POPÜLER NOVEL GÜNCELLEMELERİ

İsmimi Söyle... Kutsalmışçasına Bölüm 14: Başlangıç -Körelten Işık-

Çeviri : HelFreya
Düzenleme : HelFreya
Okunma : 101
Tarih : 04 Haziran 2018
Önceki Bölüm Tüm Bölümler

İzledi, izledi ve izledi sevdiği adamı... Döktüğü milyonlarca göz yaşından sonra, sevdiğinin uyurken ki yüzünü izleyebiliyordu. Aleve benzer saçlarını okşadığındaysa kendisini saran kollarının bilinçsizce sıkılaştığını hissetti.

Dius'u uyurken ikinci izleyişiydi. Tüm o anılarında... sevdiği adam, Togay'ı korumak adına verdiği o savaşta baygın düşmüştü, şimdiki gibi.

Ne günlerdi...

Kaşlarını çattı Togay. Kendi yapımı olan ve sevdiğine lanet olarak verilmiş bu sembolün, ruhundaki izini inceledi.

Ölümsüz olmadan önceki hayatını daha net anımsamaya başladı. Sembolde ki tüm o formülleri çözerken. İlk hayatını... Bu sembolü, insan olan bedeninin acizliğinden kurtulmak için yapmıştı. Çok iyi hatırlıyordu artık Togay.

Sembolün oluşturacağı alan içerisinde onlarca yıl, neredeyse hiç yaşlanmadan meditasyon yapabilirdi. En güzel yanı buydu. Orada geçen uzun zamana kıyasla, gerçekte geçen kısa zamanın tesiri olurdu bedenine. Alan içinde geçireceği onca zamanın sonunda gerçekte geçen birkaç yıl zamanın etkisi olur, bu birkaç yıl kadar yaşlanırdı. Böylece insan olmanın verdiği kısa ömrü aşabilmişti.

Onunla tanıştığı ilk ânı da hatırlıyordu. Kar beyazı saçlarının, kanla lekelenmiş sonbahar yapraklarının üstünde darmadağın dağılışını. Üstü başıysa çamur içindeydi.

Gördüğü ilk an anlamıştı, bu çocuğun Hava Kavminden olduğunu. Çünkü Atasagun diğer insanlardan farklıydı. Ölümsüzlük yoluna baş koymuştu ve oldukça da başarılı bir şekilde ilerliyordu.

Tüm bu olay ve gizemler, Hava Kavmi gibi yeryüzünün ikinci en güçlü kavminin meselelerine karışmaktan da korkmuyordu. O ana kadar bu tarz meselelerden uzak durmuş olsa da yerde yatan, yaralı bir çocuğu görmezden gelemezdi.

Çocuğu himayesine aldı. Onu besledi, yaralarını tedavi etti. Ama çocuk tamamen iyileştiğinde bile onu bırakmadı. Hep peşinde dolandı. Kendi kavmine geri dönmedi ve Atasagun, bundan rahatsız olmadı.

Her meditasyona girdiğinde çocuk isyan ediyor, ama her meditasyondan çıktığında güzel bir gülümsemeyle dinlenmesini sağlıyordu.

"Çocuk? Kavmine geri dönsene sen artık?"

Meditasyonların birinde çıktığında sinirliydi. İstediği sonucu alamamanın verdiği stress vardı üstünde ve gördüğü ilk kişiye ters davrandı. Çocuğun ise beyaz teni kızardı, okyanus mavisi gözleri yaşlarla doldu.

"Beni istemiyor musun artık?! Ayrıca ben çocuk değilim! Senden daha yaşlıyım insan!"

Çocuğun kırmızı bir suratla, böyle bağırması karşısında şaşırmıştı.

"Ama sen çocuksun ve sakinleş."

Çocuğu sakinleştirmek üzere kucağına aldı, saçlarını okşadı. Çocuk ise öfledi ve pöfledi. Biraz homurdandı, kendi dilinde. Atasagun ise hiç anlamamıştı ne dediğini. Hava Kavminin lisanını bilmiyordu sonuçta.

"Bir insana göre değilim! 200 yaşımdayım! Çocuk olan sensin!"

Bunu duyunca şaşırmıştı. Ama çokta yansıtmamıştı yüzüne. Bitkilerin, insanlardan çok daha uzun bir yaşam süresine sahip olduğunu biliyordu.

Ateş ve Su Kavimleri, insanlara olan benzerlikleriyle bu alanda da ön plana çıkıyorlardı. İnsanlarla aynı şekilde büyümekteydiler. Ateş Kavmi, yetişkinliğe eriştiğinde görünüşlerinde pek değişim olmadan ömürlerini yaşar ve bitirirlerdi.

Su Kavmi ise aynı bir insan gibi görünüşüyle de yaşlanır ve diğerlerinden çok daha kısa olan ömrünü sonlandırırdı.

Toprak Kavmi ise çok daha uzun sürerdi. Tohum filizlenir, fide haline gelirdi. Ve bu fide ilk çiçeğini açan bir ağaç olana kadar yetişkin sayılmazdı. İlk çiçeğini ise birkaç insan ömrü vaktinde açardı. Ve onların ömürleri oldukça uzun olurdu.

Yaşlılıktan ölen bir Toprak Kavmi var mı ki? Her biri ölümsüz gibi...

Ancak Atasagun bile bilmiyordu, en gizemli olan Hava Kavmini. İnsana benzediklerini bile düşünmüyordu, bu çocukla karşılaşana kadar. Tek bildiği rivayetlerdi. Rüzgarda savrulan okyanus mavisi, beyaz benekli çiçekler olduklarına dair...

Bu sırada kendi kendine gülümsedi ve başını iki yana salladı.

"Ama sen hala çocuksun. İnsan Kavmim kısa yaşasa da çabucak olgunlaşırız. Ve sen daha olgunlaşmamış bir çocuksun, ne kadar zaman geçerse geçsin."

Atasagun'un bu cevabıyla sus payını alan çocuk ise kendi lisanında biraz daha homurdandı.

"Özür dilerim, sinirimi senden çıkardım. İstediğin kadar yanımda kalabilirsin."

Kovmaya gücüm yetermiş gibi...

Atasagun, düzgün bir şekilde bu çocuktan özür dilediğinde, çocuğun yaşları durmuştu. Güzel gülümsemesi ile bir sürü şeyler anlatmaya başlamış, neşe içinde etrafta koşturmuştu.

***

Günler günleri, yıllar yılları geçti. Bu çocukla beraber, diyar diyar ve hatta boyut boyut gezmişler, maceralar yaşamışlardı.

Ama insan ömrü kısaydı, Atasagun'un zamana yaptığı onca müdahaleden sonra bile. Ve yaşlı bir bunağın teki olup çıktı en sonunda.

Çocuğun ağlayarak elini tuttuğu o gün, son günü olduğuna emindi.

"Hani ölümsüz olacaktın! Neden ölüyorsun!?"

Çocuk, insan gözüyle sadece bir veya iki yaş atmış gibiydi. Onca zamandan sonra bile... ve sürekli bağırıyor, ağlıyordu. Sıkı sıkıya tutmuştu; Atasagun'un artık kemikleşmiş, titreyen ellerini.

"İnsan sınırlarımı aşabilmek için çok uğraştım. Pek çok hile ile zamana hükmetmeye çalıştım. Az da olsa başarılı olabildim. Yine de İnsan Kavmimin aciz, zayıf bedeninin sınırlarını aşamadım. Özür dilerim çocuk. Ancak benden bu kadar."

Atasagun bir insana göre çok ama çok fazla uzun yaşamıştı zaten. Hiçbir insanın göremeyeceği diyarları görmüş, boyutlara gitmişti. Bu çocuk bile başlı başına bir insanın göremeyeceği varlıktı. Ama Atasagun'u bir an olsun yalnız bırakmamıştı.

"Artık sende kendi kavmine katıl. Geçen uzun zamandan sonra eminim seni de özleyen biri olmuştur oralarda."

Çocuk ise şiddetle başını iki yana salladı. Hıçkırıklarıyla, çığlıklarıyla her yeri inletti.

—Ölme!

—Daha ismimi bile söylemedim, ölemezsin!

Çığlıklar atıyordu ve bu çığlıkları Atasagun'un pekte işitmeyen kulaklarını bile oldukça rahatsız ediyordu. Belli belirsiz bir simayla gülümsedi ve fısıldadı bu çocuğa.

"Zamanım hala dolmuş değil çocuk. Madem bu kadar istiyorsun söylemeyi, söyle o zaman."

Böylece çocuğun feryatları daha da artmıştı.

"Bana Körelten Işık derler!"

Çocuk son bir çığlık atmıştı, Atasagun'un kulağına. Ve o da bunu duymuştu. Sonunda ömrünü beraber geçirdiği bu çocuğun ismini öğrenebilmişti. Son gizem de açığa çıktığına göre ölebilirdi artık.

Son gizem?

Ölmekten çok korkuyordu. Bu gizem ortaya çıkmış olsa da daha pek çok gizem yok muydu? Tatmadığı pek çok duygu... Ömrünü ölümsüzlüğe adadığından... Yaşayamadığı onca şey!

—Ölemezsin!

—Haklısın, ölemem!

Bağırdı Atasagun. Ölemezdi! Ölümsüz olması gerekiyordu. Ölümsüz olmalıydı. Ama ölüyordu işte, ne yapabilirdi?

Zar zor, yattığı yerden doğrulup oturdu, yarı yarıya gören gözlerini tepelerindeki Dolunay'a yöneltti. Çocuğun feryatları durmuş olsa bile, hala ağlıyordu elini bırakmayarak.

O son, birkaç nefeslik zamanında aklına büyük bir fikir geldi. Bu fikri daha önce de düşünmüş, ancak nasıl yapacağını bir türlü bulamamıştı. Ama şimdi formülü çözmüştü, biliyordu, yolunu bulmuştu.

"Körelten Işığım. Bana Zamanın Atlasını ver."

Çocuk, isminin söylenmesiyle şaşırdı ve daha da duygulandı. Ardından itaatkar bir şekilde çantasını açarak notlarının arasındaki o sembolün bulunduğu sayfayı yırttı ve bir kalemle birlikte verdi Atasagun'a.

Ancak Atasagun'un titreyen elleri ve düzgün görmeyen gözleri büyük engeldi. Formülleri sembole bir türlü işleyemiyordu. Bunu fark eden çocuk ise durdurdu Atasagun'u.

"Böyle olmayacak, izin ver zihnine gireyim. Söz veriyorum başka bir şeye bakmayacağım, sadece ne yapmaya çalıştığını göster bana. Ve izin ver, yardım edeyim. Görmeyen gözlerin, tutmayan ellerin olayım."

Titreyen ellerden, kalemi ve kağıdı aldı Körelten Işık. Alınlarını birbirine yasladı ve Atasagun'un zihnine girdi. Orada sembole yaptığı dehalık gerektiren müdahaleleri, elinin altındaki kağıda aktardı. Gözünün önünde ki ve hatta zihninin içindeki bu formülleri sembole işlemek o kadar zordu ki! Yine de yapmazsa, sevgili insanı ölecekti. Bu yüzden, son umuduna sıkıca sarıldı.

Hava Kavminin en büyük dehaları bile, böylesine bir formülle bu sembole müdahale etmeyi düşünemezdi.

Daha doğrusu, cesaret edemezlerdi.

Bu çılgınlık!

Sevdiğim insan... Gerçekten çılgın!

Lütfen, bu çılgınlığın sonsuza kadar devam etsin...

Sembolü tamamladığında vakit kaybetmeden, son nefesini vermek üzere olan Atasagun'un etrafına çizdi.

Sembol çizimi bittiğinde Atasagun'un etrafında siyah bir bariyer oluştu, silindir şeklinde. Körelten Işık, ne yaparsa yapsın bu bariyere müdahale edemiyordu. Ve bilmiyordu, gerçekten işe yarayıp yaramadığını. Öyle ki bu yeni sembolün ne işe yarayacağını bile tam kavrayamamıştı.

Kavrayamamış olsam bile... tehlikeli olduğunu biliyorum.

Güveniyordu ona. Ve böylece bekledi. Günler günleri, yıllar yılları kovaladı. Ve o hep bekledi. Bariyeri korudu ve bekledi. Yanına bir ev inşa etti ve bekledi. Tek bir sözüne güvenerek bu insanın, kendisine geri dönmesini bekledi.

***

O kadar uzun zaman geçti ki görünüşüyle artık genç bir adamdı Körelten Işık. Bin yıl yaşına varmıştı ve o da beklediği insan gibi ölümsüzlük yoluna baş koymuştu. Bu yüzden kendisini dışlayan, nefret ettiği kavmiyle bile bağlantılar oluşturmuştu.

Bir insan olan Atasagun'a kıyasla, onun ölümsüz olması oldukça basitti. Hatta öyle basitti ki kavmindekiler bunu yapılacak bir tercih olarak görürdü.

Bir ömür yaşamak isteyenler ve bu ömrün hiç bitmemesini isteyenler olarak... Körelten Işığın ise seçimi belliydi. Sonuçta sevdiği insan da bu yolu seçmişti. Neden kendi de seçmeyecekti ki?

Böylece sonsuz zaman dolaşabilirlerdi, maceralara çıkabilirlerdi. Hiç bitmez, hiç ayrılmazlardı. Ölümsüzlere katıldı Körelten Işık. Ve beklemeye devam etti. Bekledi ve bekledi.

Bariyer en sonunda ortadan kalktığında bunca yıl beklediği insan gözlerinin önündeydi. Onu son gördüğü halindekiyle aynıydı. Son nefesini vermek üzere olan, yaşlı bir adam.

Körelten Işık hemen yanına geldi, yerde yatmakta olan adamın. Atasagun ise son kuvvetiyle onu kendine çekti ve fısıldadı.

"Beni bul."

Ardındansa ölmüştü. Körelten Işık, onu bir yetişkin olana kadar beklemişti. Sırf onun için ölümsüz olmuştu. Ve bariyer kalktığında o ölmüştü.

Yaşadığı şok ile yeri göğü titreten bir çığlık koparttı. Bu acı feryatı duyan her varlık, korkuyla sindi oldukları yere.

Körelten Işık ise her şeyden nefret etti. Özellikle İnsan Kavminden. Onların bu aciz, kötü ve zayıf hallerinden. Nefret etti.

***

Körelten Işık nefretinde kaybolurken, onu gördü Atasagun. Onu gördüğü an hatırladı önceki yaşamını. Ve feryatlarla bağıran, insanların 'iblis' dediği bu adama yakınlaştı küçük bedeniyle.

O iblis filan değil! Acı çekiyor, göremiyorlar mı?

Oldukça yaralıydı ve her yanı kan içindeydi. Yine de her bir adımıyla, korkusuzca yaklaştı ona. Güneşin altında, kendi gibi bembeyaz parlayan kalkanı ve zırhıyla sıradan insanların gözlerini alan bir parlaklığa sahipti. Yeterince yakından ve uzun bakarsan, kesinlikle sıradan insan gözlerini geçici de olsa kör ederdi.

"Sen... gerçekten de kör ediyorsun, ışığınla."

Bu sözleri duyan Körelten Işık, olduğu yerde donmuş kalmıştı. Sevdiği insanın ölmesinden bu yana diyar diyar gezmiş; pek çok kavmin pek çok pis oynuna katılmıştı, sırf eğlence için. Kaybetmişti kendini. Ve şimdi, tüm bu oyunun içindeki savaş alanında dilediği gibi eğleniyorken, bir insan çocuk gelmiş... ve ne diyordu?

Üstelik bir insan...

Desteklediği insan ordusuna baktı. Önünde onların ve kendisinin katlettiği diğer insanlara da. Ve çocuğun gözlerine odaklandı. Orada bir yetişkin vardı.

"Beni bulmanı söylemiştim, sense ne yapıyorsun?"

Ellerini uzatan bu çocuğun, yüzünü okşaması için dizlerinin üstüne çöktü. Çocuksa bir gülümsemeyle okşadı yüzünü. Aynı kendisi bir çocukken, sevdiği insanın yaptığı gibi.

"Genç bir adamın vücuduna sahipsin, ama hala çocuksun."

İnsan çocuğunun söylediği bu cümlelerle içi titredi. Gözleri, çok uzun zamandan sonra ilk kez yaşardı.

—Sen misin? Nasıl olur?

—Benim Körelten Işık. Atasagun geldi. Uzun sürdüğü için üzgünüm.

Küçük bedeni kucağına alıp göğsüne bastırdı. Esen bir rüzgarla, bulutlara karıştılar. Ona sıkıca sarıldı Körelten Işık. Sıkı sıkı... hiç bırakmamak üzere.

***

Bir gün, savaş alanından nefes nefese çıkmışlardı. Koca bir ordu ile saldırmışlardı, krallığa saldıran canavarla başa çıkabilmek için. Körelten Işığın gücü, Atasagun'un zekası bile böylesine korkunç güçlere sahip bir canavara yetmiyordu. 

Kendilerine Paladius diyen, bu perimsi varlıklar onların yardımını istemişti. Bu ikiliye, özel kuvvetlerden oluşturdukları bir ordu vermişlerdi. Böylece savaşmışlardı, ne idüğü belirsiz canavara karşı. 

Canavar sürekli şekil değiştirmekteydi. Her öldürdüklerinde, daha farklı bir şekil ve biçimle karşılarında tekrardan dikiliyordu. Atasagun'un, 'Işığın Ordusu' ismini verdiği bu orduya baktı. Gerçekten de bu ismi vermekte haklıydı. 

"Tabi... buradaki asıl ışık sensin." 

Körelten Işığına gülümseyerek söylemişti bunu, önlerinde ki canavar yeni şekilini alırken. Körelten Işık ise gülümsemiş ve Atasagun'un bu dediğini kanıtlamak istercesine ışıltısına ışıltı katarak yeri göğü titreten bir büyü yapmıştı. 

Karanlığın bulaşıcı, iğrenç bir görünümünü alan canavarın etrafında ışıktan bir hale oluşmuş, ordudaki ışık büyücülerinin yardımıyla; Körelten Işığın ışıktan oluşan kılıcına, canavarı öldürebilmesi için zaman yaratmışlardı.

"Kalbi orada değil! Bu seferki kalbi başı! Dünyamdaki ahtapot adlı bir hayvana benziyor bu şekli!"

Atasagun bağırmıştı ve ona her daim güvenen Körelten Işık ise aynı dediği gibi canavarın başını hedeflemişti. Ancak canavarın başını, gövdesinden ayırdıklarında bile durmamıştı. 

"Kalbi orada değil miydi?!"

Işık Ordusunun komutanı olan Deva, hayal kırıklığına uğramış halde bakmıştı. Ordusu, hala uzun kollarıyla kendilerine saldıran canavarla baş etmeye, en azından oyalamaya çalışıyordu. 

Atasagun ise canavarın geride bıraktığı kopmuş devasa başa gitmiş, kılıcıyla içini deşmeye başlamıştı. 

—Aa! Evet, Körelten Işığım onun kalbini delik deşik etmiş! Bu canavar kesinlikle ölü!

—O zaman nasıl, orduma saldırmaya devam edebiliyor?!

—Hiç ölmüş bir hayvan gördünüz mü sayın Deva? Öldükten sonrasında bile çırpınmaya devam ettiklerine şahit olmadınız mı? Yoksa bu boyutun dünyasındaki hayvanlar tuhaf mı?

—Ama bu bir canavar?!

—Aldığı son şekil, bir hayvana ait?

Atasagun basitçe omuzlarını silkmişti. Deva ise ordusuna saldıran canavarın gerçekten de saldırmadığını; sadece bilinçsizce çırpındığını fark ederek ordusuna geri çekilmeleriyle ilgili emirler yağdırdı. Canavarın ölümden sonraki kas seğirmeleri, bir hayvanınkinden çok daha uzun ve şiddetli sürmüş ancak en sonunda tüm krallık rahat bir nefes almıştı. 

Sonra Atasagun bir şey görmüştü. Merakını gün yüzüne çıkarak bir şey. Ordunun komutanı olan Deva'yı... Ordu karargahına geri döndüğünde Deva delicesine etrafına bakınmaya başlamıştı. Atasagun ne olduğunu anlayamıyordu, Körelten Işık ise sessiz olmasını, karışmamasını söylemişti. Böylece sadece bu kadını izledi Atasagun. 

Kadın bir süre etrafına bakıp endişeyle başkalarına sorular sorduktan sonra koşmaya başladı. Canını dişine takmışçasına koşan bu kadının peşine takıldı. Kadın revirlerden birine girdi. Kısa sürede bir çığlık duydu Atasagun ve o da revire girdi. 

Orada Deva'yı görmüştü. O sert mizaçlı kadın, imkansız şekilde ağlıyordu. Yanakları kızarmıştı. Kanlar içerisinde yatan bir adamın elini tutmuş; avuç içini öpüyor, elleriyle parmaklarını okşuyor ve alnına götürüyordu. 

—Kim ki o adam? Kardeşi mi?

—Hayır. Muhtemelen sevgilisi.

Körelten Işık, arkasından yaklaşıp Atasagun'un kulağına fısıldamıştı. Bu sırada kadın bağırmaya başladı.

"İyileş! İyileş!"

Ellerini sevgilisinin yaralarının üstüne koyuyor, asıl gücü veya yeteneği şifacılık olmamasına rağmen, ümitsizce bu adamı iyileştirmeye çabalıyordu.

"Bir bitki olsaydı, belki işe yarayabilirdi ancak o bitki de değil. Eğer kavminin sıradan bir üyesi olsaydı, yine belki işe yarayabilirdi. Sonuçta onlar, evrenin pozitifliğini simgeleyen bir kavim. Ancak bu kadın, kavminin en sıra dışı üyelerinden. Kavminde ateşe yatkınlığı, bizim Ateş Kavminden daha fazla olan tek ve yegane varlık. Aslında böyleleri nadide bir elmas gibidir. Ama yıkıcı öfkesiyle kullandığı bu ateşin iyileştirme yeteneği?.. Yazık..."

Körelten Işık üzgünce başını iki yana sallarken bunları söylemişti. Atasagun ise üzülmüştü bu aşıkların durumuna. Ama bir şey yapamazdı. İyileştirebilirdi esasen bu adamı. Ancak yapamazdı. Her dünyanın kendi kuralları vardı ve bir ölümsüz olarak bu kuralları çiğneyemezdi.

Ancak... çok tuhaf bir şey oldu. Deva çığlıklar atarken alnında bir parlaklık yükseldi. Bir anda etrafında ejderha görüntüsü döndü. Bu yüce ejderha görüntüsü küçüldü ve gerçek bir ejderhaya dönüştü. Ancak oldukça ufaktı. 

"Ejderha Devası! Kavminde oldukça kutsal bir sembol olmasına karşın, onu etkinleştirip hayata katabildi!"

Körelten Işık, olan biteni izliyordu. Ama... durmuyordu. Deva'nın alnındaki parlaklık durmuyordu ve kadın bağırmaya, feryat etmeye devam ediyordu, sevdiği adamı ümitsizce iyileştirebilmek için. 

Körelten Işık ise buna daha fazla katlanamayıp kadını durdurmak istedi. Eğer durdurmazsa biliyordu, gücünü tamamen tüketecek olan bu kadın ölecekti. Ancak ileriye doğru bir adım attığında kadın bunu hissetmişçesine çığlık attı.

"Uzaklaşın! Bize yaklaşmayın!"

Etraftaki kavmin diğer üyeleri, hastaları aniden tahliye etmeye başladı. Bu iki ölümsüzün de yardımıyla revirde tek bir hasta dahi kalmamıştı ve kadın çığlık atmaya devam etmişti. 

Odanın içinde histerik patlamalar yarattı. Gücü kontrolden çıkıyordu artık. Körelten Işık onu durdurmak istedi ancak kadın ona da saldırmıştı. Gözü hiçbir şeyi görmüyordu artık. Atasagun ise Körelten Işığı durdurdu.

"Sadece etrafımızda kalkan oluştur Körelten Işığım. Bu ikiliye ne olacağını görmek istiyorum."

Körelten Işık ise üzgünce etraflarında kalkan oluşturdu. Önlerindeki kadın, bir iblismişçesine alevlerle odayı yakıyor, tavanını yıkıyordu. Enerji ve güç kullanıyordu sürekli. Ancak elini tuttuğu bu adamın kılına dahi zarar vermiyordu, ne olursa olsun.

Kadın son bir çığlık attığında alnındaki ışık ateş rengini kaybederek, suyun berraklığını aldı. Ve bir ejderha görüntüsü daha etrafında dönmeye başladı.

—Körelten Işığım? Bir ejderha bile... Nasıl tek ruh, iki ejderhaya sahip olabilir? Tek ruha, tek ejderha değil miydi?

—Evet... öyleydi. 

—Anlaşılan önümüzde çözülmesi gereken bir gizem çıktı! Bu dünyayı sevdim!

Atasagun heyecanla Körelten Işığına konuştuktan sonra, dikkatini önündeki bu çifte verdi. Kadın artık çığlık atmayı kesmişti ve ikinci ejderhasına tuhafça bakıyordu. İlk ejderhası etrafı hafifçe yakan alevini üflerken, elinde tuttuğu bu ikinci ejderhasının her yerinden sular dökülüyordu etrafa. 

Bu iki ejderhasına bir şey söyledi ve ejderhalar yan yana gelip sedyede yatmakta olan yaralı adamın üstüne çıktılar. Mucizevi bir şekilde adama yüklüce şifalı enerjilerinden sunup onu iyileştirdiler. Kadın artık gülümsüyordu. Uyanan sevgilisinin saçını okşuyor, iyi olacağını söylüyordu. 

"Ejderhalardan biri ateş elementine, diğeri ise su elementine sahip. İnanılmaz!"

Körelten Işık da Atasagun kadar sevinmişti, kadının sevgilisini kurturabilmesine. 

Atasagun ise bu olayla birlikte daha derin bir merak duymaya başladı. Aynı bu ikili gibi aşık olan çiftleri incelemeye başladı. 

'Aşk' denen şey nedir?

Merak ediyordu Atasagun. Ve bu merakını sürekli dışarılarda arıyor, yanı başındakini fark etmiyordu. Birlikte bu kadının gizemini araştırmaya devam ediyorlardı. Ve en sonunda, bu kadının iki ejderhaya sahip olmasının nedenini buldular.

—Anlıyorum... Demek ki o kadın ikiz ruh!

—O da nedir?

Yaşlı bilgeye soruyu yöneltseler de bu varlığın artık nefes almadığını fark ettiler. Çok yaşlıydı ve son nefesini borçlu olduğu bu iki ölümsüzün sorusuna cevap vermeye harcamıştı.

Atasagun ise adamın ölüşüne üzülse bile, derinliklerinde, bulduğu gizeme duyduğu heyecanı bastıramıyordu.

—Eh! En azından artık elimizde araştırabileceğimiz bir şey var, değil mi Körelten Işığım?

—Hadi, ikiz ruhları araştıralım!

Birlikte geçirdikleri sayısız zamanın sonucuydu; Atasagun kadar şevkle gizemleri araştırmaya başlamasının. En az sevdiği insan kadar zevk alıyordu. 

Atasagun ise gerilerinde bir çift gördü. Dikkatlice bir birine bakan. Nazikçe sarılan... Tekrar düşündü 'Aşk' denen şeyi...

Atasagun'un nereye baktığını gören Körelten Işık, bu konuda rahattı.  Onları ayırabilecek hiçbir kuvvetin olmadığını düşünüyor, 'nasılsa çok vaktimiz var' düşünceleriyle ağırdan alıyordu her şeyi.

***

Atasagun ölümsüz olsa bile, insan bedeninin sınırları vardı. Ölümsüzlük bile bunu aşabilmesine yetmemişti. Her insan gibi yemek yiyor, su içiyordu. Bunları yapmazsa sahip olduğu beden ölür, yeniden doğardı. Ve yine bir insan gibi yaşlanır, yaşlılıktan ölürdü. Sadece... artık bir insandan çok daha uzun sürede yaşlanıyordu.

Öldüğündeyse Körelten Işığı onu buluyordu. Onu buluyor, hafızasını düzeltiyordu. Böylece kaldıkları yerden devam ediyorlardı.

Ta ki o geceye kadar devam etmişlerdi böyle. Körelten Işık, artık daha fazlasını istiyordu ve içten içe Atasagun'un da kendisine aşık olduğuna emindi.

Sadece anlayamıyor, çözemiyor. 

Fark etmesi için bir adım atmam gerek. 

Artık... bekleyemem.

Ve Körelten Işık o adımı da attığında, Atasagun neye uğradığını şaşırdı. Onu ilk defa böyle görüyordu. Bir anda kimsenin dokunmadığı dudaklarına dokunmuş, diğer an kendini onun altında bulmuştu.

—N-ne yapı-?!

—Sana aşığım.

Körelten Işığının itirafıyla şaşkına dönmüş, ne düşünmesi gerektiğini bilememişti. Ağzı açık kalmış, şoka girmişti adeta. Onu gerçekten seviyordu... ama böyle değildi. Ve onu üstünden itti.

—Ama sende beni seviyorsun? Yüzlerce, yüzlerce ve yüzlerce yıllık bu zamanda başka kimseye bakmadın, benden başka kimseyi görmedi gözün. Neden anlamıyorsun?

—Anlayacaksın.

Son kelimesini büyük bir kararlılıkla söyleyerek Atasagun'u tekrardan sıkıştırdı. Atasagun ise çırpınmaya devam etti. İnanmıyordu olana. İnanamıyordu.

Onu üstünden rahatlıkla atabilirdi, ama sonrasında ne olacaktı?

Yalnız kalmak istemiyordu. Onunla dövüşmek istemiyordu. Onu üzmek istemiyordu. Elini uzattığında orada olmasını istiyordu. Birlikte yemek yemeye devam etmek istiyordu.

Ne kadar da bencilim?!

Atasagun fark etti. Ne kadar da bencildi?! En kötüsüyse, onun duygularını fark etmemesi ve 'aşk' denen şeyi dışarıda aramasıydı. Tam yanında gözlerinin önündeydi, belkide en ihtişamlısı. En güvenilir ve sadık olanı.

Ama...

Körelten Işığın elleri, artık çıplak kalmış olan teninde geziyordu, hiç olmadık şekillerde. Buna devam etmesine izin verebilirdi de.

Ama...

Geri de itebilirdi, asla izin vermeyedeb

Önceki Bölüm Tüm Bölümler

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.

Yorum Yap

Üyelik girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için tıklayın.

Yorumlar (0)