı. 

İnsan Kavmine bunları bir 'hediye' olarak sunmuş olsa bile, aslı pekte öyle değildi. Sadece ileri ki hayatlarında büyü gücüne sahip insanların, daha kullanışlı piyonlar olacağını düşünmüştü.

Düşüncesinde haksız da sayılmazdı. Pek çok büyücünün yardımını aldı, pek çok büyücünün bilgeliğinden yararlandı. İlhamlarıyla ortaya attıkları, kendisine de ilham oldu. Ancak yine de bulamadı. Tüm Dünya'yı karış karış aradı ve yine de bulamadı. 

Ateş Kavmi, uzun ömürlü varlıklardı. Güç seviyeleri ne kadar yüksekse, o kadar uzun yaşarlardı. Onlarca, yüzlerce yıl. Bin yılı rahatlıkla aşabilirlerdi. Tabi diğer tüm bitkilerin ortak özelliğiydi uzun yaşam. 

Gerçi Su Kavmi... onların hayatı diğerlerine göre bayağı kısa...

Sadece uzun yaşamda değil, enerji çekebildikleri sürece; aç, susuz kalmalarının bir önemi olmazdı. Hatta oksijene bile o kadar çok ihtiyaç duymazlardı... Yeter ki dünyanın enerjisini, vücutları absorbe edebilsin.

Tek ihtiyaçları bu...

Bu dünyanın çocukları arasından, en çok ölümsüz çıkaranlarda yine bu kavimlerdi. Ancak onlardan ölümsüz olamayanlar da en sonunda yaşlanır ve ölürdü. 

Gerçi yaşlılıktan ölen bir Toprak Kavmi görmedim...

Belki de onlar istisnadır.

Togay yaşadığı onca hayattan sonra, inatla onu aradıktan ve onu ararken kendini kaybettikten sonra... Bir gün gerçek yüzüne vurmuştu. 

O hava... o kişi...tarafından. Suyun içerisindeymişçesine havada dalgalanan kar beyazı saçlarıyla gelmiş, okyanus rengi gözleri ve delici bakışlarıyla; kendisi gibi bir ölümsüzün böylesine bir uğraşla vakit öldürmesine acımıştı. Ya da sadece saçma egosuyla davranmıştı; o an, unuttuğu bu kişi hakkında hiçbir şeyi bilemezdi. Ve ona unuttuğu başka bir gerçeği hatırlatmıştı.

"Bir bin yıl, bir bin yıl daha kedere

Bin hayat yaşadın; bin kere, bin kedere...

Sonu gelmez, döner merdivenlerde yükselirken de

Ruhların dünyasında da

Bin yıl daha sürse savaş, bin savaş daha

Milyonlarca gözyaşı döktün ve milyonlarcasını daha

Milyonlarca korku ve hatta şüphe de

Milyonlarca doğru ve yanlış, bu zamanın dengesinde de

Bulduğun ateşin, tek doğru oluşuyla

Bu ateşin aklından çıkmayan tek anısıyla

Çok şey bilen sen, çok cahil olan sen

Krallıklara at sürüp fetheden sen

Bir hayatında getirirsin suçu, diğerinde getirirsin adaleti suçluyla

Saklarsın, sahip olduğun aşkın inancıyla

Hala seversin, hala istersin

Ancak vakti gelir, kendini açıklama vakti gizemlerin

Ve fark edersin, bu zamanın dengesini

Hala getiremezsin dile, sevginin ebediyetini

Zamanın dengesi, doğruluğun ateşini söndürmüştür çoktan

Aklından çıkmayan tek anısıyla ateş, Toprak Kavmine karışmıştır çoktan

Gerçeğin üstünde yarattığı dehşetle dona kalsın, bu kişi onu basitçe öldürmüştü. Ancak Togay tekrardan doğmuştu. 

Tekrar, tekrar ve tekrar... 

Geri kalan her şeyi bir kenara fırlattı. Gerçeği ise hiç unutmadı. Artık onun öldüğü gerçeğini, onu bulamadığının gerçeğini ve böylece başladı; sevgilisinin ruhunu ölüler diyarından çekip canlılar diyarına getirmek üzere olan çalışmasına...

 

-Şarkı Sözü: Sting, Thousand Years- 

-Tarafımdan yer yer değiştirilip eksiltilerek yazılmıştır.-

 

Önceki Bölüm Sonraki Bölüm

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.