İsmimi Söyle... Kutsalmışçasına - Bölüm 4: Lanetli İp

Çeviri : HelFreya
Düzenleme : HelFreya
Beğeni : 0
Okunma : 152
Tarih : 2 Nisan 2018 09:21:21

Atasagun yanındaki adamla birlikte uçağa bindiğinde rahatlamıştı. Daha farklı olaylar yaşamadan, şaşkınca etrafa bakınan bu adamı en sonunda uçağa bindirebilmişti!

Tabi ki bindirdiği gibi koltuğuna oturtup emniyet kemerini bağlamıştı. Kendi emniyet kemerini de bağladıktan sonra adamın yeşil gözlerine baktı.

"Sadece... sakin ol. Biliyorum beni anlamıyorsun ancak lütfen tekrardan çığlık atmaya başlama."

Dua edercesine bu cümleleri söyledi. Uçak hareketlendiğinde, şaşkın bir çığlık Dius'un dudaklarından döküldü.

"Bu nasıl bir büyüdür böyle?"

Dius tekrardan insanlığa öfke kusmaya başladı. Nasıl olur da kavminin önüne bu denli geçebilmişlerdi? Böyle büyüleri nasıl yapabilmişlerdi? En kötüsüyse... nasıl diğer kavimlerin görünüşlerini alabilmişlerdi?

Camdan dışarıya bakan Dius, aynı arabadaki gibi hızlandıklarını gördü. Ardından kendini bir anda boşlukta hissetti ve tekrardan korkuyla çığlık attı.

Yanındaki ise onu sakinleştirmek istercesine bir şeyler söylüyordu. Ancak Dius aptal değildi, onun için korkunç olsa da alışmış ve bu devasa şeyin içindeyken güvende olduğunu da anlamıştı.

Yine de... havadayız.

Atasagun, adamın arabadakine benzer aşırı bir tepki vermediğini görünce rahatladı. Uçak tamamen gökyüzüne yükseldiğinde ufak cama yapışmış bir halde dışarıyı izledi. Arada birse iç çekiyordu. Onun bu halini görünce keyfi yerine geldi.

Atıştırmalık yiyecekler geldiğinde genç adam hemen bunlara yumuldu. Daha birkaç saat öncesine kadar üç araba dolusu yemeği yiyen kendisi değilmişçesine, büyük bir açlıkla saldırmıştı. Atasagun kara kara düşünmeye başladı.

Bu gidişle tüm uçağı yiyip bitirir.

Dius ise bu yiyeceklerin tadını, otelde yediklerinden biraz daha kötü bulmuştu. Ancak mühürlü kaldığı uzun zaman boyunca hiçbir şey yememişti. Bu yüzden yiyeceklerin tadına duyduğu özlemle, her birini keyifle yedi.

Verdiği tüm yiyecekleri zevkle yemekte olan bu adama alışan Atasagun ise hiç şikayet etmeden yedirmeye devam etti. Aslında yemeklere verdiği tepkiler, kendisinin de hoşuna gidiyordu. Hiç böyle zevkle yemek yiyen birini görmemişti hayatında.

Zevk ve özlem... Bu adama hiç yemek vermemişler mi?

Belki de ülkesinde kıtlık vardı?

En son domates suyunun bulunduğu bardağı gösterdi.

Acaba sevecek mi?

Atasagun oldukça meraklıydı.

Adamsa ilk önce bardağı kokladı, tuhaf tuhaf pipete baktı. Sonrasında pipeti ağzına alıp çiğnemeye çalıştı ancak bunun bir yiyecek olmadığını anlamasıyla Atasagun'a baktı.

"Pipeti içmek için kullanmalısın. Bak böyle..." Diyerek pipeti yavaşça ağzına aldı ve höpürdeterek domates suyunu içine çekti. Sonrasında tekrardan adama baktı.

Anladı mı ki?

Dius ise elbette aptal değildi. Daha önce böyle bir şey görmemiş ve ilk önce çiğnemesi gerektiğini sanmıştı ancak anlaşılan o ki içine çekmesi gerekiyormuş.

Karşısındaki adamın yaptıklarını tekrarlayarak nefesini içine çekti. Ancak biraz fazla çekmişti ve domates suyu genzine kaçarken, öksürmeye başladı.

Atasagun ise gülerek adamın sırtına vurdu.

"Helal helal... Öyle hızlı içine çekersen, bu olur."

Adamın kızarmış suratına bakıp biraz daha güldü. Bir yandan da etrafı, üstünü siliyordu, bir mendille. Ardından tekrar denemesi için bardağı ona tuttu. O ise kaşlarını çatıp bir kez daha denedi. Bu sefer oldukça dikkatliydi ve başardı!

Dius ise şaşkındı. Çok güzel bir içecekti. Tadı bir yerden tanıdık geliyor olsa bile... Hayatında içtiği en güzel içecekler listesine girdi.

Atasagun ise adamın verdiği tepkileri ölçerek gülümsedi. Onu biraz olsun çözebildiğini hissediyordu. Kesinlikle ne dediğini duyuyordu ve akli dengesi yerindeydi. Ancak konuştuğu dili bilmiyordu ki Atasagun'da onun konuştuğu dili bilmiyordu. Dil konusunda Pınar'a güvenmekten başka şansı yoktu.

Adamın başta giydiği kıyafetler, biraz düşününce eski dönemlerde soyluların giydiği elbiselere benzerdi. Bu yüzden geleneksel kıyafetlerini sürdüren ülkelerden birinden gelmiş olmalıydı. Ayrıca kesinlikle teknoloji ile içli dışlı değildi, yani bu ülke oldukça geri kalmıştı.

Asıl sorunsa, böyle pek çok ülke vardı! Telefondan çokça ülkeye baktı ancak... onlarca ülke! Yine de vazgeçmeden ülke bayraklarını bu adama gösterdi. Böylece bulabileceğini düşündü. Ancak son ülkenin bayrağını gösterdiğinde ve adam hala tuhaf tuhaf Atasagun'un yüzüne baktığında bu yöntemden vazgeçmesi gerektiğini anlamış oldu.

Çeviri uygulamasını kullanmayı denedi. Sesli komutu açtı ve telefonu adama uzattı. Sonrasında adamın konuşması için işaretler verdi. Ancak adam hiçbir şeyden anlamayan yüzüyle öylece bakıyordu.

Ama Dius, bir şeyler anlamış gibiydi. Adam semboller göstermişti ona. Bu semboller diğer kavimlere ait olmalıydı. Ve hatta onların klanlarına. Nereden geldiğini bilmeye çalışıyordu anlaşılan.

Böylece iş birliği yaptı ve tek tek gösterdiği sembollere baktı. Ancak adamla beraber kendi de dehşete düştü. Kendi klanının sembolü yoktu hiçbirinde!

On binlerce yıldır var olan, güçlü mü güçlü klanının işareti yoktu! Sadece klanı değil, kavmine dair bir sembolde yoktu. Ayrıca bildiği hiçbir kavime ait sembol yoktu!

Yıkılmışlar mı?

Bir türlü hırsını alamayışının verdiği o öfkeli hüzün, üstüne çöktü.

Atasagun, adamdan herhangi bir ses alamayınca ve hatta üstüne depresyona girdiğini görünce vazgeçti. Pınar ile konuşana kadar, daha fazla bir şey öğrenemeyeceğini kabullendi.

Saatler birbirini kovaladı ve farklı atraksiyonlar yaşamadan, uçak en sonunda şehre vardı. Atasagun, valizini aldı. Bu sırada yeşil gözlü adamın omzundan sıkıca tutuyordu. Hava alanı, sıra dışı bir şekilde doluydu. Pek çok insan etraflarını kaplamıştı. En ufak dikkatsizliğiyle yanındaki adamın kaybolması içten değildi.

Dius ise etrafındaki tüm bu insan denizini inceliyordu. Esmer ten, koyu saç hala yaygın olan bir insan görünüşüydü anlaşılan, ancak aralarında kendisi gibi yeşil gözlü olanlar da vardı. Veya Su Kavminin beyaz tenine sahip olanlar...

Onları her gördüğünde dehşete düşüyordu Dius. Bu kavimlerin dış görünüşleri, bir insanda nasıl var olabilmişti? İnsanlar nası bir büyü yapmıştı, bunu sağlamak için? Bir türlü aklı almıyordu.

Daha da korkuncu... İnsanlık, böylesine üstün bir büyüyü nasıl yapabildi?

Atasagun'un gözleriyse, asistanını aramaktaydı. Bu sırada telefonu çaldı.

"Efendim, sizi kapının hemen ilerisinde bekliyorum."

Telefonda bunu duyarken, arabasını çoktan görmüştü. Bu yüzden telefonu kapatıp adımlarını hızlandırdı.

Dius ise neden hızlandıklarını anlayamayarak peşinden sürükleniyordu.

Pınar, efendisini gördüğü gibi sarıldı. Onun yanında değilken delicesine endişelenmiş ve efendisini özlemişti. Atasagun ise bu ani ilginin karşısında şaşkınken, Dius bu insan kadını düşmanı bellemişti.

Üstünde düşmanca bakışları sezen Pınar, efendisine biraz daha sıkıca sarıldı ve bir nevi göz dağı verdi. Ardından arabanın kapısını açtı. Efendisi ve o bindiğindeyse son hızla eve gitmeye başladı.

"Pınar, çok hızlı gidiyorsun."

Efendisinin söylediklerini umursamıyordu şu anda. Acilen eve gitmeleri lazımdı. O adamın görünüşü... enerji izi... İnsan olmayan bir varlıkla geleceğine emindi ancak bu şey!

İmkansız... Olamaz!

Pınar, efendisi için iç geçirdi. Efendisinin getirdiği bu adam... Neden sıradan bir varlık getirmemişti ki? En anormal durumun içindeyken bile, imkansız olan anormaliyi bulabilmekte efendisinin eline kimse su dökemezdi!

Eve vardıklarında arabanın kapısından çıkan kırmızı saçlı bu adamın üstünü, kendi ceketiyle örttü Pınar. Efendisinin tek kelime etmesine izin vermeden, hızlıca etrafa bakındı ve bu adamı eve doğru sürükledi.

Dius ise neler olduğunu anlayamıyordu. Kadından gelen, bir insana göre oldukça yoğun olan enerjiyi hissediyor, kendisine davranış şeklineyse gıcık oluyordu. Ancak reenkarne olmuş sevgilisi bu kadına güveniyor gibiydi, bu yüzden dişlerini sıkıp kadının istediği gibi hareket etmesine müsaade etti.

Atasagun ise başta asistanına kızgın gözlerle baksa da, Pınar'ın gelişmiş tehlike sezgilerini hatırlayarak ona katıldı ve asistanının hareketlerini tekrarlayarak, takip etti.

Eve girdiklerinde Pınar, adamın üstünden ceketini kaldırdı. Ancak hala rahatlamamıştı, hemen gidip perdeleri kapatmaya başladı. Atasagun'da ona yardım etti ve kısa sürede tüm perdeleri kapattılar.

"Pınar? Neler oluyor?"

En sonunda can alıcı soruyu sorabildi! Ancak Pınar, efendisine konuyu hemen açamazdı. İlk önce getirdiği bu adamın kesin olarak neyin nesi olduğunu öğrenmeliydi.

"Efendim, size verilen bir bilgi kartından bahsetmiştiniz. Görebilir miyim?"

Atasagun, bunu demesini beklercesine elinde tuttuğu kalın kağıdı asistanına verdi. Pınar ise anında okumaya başladı. Okudukça gözleri daha da büyüyor, içinde dehşet verici hisler uyanıyordu.

Açık arttırma görevlisi, tabutun bulunduğu mezarı gezmiş, orada gördüğü tüm sembolleri ve bilmediği dilde yazılmış olan her şeyi bu kağıda aktarmıştı.

Aynı zamanda özür diliyordu, çünkü bu sembolleri veya yazılan şeylerin ne anlama geldiğini bir türlü bulamamıştı. Eksik bilgiden ötürü oldukça mahçuptu.

Ancak görevlinin bilmediği bu sembolleri ve dili Pınar biliyordu. Daha küçük bir çocukken en antik diller ve semboller öğretilmişti ona. Klanı, yeraltının bilgi ağını kontrol ettiğinden dolayı gelecek vaat eden üyelerine öğretirlerdi.

Pınar, yeraltının bilgi ağındaki en önemli isimleri tanıyordu. Bu isimler, klanındaki öğretmenlerdi. Pınar onların sevgili öğrencisiydi. Bu sayede pek çok efsaneyi, geçmişin unutulmuş yüzünü biliyordu.

Şu anda son Ateş Kavmi üyesine baktığını fark etti Pınar. Tekrardan içi ürperdi, titredi. Acaba bu adam biliyor muydu neler yaşandığını? Ayrıca, tabutunun üstüne tarih de girilmişti.

Görevli, tabut hakkında verdiği bilgiler kısmında bunu da yazmıştı. Eğer tabuta girilen bu tarih, mühürlenme tarihi ise... Bu kaç bin yıl yapardı? Pınar daha önce pek çok korkunç cezalandırma, işkence görmüştü ama böylesine korkunç bir ceza görmemişti!

Pınar, az buçuk bildiği Ateş Kavmi diliyle ona sorular yöneltmeye başladı.

"Nasıl bir günah işlediniz de böylesine korkunç bir cezaya çarptırıldınız?"

"Neler biliyorsunuz?"

"Ateş Kavminden bir bitkisiniz, değil mi?"

Pınar'ın bu sorularını görmezden gelip umursamazca omzunu silkti. Pınar ise zaten yanıtlayacağını beklememişti. Yine de sormuştu.

Atasagun ise Pınar'ın onunla konuşabildiğini fark ettiğinde heyecanlandı. Genç adam, Pınar'a her ne kadar cevap vermese de onu anlıyor gibiydi.

"Pınar sorsana ismi neymiş?"

Pınar bu soru karşısında dehşetle efendisine baktı. 'Bir bitkiye ismini sormak mı? Ölmek istemiyorum' diye çığlık atmak geliyordu içinden. Yine de efendisinin sorusunu yöneltmeliydi.

"Efendim isminizi merak ediyor, sayın yüce Ateş Kavmi."

Pınar, elinden gelen saygıyı göstermişti. Bu yüzden umuyordu ki karşısındaki adam sinirlenip onu öldürmesin. Ancak adam oldukça sakindi. Oturduğu koltuktan kalkıp efendisinin kulağına eğildi.

Bu sırada Atasagun adamın kulağına eğilmesine izin vermişti. Neden kulağına söylüyordu bilmiyordu ama belki de ülkesinin gelenekleri bunu gerektiriyordu? Artık her saçma düşünceye açıktı.

"Dius."

Adam kulağına sessizce bunu fısıldadı ardından dönüp koltuğuna geri oturdu. Atasagun'un ise gözleri genişçe açılmıştı. İmkanı yoktu! O an söylediği saçma sapan bir kelimeyi, ismi kabul etmiş olmalı bu adam.

"Pınar, sorar mısın? Gerçek ismi neymiş? Benim ona seslenmek için kullandığımı değil?"

Pınar, efendisinin sorusunu anlayamamıştı ama aynen tekrar ederek adama aktardı. Ancak adam gülümseyerek tekrardan efendisinin kulağına fısıldadı. Efendisinin ise şoke olmuş halini gördü.

"Nasıl olur?"

Atasagun kendinden şüphelenmeye başladı. Acaba altıncı his denen şey bu muydu? Daha önce başına paranormal bir olay gelmemişti.

Dius ise sakin görünse de şaşkındı. İsmini bildiği halde neden bu düşük varlık olan insan kadınına sorduruyordu?

Ah... Doğru ya!

İsmimi söylese de her şeyi hatırlamıyor!

"Her neyse... Pınar! Bana her şeyi anlatacak mısın artık? O bilgi kağıdından başlayarak?"

Pınar efendisinin şoke olmuş halinden kendini nasıl da hızla kurtardığını gördü.

Bir isim neden bu kadar tepki vermesine neden olmuştu?

Yani kendisi biliyordu, bitkilerin ne denli kibirli varlıklar olduğunu. Özellikle insanları, aşağı varlık olarak görüşlerini... Ancak bu bitki, efendisine fısıldıyordu ismini.

Pınar bu düşüncelerin gittikçe sinirleneceği bir yöne gittiğini fark ederken, efendisinin ise daha fazla açıklama bekleyen yüzünü gördü.

"Peki efendim. Ama size önce başka bilgileri aktarmama izin verin." Diyerek efendisinin onaylamasını bekledi. Atasagun ise hızla onayladı. Artık neler dönüyorsa, bilmesi gerektiği bir duruma düşmüştü. Daha fazla kaçmayacaktı.

"Öyleyse efendim ilk önce... Yeraltı hakkında neler biliyorsunuz?" Diye söze girdi.

"Yeraltı?.. Mafya? Uyuşturucular? İnsan kaçakçıları?"

"Evet efendim bildikleriniz doğru ancak bu yeraltının en bilinen seviyesidir. Yeraltı 11 büyük parçaya bölünmüştür ve sıfırdan başlanılarak her seviye atlandığında seçkin bir tabakaya doğru yol alırsınız." Derin bir nefes aldı Pınar. Devamını çok yavaş ve net kelimelerle anlatmaya devam etti.

"Ayrıca tüm seviyeleri kapsayan ortak bir dile sahiptir, yeraltı. İlk seviyedekilerin yalnızca en üst düzey yetkilileri bilir bu dili. Diğerleri ise sıradan insan olarak görüldüğünden asla bilmezler. Bu sayede daha önce hiç açığa çıkmadı bu dil ve sıradan halk tarafından bilinmiyor."

Atasagun onaylarcasına başını salladı. Durum tahmin ettiği gibi ilerliyordu. Bu tarz komplo teorileri oldukça yaygındı zaten. Gerçi Pınar'ın bu kadar derin olayların içerisinde olduğunu düşünememişti. Borçlu, kanlı, vb. bir durumun içinde olduğunu sanıyordu.

"O zaman okuduğumuz, gördüğümüz onca teoriler?.."

"Evet efendim, düşündüğünüz gibi komplo teorileri de buralardan çıkma zaten. Ufolardan tutun, gizli örgütlere kadar. Ancak bunlar tamamen varsayım değiller. Bazı şeyler gerçekten de var."

Asistanının son sözleriyle gülmeye başladı. 'Bazı şeyler gerçekten de var.' Pınar kendisiyle dalga mı geçiyordu?

"Oldu olacak ufolar da gerçek o zaman?" Diye alay etti. Ancak Pınar büyük bir ciddiyetle başını iki yana salladı.

"Hayır efendim, ufo denilenler aslında boyutlar arasında açılan kapılar. Bazı gezginler, görgüsüzlük yapabiliyor."

Atasagun ilk önce boş gözlerle Pınar'ın dediklerini sindirmeye çalıştı. Ancak imkanı yoktu.

Ne diyor o?

Eğer bir sinema evrenindeysek bu kesinlikle bilim kurgu olurdu, fantastik değil!

Efendisinin kendisine inanmadığını gören Pınar ise derince bir nefes verdi. Bunu bekliyordu zaten.

Kim inanır ki?

Böylece koltuktan kalkıp havaya bazı semboller çizmeye başladı. Ardından Atasagun'un şaşkın bakışları arasında kadının avuç içinde bir elma oluşmaya başladı.

Bir elma oluştu ve havada, boşlukta, asılı kaldı. Sonra iki, üç, dört... on iki elma, Atasagun'un gözü önünde havada asılı bir şekilde durdular.

Pınar, parmaklarını zarifçe hareket ettirerek bu elmaları istediği gibi oynattı ve en son Atasagun'un kucağına bıraktı hepsini.

"Efendim, gördüğünüz gibi doğanın gücünü ufak miktarda kullanabilmekteyim. Şimdilik en fazla meyveleri başarılı bir şekilde oluşturabiliyorum. Bu gördüğünüz şey ise... evet... bu bir büyüydü."

Dius, insan kadının başarılı bir şekilde bu gösteriye yapabilmesine şaşırdı ve onu içten içe tebrik etti. Mühürlü kaldığı süre boyunca, insanlar sadece görünüşlerini değiştirmemişler, aynı zamanda büyü yeteneklerini de geliştirmişlerdi.

Atasagun ise hala kabullenmek istemiyordu. 

Düşünüyor, taşınıyor... Ama olmuyordu bir türlü. Kendi kendine gülmeye başladı ve sesli olarak da reddetti.

—Büyü? Büyü mü var? Hayır, hayır... imkansız!

—Ama efendim var. Büyü güçlerim daha çok dövüş alanından. Bu yüzden, hazırlıksız bir halde gösterebileceğim tek zararsız büyü buydu. Lütfen inanın.

Pınar'ın bu sözlerini dinledi. Ancak hala kabullenemiyordu. Kabullenmesi imkansızdı! 

Dius ise bir şeylerin ters gittiğini anlayarak, Pınar'a neler olduğunu sordu. İlk defa bir insanla konuştu. Kendini aşağılanmış gibi hissetse bile... sonuçta mevzu bahis olan o'ydu.

Pınar ise büyük bir saygıyla, olan biteni aktardı. Dius gerçekten şaşkındı. O bundan çok daha zeki! Gözünün önündeki gerçekten kaçan aptal bir insan değildi! 

Sevgilisinin böyle bir duruma düştüğüne inanamadı. Ve hatta, katlanamadı Dius.

Böylece Dius'da ayağa kalktı ve Atasagun'un gözlerinin içine bakarak yanına gelip dizlerinin üstüne çöktü. Birazdan yapacağı büyü yüzünden güçten düşecekti bir süre ancak önemi yoktu. İsminin Atasagun olduğunu öğrendiği sevgilisinin, gerçekleri öğrenme vakti gelmiş hatta geçiyordu. 

Köyünü zihninde canlandırdı Dius. Kendisi gibi sarı tenli, ateşi andıran kızıl saçlı insanların, devasa ağaçların içinde kurdukları küçük köylerde yaşadıklarını. 

Üst seviye güçlere sahip yetkin kişilerin ise oradan oraya, ayaklarının altında ki ateşle uçtuğunu...

Kendisinin ise küçük bir çocukken, ateşi ayaklarının altına çağırmayı öğrenip uçtuğu o zamanı gözünde canlandırdı. Hemen gölün üstünde, suya çok yakın bir şekilde yol alıyordu. Göldeki buz perilerinin öfkeyle çığlıklar attıklarını, bu yaramaz çocuğa kızıp onu kovaladıklarını... 

Dius tüm bu anıları, Atasagun'un ile paylaştı. Bu sırada kavmine ait dili de zihnine aktarmıştı. Böylece başkasına ihtiyaç duymadan konuşabilirlerdi artık. Son iki gündür toplayabildiği tüm gücü Atasagun için harcayan Dius, bir kez daha sınırına dayanıp bayıldı.

Bayılan Dius'u, yere yığılmadan tutmayı başardı Atasagun. Aklı ise zihninde canlanan o görüntülerdeydi. Ancak filmlerde görülebilecek manzaraydı bunlar. 

Çocukların etrafa ateşler saçarak birbirleriyle oynadıkları, yetişkinlerin ise yine alevlerle uçtuklarını... Kocaman ağaçların içinde köyler! Tüm bunlar Dius'un anılarıydı ve onun gözünden görmüştü. Bu sırada hiç bilmediği bir lisan da zihninde yer edindi. Çok tuhaf hissediyordu.

"Pınar..."

Diyecek tek kelime bulamıyordu Atasagun. Pınar ise onu anlıyormuş gibi başını sallıyordu. Bayılan adamın, efendisine ne gösterdiğini bilmiyordu ama kötü bir şey olmadığı gibi işe yarar olduğunu da fark etti.

"Evet efendim. Tüm her şey gerçek. Ve fark ettiğiniz gibi o insan değil. Bitki diye adlandırdığımız bir türden geliyor. Bitkileri, perilere benzetebilirsiniz. Bu türün dört büyük kavmi vardır. " 

Çocukken, kendisine öğretilen sıralamayı hatırlamaya çalıştı Pınar. Bu bilgileri öğrenmesinin üstünden çok fazla zaman geçmişti. Ancak hala hatırlıyordu, en azından anlatabileceği kadarını.

"Bunların en güçlüsü Toprak Kavmidir. Oldukça bilge olan bu kavim, aynı zamanda insana hiç benzemeyen tek bitki kavmi oldukları sanılmaktadır. Onlar yüce ağaçlardır ve Dünya'nın bitki örtüsüne can verirler. Bu türün hala var olduğu bilinse de insanlar tarafından hiç bulunamadılar.

Toprak Kavminden sonra en güçlüleri Hava Kavmidir. Bu kavim, her daim belirsiz bir sır olarak kalmıştır. Soylarının yüz binlerce yıl önce sonlandığı tahmin ediliyor. Bu yüzden haklarında bildiğimiz tek şey oldukça güçlü oldukları.

Sonrasında Ateş Kavmi gelmektedir. Ateş Kavmi, ilk ikisinden daha çok insani özellikler gösteren bir kavimdir. Hatta bir efsaneye göre, kızıl insanlar bu kavmin soyundan gelmektedir. 

İsimlerinden de anlayacağınız üzere bitki olmalarına rağmen ateş elementinde yetkindirler. Özellikle saç renkleri ne kadar kırmızıya yakın kızıllıktaysa, o kadar güçlüdürler. 

Kucağınızda tuttuğunuz adam ise muhtemelen kavminin en önde gelen, güçlü bitkilerinden biridir. Tek bir bakışıyla sıradan birini küle dönüştürebilecek derecede dehşet saçan güçlerle doğmuş olmalı.

En sondaysa Su Kavmi vardır. Onlar hakkında da pek bir şey bilmiyoruz. İnsani özellikler gösterdiklerini, pek çok büyü de uzman olduklarını ve insanlığa karşı en sabırlı kavim olduğunu biliyoruz. Ancak bu kadar."

Genel özellikleri aktardıktan sonra, bu kavimlerin başına gelenleri de anlatmaya başladı.

"Efsaneye göre binlerce yıl önce, bitkiler bir tanrıya karşı suç işlemiş ve bu tanrının gazabına uğramışlar. Bundan sonra sayıları oldukça azalmış ve son iki kavim yer yüzünden silinmiş.

Tanrı, bu olaydan sonra insanlara büyü güçleri bahşetmiş. Bende bu sayede büyü yapabilmekteyim."

Pınar, efendisine yaklaşıp dikkatle inceledi. Zira, efendisi hiçbir tepki vermiyordu. Boş boş bakıp durmaktaydı. Bir süre kucağındaki adamla öyle kaldı. Her geçen dakika, Pınar efendisi için endişeleniyordu. 

"E-efendim, bir şey söyleyin lütfen. Bakın iki saattir böylesiniz. Korkmaya başlıyorum."

Ancak efendisi boş bakışlarını, yine boş olan duvara yöneltmişti. Öylece duruyordu. Tamam, şoke olmasını anlıyordu Pınar, ama bu kadarı fazla değil miydi? 

Böyle geçen bir saatten sonra Pınar artık bağırma ve hatta tokat atma raddesine gelmişti. Tam tokat atacaktı ki efendisi en sonunda konuştu, "Anlıyorum Pınar. Her şey için teşekkür ederim. Son bir sorum olacak." ses tonu oldukça donuktu.

Pınar, efendisinin sorusunu tüm benliğiyle beklemeye başladı. Saatlerin sonunda normale dönmüştü! Sanırım... biraz aceleci davranmıştı Pınar. Efendisinin zihni güçlüydü ancak büyü ve diğer fantastik unsurlar, herkesin kaldırabileceği şeyler değildi.

—Fark ettim de... Her geçen saatte, saçlarının rengi soluyor.

—Neden?

Pınar afallamıştı bu soruyla. O kadar efendisine odaklanmıştı ki bu bitkiye ne olduğunu fark etmemişti. Hemen dizlerinin üstünde çöktü ve adamdan yayılan enerjiyi kontrol etti. Ardından kollarını dolayan lanetli ipliklere baktı. Durum pek iç açıcı gözükmüyordu.

"Efendim, sanırım kollarını bağlayan lanetli iplikler... Yaptığı büyüden dolayı, lanete karşı koyamayacak kadar güçsüzleşmiş. Belki bu durumu saçlarına yansıyordur."

Pınar hızla bunları söylerken Atasagun dehşet içinde onu dinledi. Olanlara inanmadığı için Dius zorlanmış ve kim bilir ne zamandır dayandığı bu iplerin lanetine karşı koymaya devam edemeyecek kadar güçten düşmüştü?..

Nasıl olur? 

İçine saplanan bir acıyla Dius'un bluzunu çıkarttı. Pek zor olmamıştı, çünkü sadece boynundan geçirmişti bluzu. Dius'u yüz üstü bir şekilde üçlü koltuğa yatırdı ve iplikleri inceledi. 

Pınar'da iplikleri daha detaylı inceliyordu ve bir şok dalgası daha vücudunu ele geçirerek titremesine sebep oldu.

"Efendim... bu iplikler... ne dehşet verici bir cezadır böyle?! Bu adam binlerce yıl nasıl hayatta kalmayı başarmış?"

Pınar geçirdiği şoktan kurtulamıyordu bir türlü. Bu ipliklerin lanetli olduğunu biliyordu ancak ne iplikler sıradandı ne de lanet! Bunlar... efsanelerde yer alıyordu. Tanrıları dize getiren iplikler! Bu lanetin ufak bir kısmı dünyayı yok etmeye yeterdi.

Karanlık bir hiçliğe, sayısız yıllar mühürlenmek zaten dehşet verici bir şeydi. En sağlam zihne sahip varlıkları bile delirtirdi. Üstüne böyle dehşet verici, acı çektirici bir lanet?! Ayrıca bu kadar büyük bir ceza verildiğine göre, kim bilir ne kötü bir günah işlemişti? 

Pınar, beyninin iflas bayrağı sallamaya başladığını hissedebiliyordu.

Atasagun ise asistanının şimdiye kadar hiç görmediği bir yanını görüyordu. Bu iplikler o kadar korkutucu şeyler miydi? 

Dius oldukça iyi görünüyordu ama. Yani en azından güçlerini kullanmadan önceye kadar. Hiç acı çekiyormuş gibi değildi.

"E-efendim... bırakalım ölsün."

Pınar ağzından çıkanlara inanamıyordu ancak ölesiye korkuyordu. Bu adam, tek başına insanlığı yeryüzünden silip atabilecek güce ve kudrete sahip olmalıydı! 

—O kadar uzun zaman dayanması... Tanrıların dayanamadığı işkenceden sağ çıkması...

—Pınar ne diyorsun sen? Hemen şu iplere bak ve her ne haltlarsa, nasıl kurtulacağımızı bul!

Efendisi... Efendisi her daim böyle mi olacaktı? Pınar'ı da hiçbir şey bilmek istemeden kurtarmıştı. Hatta hiçbir karşılık istememişti. Bu yönüne aşık olmuştu. 

Ancak...

—Efendim...efendim... anlıyorum. Ancak şu anda yalnızca kendinizi düşünemezsiniz! Bu adam tüm insanlığı silip atabilir yer yüzünden! Binlerce yıl işkenceden sonra zihnini sağlam tuttuğuna inanmıyorum! Kaldı ki bunu hak edecek her ne yaptıysa, çok... çok kötü bir şey olmalı! Eğer onu kurtarır, iyileştirirseniz, pek çok insanı tehlikeye atmış olursunuz! Buna hiç kuşkum yok!

Atasagun, asistanının korku içinde titrerken söylediği sözlerini dinledi. Ardından tekrardan önünde yatan adama baktı. Saçları sönen bir ateşi andırıyordu. Yüzü de oldukça çökmüştü. 

İçine tarifsiz bir acı saplandı. Ruhu acı içerisinde kıvranıyormuş gibi hissediyordu Atasagun.

—Pınar bana yardım edecek misin?

—Yoksa kendi başıma mıyım?

Atasagun'un tek öğrenmek istediği şey buydu. Bilmiyordu... belki asistanının dediği gibi olurdu. Belki de bu adam uyandığında ilk yapacağı şey katliam olurdu. Ama yinede izin veremezdi. Ölmesine izin veremezdi. Düşüncesi bile içinde kaosa yol açıyordu.

Pınar ise ayağa kalkıp kaçarcasına evden çıktı. Atasagun, ilk defa asistanını kaçarken gördü. Tek yapabildiği arkasından üzgünce bakmak olmuştu. Kısa sürede kendini toplayarak ipliklere baktı.

Her şeyin zayıf bir noktası olur değil mi? Peki ya bu ipliğin zayıf noktası ne? 

İpler ateşe karşı dayanıksız olur. 

Bu yüzden ilk olarak ateş kullanmayı denedi.

Dirseklerine kadar bağlı olan iplere baktı ve kötü bir şey olmamasını dileyerek, elindeki çakmaktan çıkan bu ateşi iplere götürdü. Ancak ipler hiç hasar almıyordu. Aslında iplerin direk alev alacağından ürktüğü için yanında su bulunduruyordu. Ama buna gerek kalmamıştı çünkü iplerde herhangi bir sorun yoktu.

Böylece ateşten vazgeçen Atasagun tekrar düşünmeye başladı. Yani zaten ateş kullanıcısını bağlayan bu iplerin, ateşe karşı bağışıklığı olacağını düşünmeliydi. 

"Vay be! Ateş kullanıcısı diye düşündüm. Zamanında okuduğum kitaplar... sağ olsun..."

Atasagun'un aklına yine bir fikir gelmişti. Hemen kitaplığına koştu ve ne kadar fantastik roman varsa salona yığdı. 

Kitapların içine gömülüp bu iplere benzer lanetli eşyaların bulunduğu hikayelere bakmaya başladı. 

Bunlar birer kurguydu ancak şu anda yaşadıkları... kurgudan farksızdı. En azından bir fikir bulabileceğini umdu.

Tabi ki bu araştırması oldukça sonuçsuzdu. Ne kadar bakarsa baksın, kahramanlar böyle bir durumla karşılaştıklarında ya içlerindeki chi enerjisinin gücüyle eşyaları yok ediyor ya bilinmeyen bir varlık tarafından kurtarılıyorlar ya da daha üstün başka bir hazine ile sıyrılıyorlardı. 

Ancak bunların hiçbirine sahip değildi Atasagun. Ne büyü bilirdi, ne de hazinelere sahipti. 

Peki ya üstün varlık? 

O nasıl bir şey ki zaten?!

Hıncını yan koltuğa tekme atarak çıkardı. Bu iplerden kurtulmanın hiç yolu yok muydu? Böyle olmayacaktı... 

Ne yapmalı?

Asit?! Kesinlikle asit! 

Madem ateş işlemiyordu, o vakit güçlü bir asit dökerdi! Geçenlerde aldığı lavabo açıcısı vardı. Hin hin gülmeye başladı Atasagun. İlerideki aynada yansımasını gördüğünde daha da kahkaha attı. Çizgi romanlardaki kötü karakterlere benziyordu şu anda. 

Böylece Atasagun koştu ve bodrumdaki asit dolu şişeyi aldı. Çok dikkatli olmalıydı. Bu asit, eti ve hatta kemiği bile eritebilecek güçteydi! Onu lavabo açıcısı olarak kullansa da asıl kullanım alanı elbet bu değildi. Ayrıca kesinlikle yasal da değildi. 

Önündeki lanetli ipliğe baktı. 

Peri masalları mı? Fantastiklik mi? 

Hepsinin canı cehenneme! Bilimin tadına bak lanetli iplik. 

Dayanabilecek misin, görelim hadi!?

Böylece son derece dikkatle asiti, ipliğin üstüne ince bir çizgi halinde döktü. Kısa süre sonra, ipliğin asitten etkilendiğini görebiliyordu.

"Hehe! Kimyanın gücü adına!"

Zaferle elindeki asit dolu şişeyi başının üstüne kaldırdı. Ardından asitin az daha dökülecek olduğunu fark etti ve korkuyla sehpanın üstüne bıraktı. Ayrıca evin içini berbat ve keskin bir koku hakim alıyordu, bu yüzden pencereleri ardına kadar açarak salonda hafif bir esinti oluşmasını sağladı.

İplikler birkaç saatin sonunda erimiş ve Atasagun'un ufak bir zorlamasıyla tamamen kopmuşlardı. 

Atasagun koltuğun üstüne düşen iplikleri, dikkatle bir kitabın üstüne koydu ve küvetin içine atıp üstüne kalan asiti döktü. Böylece lanetli iplikten geriye hiçbir şey kalmayacaktı.

 

Önceki Bölüm Sonraki Bölüm

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.