İsmimi Söyle... Kutsalmışçasına - Bölüm 5: Kurgu Ve Gerçek

Çeviri : HelFreya
Düzenleme : HelFreya
Beğeni : 0
Okunma : 140
Tarih : 9 Nisan 2018 22:32:35

İplerden kurtulduktan sonra Atasagun hemen Dius'un kollarını incelemeye başladı.

"Uzun zamandır o iplerle bağlıydı. Kangren olmuş mudur ki?"

Kendi kendine endişeyle mırıldanıyor ve kollarını kontrol ediyordu. Ancak hiçbir şey bulamıyordu. Öyle ki iplerin bırakması gereken boğum izleri bile yoktu. Ayrıca saç rengi de tekrardan canlanmaya başlamıştı. Böylece koltuğa otururken, yüz üstü yatan bu adamı yavaşça kaldırdı ve kucağına aldı.

Dius'un başını göğsüne dayayarak tüm vücudunu kucakladı. Ellerini beline götürmüştü. Ve bu adamın beli gerçekten inceydi... Bu şekilde durmaktan kısa sürede rahatsız olup Dius'un aşını yana çevirdi ve uyumakta olan bu yüzü inceledi. Huzursuz olmasa da oldukça ifadesizdi...

Neden bu kadar ifadesiz?

Ardından gözleri, yavaş yavaş rengini kazanan saçlara kaydı. Çok hoş bir kızıllığa sahip olduğunu düşündü. Elini bu saçlara götürdüğünde şaşılası derce de yumuşak olduğunu fark etti. Ayrıca hoş bir koku da yayılmaktaydı. Ve tekrardan delicesine sarıp sarmalamak geldi içinden. Elini saçlarından çekip vücuduna doladı.

Neden bilmiyordu ancak içinden gelen, bastıramadığı tarifsiz bir istek vardı. Sıkı sıkı sarılmak. Biraz öncesine kadar onun hakkında ne kadar endişelenmişti? Pınar'ı kanlar içinde bulduğunda bile böyle panik olmamıştı. 

"Salonun haline bak!"

İpliklerle kafayı öyle bir bozmuştu ki fark etmeden her yeri dağıtmıştı. Toplamak istiyordu ortalığı ancak üstüne çöken yorgunluk buna izin vermiyordu. Neler olmuştu? Neler öğrenmişti?

Ah... bir önemi yok. Bilim her daim...

***

Hışırtı sesleriyle uyandı Atasagun. Gözlerini açtığındaysa şaşkındı. Salonun ortasında oturmuş olan Dius, meditasyon yapıyor gibi görünüyordu ancak bir sürü kitap etrafında dönüyordu.

Saçları ise hiç olmadığı kadar kırmızı görünüyordu. Hatta öyle ki etrafa çok hafif ışıltılar saçıyordu. Arada bir açık pencereden içeriye esinti giriyor, giren esintiyle saçları dalgalanıyordu. Bu da alev alev yanıyormuşçasına bir görüntü ortaya koyuyordu.

Birer zümrüte benzeyen gözlerini açıp Atasagun'a baktı. Onun uyandığını görünce, neşeli bir şekilde gülümsedi.

"Sen uyurken, dünya hakkında bilgi ediniyordum! Oldukça değişik varlıklar ortaya çıkmış ve insanlar bayağı ilerlemiş!"

Dius, yeni bilgiler edindiğinden oldukça sevinçliydi. Bu sırada etrafındaki kitaplar düzgünce yerde sıralanıp üst üste konmuştu. Atasagun ise gözlerini ovaladı ve tekrar bu görüntüye baktı.

"Yok ben hala rüyadayım!" Diyerek gözlerini kapattı ve uzandı.

Dius ise anlayamıyordu. Neden böyle söylemişti şimdi? Onun pek çok konuda cahil olduğunu ve hatta inanmadığı anlamıştı Dius, ancak evinde böyle bir sürü bilgilerle dolu kitap vardı! Karşısındaki adam bunlara rağmen her şeyi reddetmiş gibi duruyordu. Dius'un kafası karıştı.

Atasagun ise tekrardan uyanır gibi yaptı ama hala aynı manzara karşısındaydı.

"Anlamıyorum? Bunca bilgiyi okumuşsun sevgilim. Buna rağmen nasıl hiçbir şeyden haberin olmuyor?"

Dius kafasını hafifçe yana eğdi ve anlamaya çalıştı. Atasagun ise tekrardan şoka girmişti.

Biraz önce kitaplar için ne dedi o?

"Onlar basit hikaye kitapları."

Mırıldanırken, bir şeyi daha fark etti Atasagun. Onun dediklerini anlıyordu.

Doğru ya, bayılmadan önce bana lisanını bir şekilde öğretmişti... Ama o... benim dediklerimi de mi anlıyor?!

"Ne zaman Türkçe'yi öğrendin?" Diye şaşkınlıkla sordu karşısındaki adama. Dius ise güldü.

"Sonuçta lanetlerimden en büyüğü, sayende kırılmak üzere! Artık basit büyüleri yapabilirim." Dedi gururla. Atasagun ise bir kelimeyi zihninde tekrar edip duruyordu.

Büyüler mi?

'Büyü' dedi...

Büyü... büyü...

"Lütfen söyler misin? Bir türlü kıramadığım o laneti nasıl hallettin?"

Dius oldukça meraklıydı. Bu bilgelerin kitaplarını da incelemişti ve kesinlikle lanet hakkında bir ipucu yoktu. Peki sevgilisi nasıl oldu da laneti kaldırabilmişti?

"Üstüne asit döktüm." Gayet normal ve sıradan bir şeymişçesine söylemişti. "Ayrıca lütfen benim dilimde konuş. Tüm bunlar bana çok, çok fazla!" Diye içinde taşan duyguları bastırmaya çalışarak söylendi. Gerçeklik hissiyatını yitirmişti artık.

"Asit?"

Dius onaylarcasına başını sallarken sevgilisinin söylediği şeyi düşündü. Okuduğu kitaplardan edindiği bilgilere göre asit denen bir şey vardı. Canlı cansız her şeyi eritebilecek bir büyüydü. Sevgilisinin sınırına dayandığını görebilen Dius, insan lisanıyla konuşmaya devam etti. Kendini aşağılanmış hissetse bile...

"Asitte kaçıncı seviyedesin ki bu ipliğe zarar verdin?" Diye sordu. Sevgilisini en baştan beri fazla mı küçümsemişti?

Böylesi bir büyü gücüne sahipmiş meğerse!

E... o zaman...

Anlayamıyordu Dius.

"Kaçıncı seviye mi? Sen ne... O..." Atasagun'un yüzü kararmıştı. Hala okuduğu basit hikayeleri gerçek sanıyordu karşısındaki kişi. Bir anda kahkaha atmaya başladı. Asabı bozuldu, iyiden iyiye.

"O okudukların birer kurgu. Gerçek değil hiçbiri. Gerçeği hiçbir şekilde yansıtmıyorlar." Dediğinde karşısındaki adamın şaşırdığını gördü.

"Nasıl gerçek değil? Burada pek çok büyü ve şifalı bitki tarifi var ama? Bazıları Ejderha Klanımın tarifleri hatta!" Diye haykırdı Dius. Gerçek değil diyordu sevgilisi...

Masal...

Atasagun bu cümlelerle birlikte büyük bir darbe yemiş gibi hissetti. O kitaplar birer kurguydu!

"Anlıyorum sanırım. Şu anki zamanda büyüler bilinmiyor öyle mi? Ancak bilinmiyorsa nasıl gökyüzünde devasa demirden kuşlar uçuyor? Biz nasıl, böylesine bir hızla onca yolu kat ettik?"

Dius büyük bir merakla genç adama bakıyordu. Atasagun ise şaşkınlıkla bakmaktan başka bir şey yapamıyordu.

Şimdi...

Karşımda antik bir çağdan gelme, çok güçlü bir büyücü var. Ve günümüz hakkında hiçbir fikri yok. Yine de aşırı zeki ve bu zekası büyü gücüyle birleşince, sadece birkaç dakikada onlarca kitabı okuyabiliyor. Bilgileri ise hazmedebiliyor.

"Bu büyüyü bende öğrenmeliyim!" Diye mırıldandı Atasagun. Bunu yapabilirse, şirket işlerini daha kısa sürede bitirebilirdi.

"Önce gidip bir şeyler yiyelim mi? Sonra seni devasa bir kütüphaneye götüreceğim. Kaçırdığın onca zamanda neler olmuş, bitmiş öğrenebilirsin."

Sakince cümleleri kurup ayağa kalktı Atasagun. Tüm bu gördüklerinin üstüne soğuk bir su içmek iyi giderdi.

"Bluzunu ve ceketini giy. Akşam hava serin olur."

Böylece mutfağa gidip bir bardak soğuk su içen Atasagun, olan biten her şeyi sindirebilmek adına sandalyelerden birine oturdu.

Atasagun hala olanları sindirmeye çabalasın; Dius üzgünce, okuduğu kitaplara bakıyordu. Burada pek çok gizli ilim vardı ve her biri gerçekti. Ancak bu çağın insanları sadece eğlenmek için mi okuyordu?

Ne büyük israf!

İnsan Kavmi, Dius'u her geçen an daha çok kızdırmaya başlamıştı. Yine de bir yanı rahatlamıştı. Sevgilisi tüm bu bilgileri biliyordu. Ne kadar bunların birer bilgi olduğunu bilmese de... Ona büyü öğretmesi daha kolay olacaktı!

Sevgilisini kısa sürede kendi güç seviyesine çekmesi şarttı. Geçmişteki hatasını tekrarlayarak, yavaştan almaya hiç mi hiç niyeti yoktu.

Böylece bluzunu giyerek yerden kalktı. Ayrıca bir şeyi merak etti. Acaba ona seslense, nasıl hissettirirdi? Bir varlığa seslenmeyeli ne kadar zaman olmuştu? Heyecanla avuç içleri terlemeye başladı Dius'un.

"Atasagun? A-ta-sa-gun?"

Mutfakta, dünyanın tüm dertlerini omuzlamışçasına oturan adama seslendi, yumuşak bir ses tonuyla. Bu sırada soğuk suyunu içmeyi bitiren Atasagun, gerginlikle ayağa kalktı ve salonda kendisini bekleyen adama baktı.

"Saçlarını gizlemeliyiz."

Atasagun hemen bir toka arayışına girdi. Pınar'ın ilk tepkilerini hatırlıyordu. Onu eve gizlice götürmeye çalıştığını... Anlaşılan o ki kimliğinin açığa çıkması içten değildi.

Dius ise hayal kırıklığına uğramıştı. Ona seslenmek rüya gibiydi. Hala kalbi dört nala koşuyordu. Ama onun tek derdi, gizlenmek oldu. Hatırlamamasını anlıyordu ama... ismini bilmişti. Sadece isim de değildi. Uyandığında kendisini nasıl bir halde bulmuştu öyle?

Başka bir şeyler hissetmiyor mu?

Dius iç çekerken, Atasagun ise Pınar'a ait bir lastik toka buldu ve Dius'a verdi. O saçlarını toplarken, kendi şapkalarından birini almak üzere yatak odasına gitti.

Çekmecesinden beyaz renkte, spor bir şapka aldı. Ancak geri döndüğünde Dius'un saçını at kuyruğu yaptığını fark etti.

"Topuz yapmalıydın." Dedi sakince.

Karşısındaki adam, at kuyruğu yaptığı saçını bozdu ve bu seferde topuz yapmaya çabaladı ama başaramamıştı.

"Gel..."

Dius'un kolundan tuttu ve aynanın önüne çekti.

"Bak böyle yapacaksın..."

Böylece saçlarını tepeden nasıl toplayacağını gösterdi. Aynı zamanda etkilenmişti. Saçları neden böyle ipeksiydi? Kadın olsa anlardı ancak saçlarının bu ipeksiliği... etrafa yaydığı aromatik koku...

Neyin nesi böyle?

Saçlarını başarıyla topladı, ardından şapkayı başına geçirdi. Saçları ortadan kalktığında oldukça sempatik bir yüze sahip olduğunu fark eden Atasagun, gülmeye başladı.

"Seni karizmatik sanıyordum ancak tüm büyü saçındaymış!"

Atasagun gülerken, Dius hafiften kızmaya başlamıştı. Sonra kızgınlığı geçti. Zira... biri kendisine takılmayalı ne kadar olmuştu? Mühürlenmeden öncesinde bile yıllar geçmişti.

Bu yüzden sevgilisiyle birlikte kendi de güldü. Ve de... Dius, elini aynadaki yansımasına götürdü. Şaşkındı.

Enerjim...

Ancak fazla bir şey düşünemeden, Atasagun tarafından sürüklenmeye başlandı. Böylece tekrardan dışarıya çıktılar.

En yakın restoran sokağın sonundaki köşedeydi. Küçük olmasına rağmen, ortalamanın üstünde bir yerdi. Ayrıca ortamı da oldukça sıcaktı. Personellerinin gülümsemesinde ki samimiyeti hissedebiliyordunuz.

Pencere kenarındaki bir masaya yerleştiler. Atasagun önceki deneyimlerinden yola çıkarak, Dius'un istediği her yiyecekten üç tane sipariş verdi. Bunu duyan görevli şaşkınlıkla kendisine baksa da...

Bu sırada Dius, pencereden dışarıyı izlemekle meşguldü. Geçen arabalara bakıyor, nasıl bir büyüyle çalıştığını merak ediyordu. Ayrıca insanların elinde tuttuğu ufak şeylerin ne olduğunu da merak ediyordu.

Sürekli o şeylerle oynuyorlar veya kulaklarına götürüp konuşuyorlardı. Konuşmalarını anlayabilirdi Dius, zira buna benzer uzak mesafe iletişim büyüleri kendi zamanında da mevcuttu ancak bu insanlar ellerine alıp oynuyorlardı.

Ardından lambalara baktı. Ne kadar çok ışık veriyorlardı böyle? Ateş Kavminin en büyük şehrinde bile böyle ışıklar saçan bitki türleri yoktu. Gerçi bunların bitki olmadığını anlamıştı ancak hala nasıl bir büyüyle yapıldıklarını çözememişti.

Dius bu şekilde etrafı incelerken, Atasagun da onu inceliyordu. Her gördüğü şeye tuhaf tuhaf tepki vermesini, sürekli düşünüp durmasını... Bu adamın teknolojiden uzak bir ülkeden olduğunu düşünüyordu ancak çok daha farklı gelişmişti olaylar.

Dius, geri kalmış bir ülkeden değildi. Antik çağlardan kalma biriydi. Hatta antik çağlardan bile eski olabilirdi.

Bu adam kaç yaşında?

Pınar'ın ne denli korktuğunu hatırladı. Gerçekten dediği kadar güçlü müydü? Yani... bir nevi meditasyon yaparken ki halini görmüştü ancak dehşet verici bir güce sahip gibi durmuyordu. Bunun için fazla sempatik biri değil miydi?

Mizacı uymuyor bir kere!

Kimseyi öldürmeye başlayacak gibi de durmuyordu. Merakla etrafa bakınıyor, kim bilir zihninden neler neler geçiriyordu. Bu sırada ilk siparişleri geldi.

Dius, Atasagun'un yiyecekleri kendine nasıl yedirdiğini hatırlıyordu. Taklit ederek, çatalını aldı ve önündeki tavuk etine daldırdı. Sonrasında oldukça küçük olan çubuğumsu bıçağı eline aldı ve aynı Atasagun gibi kesmeye çalıştı. Ama...

"Bu şey bıçak değil mi? Neden kesmiyor?" Diye merakla sordu. Atasagun ise güldü.

"Evet o bir bıçak ancak ters tutuyorsun. Tırtıklı olan tarafıyla kesmeye çalış."

Karşısındaki adam küçük bir çocuk gibi yemek yemeye çalışıyordu. Onun zamanında çatal bıçak yok muydu ki? Neyle yemek yiyorlardı acaba? Hatta merakına yenik düşen Atasagun, en sonunda sordu.

"Kendi zamanında nasıl yemek yiyordun?"

Dius, kendisine soru soran meraklı sevgilisine baktı. Ardından gülümsedi. İnsanlar sürekli bir şeyler yiyorlardı. Bitki, hayvan... Ancak onlar öyle değildi. Sadece canları isterse yerlerdi. Onlar için bu yiyecekler, abur cuburdan fazlası değildi.

"Bizler yemek yemeyiz. Dünyanın enerjisini emer, içimizde güce dönüştürürüz."

Dius'un bu dürüst cevabı karşısında küçük dilini yutuyordu az kalsın. O kadar fazla yiyecek yiyordu ki yemeden durabileceğini hiç düşünmemişti Atasagun.

"O zaman neden bu kadar çok yiyorsun?"

Bunu sormadan geçememişti. Amacı kabalık değildi kesinlikle. Sadece... karşısındaki zayıf yapılı adam aşırı derecede çok yemek yiyordu. Dius ise sıkıntılı bir şekilde gülümsedi.

"Yani... tatlarına doyamıyorum? Sevdiğin bir şeyden hiç yiyemediğini düşün? Sonra aniden önüne bol miktarda koyuyorlar. Ne yapardın?"

Dius olayı ancak bu şekilde açıklayabiliyordu. Ayrıca düşünmeden de edemiyordu, sevgilisine bakıp.

Keşke senin de hemen tadına bakabilsem.

Atasagun ise bunu şeker bağımlılığına benzetmişti. Böylece onu anladığını belirten bir şekilde başını sallamıştı.

Dius, ikinci tabakları silip süpürdüğünde Atasagun'a merak ettiği bazı şeyleri sormak istiyordu. Ancak onu kızdırmak veya kendinden uzaklaştırmakta istemiyordu. Yine de... anlayabilmek istiyordu onu ve dayanamadı,

"Peki, sen niye büyüye inanmıyorsun?"

Atasagun böyle bir soruyu beklemiyordu, bu yüzden afalladı. Yani... bu durumu ona nasıl anlatabilirdi ki? Böylece ellerini kaldırıp etrafını gösterdi.

"Burada tek bir büyü görebiliyor musun? Yaşadığın yeri çok az da olsa görebildim, orada bir sürü büyü vardı. Ancak etrafına bak. Tek bir büyü dahi yok. Büyünün hüküm sürdüğü zamanlar çok geride kaldı. Artık yalnızca kurgu, efsane..." derken gözlerini devirdi.

Dius ise tahminlerinde yanılmadığını teyit etmiş oldu. Tekrardan içinde insanlığa karşı bir öfke yükseldi. Ardından etrafına merakla bakınmaya başladı. Pek çok şey büyü değil miydi? Hala bu kısmı pek anlayamıyordu.

Bu sırada Atasagun ise gözlerini devirerek, 'En azından kurgu olmaları gerekiyordu' diye düşündü sıkıntıyla.

Ancak büyü varmış. Başka boyutlarda varmış! İnsan dışı varlıklar da öyle!

Biri de tam karşımda oturuyor.

Merakla etrafına bakınan Dius anlayamaz bir şekilde, "Ama her tarafta büyü var? Tepemizde ve dışarıda ışık büyüleri etrafı aydınlatıyor, hızlandırma büyüleri ile metalden kalıpların içinde seyahat ediyorsunuz, yine uzak mesafe büyüsü kullanarak sürekli birbirinizle iletişim halindesiniz. Hatta uçuyorsunuz! Bunlar benim tanıdığım büyüler olmasa da kesinlikle büyü!" diye sessiz bir haykırışla söylendi.

Bu sırada Dius'un üçüncü yemeği önüne konmuştu. Büyük bir açlıkla yerken, servis yapan görevli hayretle Dius'a baktı. Hatta bakışlarında biraz kıskançlık vardı.

"Hiçbiri büyü değil."

Atasagun, servis yapan görevlinin arkasından anlamsızca bakarken söyledi. Dius ise bu cümleyi duyduğunda şaşırdı. Nasıl büyü değildi? Ne demek büyü değildi? Ağzında çiğnediği yiyeceği zoraki bir şekilde yuttu.

"Büyü değilse ne?" Dedi hayret içerisinde. Karşısındaki adam ise omzunu silkmişti.

Şimdi ona teknolojinin ne olduğunu nasıl anlatayım?

"Lütfen yemeğini bitir ve bu sorularını kütüphaneye bırak? Tüm tarihi öğreneceksin nasılsa. En iyi cevap orada."

Dius önündeki yiyeceklere baktı ve öncekinden çok daha hızlı bir şekilde yemeye başladı. Kütüphane dediği yere hemen gitmek istiyordu. Merak ettiği o kadar çok şey vardı ki!

"Tıkanacaksın, yavaşla biraz. Al su iç." Diye pet şişenin kapağını açtı ve bardağına soğuk suyu doldurdu. Dius onu onaylayarak bardağı eline aldı ve bir damlasının diline değmesi ile bağırması bir oldu.

"Beni öldürmeye mi çalısıyorsun! Bu su buz gibi!"

Atasagun ise anlayamıyordu. Ne güzel buz gibi suydu işte?

"Anlamıyorum. Bildiğimiz su işte neden bu kadar tepki verdin. Az sessiz ol insanlar yanlış anlayacak."

Dius karşısında neler olduğunu anlayamayan adama baktı. Kendisine bakan bu surat kesinlikle hiçbir şey bilmiyordu.

"Ilık veya sıcak su sorun değil. Hatta kaynar bile olabilir. Ancak soğuk su beni öldürür. Lütfen bir daha üstüme soğuk su tutma veya içmem için verme."

Bunları duyan Atasagun'un başından aşağıya kaynar sular dökseydiler yeridir. Zayıf noktasının soğuk su olduğunu tahmin edememişti hiç.

"Aaa...aa... Özür dilerim. Bilmiyordum. Yani daha önce de su içtiğin için..."

Dius ona anlayışla baktı. Biraz daha gücünü toparladığında kesinlikle zihinsel paylaşım yapacaktı. Böylece bildiği çoğu şeyi kolayca öğretebilecekti.

"Tamam o zaman bir soru daha, Ateş ve Su Kavimlerine ne oldu?"

Dius karşısındaki adamın bir şeyleri bildiğinden pek emin değildi ama... yine de... belki... bir şeyler, ufak ip ucu bulabilirdi.

Atasagun ise asistanının kendine anlattıklarını hatırladı. İçini bir huzursuzluk kaplamıştı. Söylemeli miydi? Nasıl tepki verecekti?

"Kütüphaneye gittiğimizde anlatsam?"

Dius sevgilisinin cevabına şaşırdı. Yani bir şeyler biliyordu ancak kütüphaneyi şart koşuyordu. Hemen söylese... neyse.

Hızla üçüncü tabağı ve önüne konan salataları bile bitirdi Dius. Böylece Atasagun, hesabı ödedi. Kapının önünde kendisini bekleyen Dius'un yanına gitti.

"Evet! Şimdi gidiyoruz değil mi?"

Atasagun onun bu heyecanlı haline baktı. Resmen neşe saçıyordu etrafa. Yeni bilgilere, hikayelere aç gibi görünüyordu. Ancak bilinen tüm tarihi öğrendikten sonra... bu neşe saçan hali sönecek miydi? 

Bu tarz düşüncelerle bir taksi çevirdi. Nereye gideceklerini soran taksiciye, "Bizi kaleye götür." diye cevap verdi. Dius ise şaşkınca ona bakıyordu. 

"Hey... Kütüphane?" Diye sordu. Atasagun ise başını iki yana sallayarak, "Lütfen kızma. Sana orayı göstermek istiyorum, sonrasında söz veriyorum kütüphaneye gideceğiz." dedi, iki elini birleştirip mahcup bir tavırla.

Dius memnuniyetsizliğini belirterek somurttu. Ancak Atasagun bunu bile sevimli bulmuştu. Bu sevimli ve neşeli hali bozulmadan önce güzel bir anı yaratmalıydı. İçinden bir şeyler, fazla düşünmesine olanak vermeden ona güzel şeyleri göstermesini istiyordu. Ve Atasagun, bunun farkında olmadan hareket ediyordu. 

Şansıma yarım ay gökyüzüne hükmediyor.

Taksici kalenin girişinde bıraktı bu ikiliyi. Atasagun, Dius'un elinden sıkıca tuttuğu gibi koşmaya başladı. Dius ise tek bir kelime edemeden, elini kaptırdığı adamın kendisini sürüklemesine izin verdi. 

İki yol ağzına gelene kadar, yokuşu koşarak tırmanmışlardı. Dius'un büyü gücü olmasaydı, asla böyle bir mesafeyi koşarak kat edemezdi! Hatta büyü gücüyle bile yorulmuştu. 

"Daha yeni ölümden döndüm, yavaşla biraz! Tüm gücümü bitireceksin."

Arkasında hızla nefes alıp veren adama baktı Atasagun. Saç rengi hafifçe solmuştu. Bir anlık heyecana kapılarak, onun binlerce yıl mühürlü kaldığını ve bu mühürden daha yeni kurtulduğunu unutarak peşinden sürüklemişti.

"Gelmek üzereyiz." Diyerek alt yolu seçti. Dius'un elini hala bırakmamıştı ancak artık yürüyordu, koşmayı bırakmıştı. Böylece rahat nefes alan Dius, nereye gittiklerine dair bir ipucu bulabilmek için etrafına bakındı.

Yerler taştandı ve antik olmasa da çok eski zamanlardan kalma gibi gözüküyordu. Ayrıca etrafı saran yıkık dökük surları, yine bu surlara eşlik eden oldukça kötü durumdaki eski evleri inceledi. 

En sonundaysa varmışlardı! Oldukça eski ve bakımsız kalmış bir yapının üstünde yürüdüler. 'Acaba zamanında ne için yapılmıştı burası?' Diye düşündü Dius. İnsanların işlerine aklı ermiyordu artık. Zamanında hayvan olarak gördükleri ve sürekli aşağıladıkları insanlar...

Atasagun tarafından gözleri kapandığında, kendini karanlıkta buldu ve biraz şaşkınlık ve biraz da korkuyla bağırdı. 

"Sakin ol. Birazdan gözlerini açacağım, korkma tamam mı?"

Dius, hala korksa da bunu hissettirmeden sessizce onaylamıştı. Böylece yön duygusu dahi olmadan, sadece Atasagun'un yönlendirmesiyle adım adım ilerlemeye başladı.

"Şimdi gözlerini açacağım. Ancak sakin olmalısın. Korkuyorsan bana tutanabilirsin."

Atasagun'un neden böyle söylediğini anlamasa da korkuyordu. Bu yüzden sıkıca Atasagun'un kollarına tutundu. Böylece Atasagun, Dius'un gözlerini açtı. 

Dius şok içinde çığlık attı. İlk gördüğü şey soğuk, karanlık denizdi. Eğer yanlış bir hareket yapıp bu uçurumdan düşerse, kendisini bekleyen deniz onu öldürmeye yeterdi. En güçlü halinde olsa bile bu derin, soğuk karanlıktan kurtulamazdı. Bunun korkusuyla bir adam gerilemeye çalışarak daha da yapıştı Atasagun'a. 

"Aşağıya bakmayı bırak. Korkma düşmeyeceksin, seni tutuyorum. Sadece önüne bak."

Dius itaatkarca sevgilisinin dediğini yaptı. Başını aşağıdaki korkunç görüntüden kaçırarak ileriye baktı.

Gökyüzü, bir sürü parlak yıldızla döşenmişti. Ayın ışıltısı ise üstlerine düşüyordu. Bulundukları yerde tek bir ışık büyüsü dahi yoktu, önlerini seçebilmelerini bu Ay'a borçluydular. Ancak Dius üzüntüyle bir şeyi fark etti. 

Ay, çok küçüktü. Kendi zamanında ki haline kıyasla... Ne kadar zamandır karanlıktaydı? 

Ay'ın bu kadar uzaklaşması... 

Ne kadar?.. 

Dius sağ tarafına bakmayı bırakıp, sola çevirdi başını. İşte o zaman insan yerleşimini gördü. Ne kadar büyüktü! Çeşitli renklerdeki ışık büyüleriyle aydınlatılıyordu. Hatta bu aydınlatma o kadar etkiliydi ki, şehrin üstünde ışıktan oluşan bir tabaka kendini gösteriyordu. 

Etkilenmiş bir şekilde iç geçirdi Dius. Artık aşağıdaki soğuk denizin korkunçluğunu unutmuştu. Sadece manzaranın güzelliğine odaklanmıştı. Denizin kıyısına kurulmuş bu şehir, gökyüzünün ışıltıları altında bir mücevher edasıyla parlıyordu.

"Beğendin mi? Çok güzel değil mi?"

Nutku tutulmuştu. Sessizce onayladı. Gerçekten güzeldi! 

Ama...

"Neden buradayız?"

Dius ne kadar etkilense de yeni bilgiler edinmek istiyordu. Kendi kavmini bulmak istiyordu. Dünya'nın genel durumunu öğrenmek, kendini buna adapte etmek ve sevgilisinin aklını çelmek... Bu sefer vakit kaybetmeden onu eşi yapabilmeyi...

"Biraz oturalım mı Dius?"

Atasagun onu buraya getirmişti çünkü Pınar'ın dedikleri aklına takılıyordu. Eğer kavminin çok önceleri yok edildiğini öğrenirse, gerçekten öfkelenip kontrolünü yitirir miydi? Bu öfkesini insanlara yöneltir miydi? 

Pınar kadar abartılı düşünmüyordu, ancak insanlık onunla baş edene kadar kaç kişi ölürdü? Ve bir o kadar kötüsü de onun ölecek olmasıydı. Bunu hayal etmek dahi nefesini kesmeye yetiyordu.

Hangi ara böyle hissetmeye başladım?

Bu yüzden onunla biraz konuşmak istiyordu. Biraz konuşmak... bu güzel yerde... güzel bir anı... Böylece oturdular. Ayaklarını, aşağıdaki uçuruma doğru salladılar. 

Dius için eğlenceliydi, tabi Atasagun'un koluna yapışmış haldeyken. Normalde olsa bu kadar korkmazdı ancak gücü hala düşük düzeydeydi ve uçmasına yetmezdi. 

"Neyden korkuyorsun?"

Dius, sevgilisinin bir şeylerden korktuğunu anlayabilmişti. Oldukça endişeli görünüyordu. Onun insan olmayışından mı korkuyordu? Belki de başka bir şeyler...

—Tam olarak korku değil. Korkmak için... daha yeterince kavrayamadım bir şeyleri. Bu yüzden... sadece konuşmak istiyorum.

—Pekala. Ne konuşacağız?

Dius'un aklına pek bir şey gelmiyordu. Büyüye dair bir şeyler mi soracaktı? Hayır, endişeli olmasının başka bir nedeni olmalıydı. 

"Pınar senin çok güçlü olduğunu söyledi. O kadar güçlü ki tanrıların kurtulamayacağı lanetle yaşamayı başarmışsın."

Dius böyle bir cümle duymayı beklemiyordu. İnsan kadın en sonunda bir işe yaramıştı demek? Böylesine bir övgü ve iltifat! Kendisini çok iyi hissetti.

"Kesinlikle! Kavmimin genç kuşağı arasındaki en güçlüsüyüm! Hatta sadece genç kuşak değil, yaşlıları bile geçtim!" Övgüyle kendinden bahsetti Dius. Ancak Atasagun'un duymak istediği cümleler bunlar değildi. 

"Evet, ama bu o zamanlardı. Sonrasında neler oldu Dius? Seni neden mühürlediler?"

Daha ağırdan sormayı planlıyordu Atasagun. Ama merakına yenik düşüp hemencecik soruvermişti. Dius ise beklediğinden daha farklı bir tepki verdi. 

Gurur ve biraz da kibirle çenesini kaldırdı ve "Çünkü beni öldüremeyecek kadar güçsüzlerdi, peh!" yaptı. Dius hala kendini övüyordu. Ne kadar güçlü ve yetenekli olduğunu belli etmeye çalışarak havalanmak istiyordu. Ancak... sanırım sevgilisinin endişesini anlamıştı. O insan kadında kendisine bu tarz bir soru yöneltmişti. 

Hak veriyordu da. Eğer sevgilisinin yerinde olsaydı, böylesine lanetlenmiş ve mühürlenmiş birini kurtarmaya çalışmak bir kenara, tek hamlesiyle öldürürdü. Ancak o, Dius'u kurtarmayı seçmişti. 

Hatırlamadığı halde... belki de hisleri içinde bir yerde gizli?

"Ama seni neden öldürmek istediler? Anlatmak ister misin?"

Olabildiğince nazik bir tonda sormuştu. Pınar ona verilen cezanın çok aşırı ağır olduğundan bahsetmişti. 

Gerçekten de çok ağır. Binlerce yıl karanlıkta... hareket edemeden... Böyle bir cezayı hak edecek ne yaptı? 

Dius'un ise yüzü düştü. Hatırlamak istemediği anılar gün yüzüne çıkıyordu. Karanlıkta kaldığı tüm o zaman da zihninde dolanıp durarak ona işkence eden, yüreğini burkan anılar... 

Ancak soran kişi, gelecekteki eşiydi. Ona anlatmayacaktı da kime anlatacaktı? Hem tüm o anılarda kendisi de bulunuyordu, sevgilisi bunu hatırlamasa da.

"Bir sevgilim vardı. Birbirimize aşıktık. Ne var ki güç seviyemiz birbirine uygun değildi. Bu yüzden sevgilime güç seviyesini arttırabilmesi adına yardım ettim. Benim seviyeme gelmeliydi. 

Yatkın olmadığı halde oldukça hızlı gelişiyordu ve arayı kapatacağına emindim. Ancak eşim Ateş Kavminden değildi. Bu yüzden kavmim sevgilimi onaylamadı. Güçlenmesini engellemeye çalıştılar. 

Sevgilim... o insan değildi. Benim gibi bitki de değildi. O... başka bir boyuttan gelen, bilinemeyen biriydi.

Nasılsa bunu insanlar öğrenmiş ve söylentiler yayılmaya başlamıştı. Söylentiye göre sevgilim bir ejderhaydı. İnsan şekline girmiş bir ejderha. Dünya'yı yok etmek için gönderilen bir ejderha... Bu dedikodu o kadar yayıldı ve kabul görüldü ki Ateş Kavmi kayıtsız kalmadı ve ne olursa olsun öldürülmesini emretti.

Birlikte uzaklara kaçmak istedik. Su Kavminden yardım istedik. Ancak onlar bizi kandırdı ve sevgilimi... evet. Yetişemedim. Halbuki güçlü olduğumla övünüp onu koruyacağıma yemin etmiştim. Buna rağmen..." Hüzünlü gözlerini yukarıdaki Ay'a çevirdi. Ardından yanındaki adama baktı. Ay, bir zamanlar sevgilisinin yüzünü aydınlattığı gibi onunda yüzünü aydınlatıyordu. 

"Sonrasında öfkeden çıldırıp intikam almak için bu iki kavme ve insanlara saldırdım. Sonuçtaysa beni mühürlediler." Böylece anlatımına son verdi. Her şeyi ne kadar da basitçe özetlemişti? 

Dius bunları anlatırken ağlayacağını düşündü ancak gözleri kuruydu. Karanlıkta çok uzun süre öfke, intikam ve pişmanlıkla kavrulmuştu. Hüznü, üzüntüsü, acısı ona işkence etmişti. Artık dökecek yaşı kalmamıştı.

Sakin bir ses tonuyla anlatılan hikayeyi dinledi Atasagun. İçi acımıştı. Aslında bu çokça kullanılan bir kurguydu. Fantastik olsun, bilim kurgu olsun... Hangi evrende olursa olsun. En çok sevilerek  yazılan, çizilen kurguydu. 

Ancak onlar sadece kurguydu. Onun anlattığı ise bizzat yaşanmışlıktı. Ağlamasa bile, ne kadar acı çektiğini gözlerinden anlayabiliyordu. 

"Binlerce yıl karanlıkta hapis tutuldun. Hemde haksız yere. Yinede akli dengen yerinde görünüyor."

Atasagun istemsizce bunları söyledi. Sesli düşündüğünü fark etmemişti bile. Dius ise sadece acı acı gülümsemekle yetindi. Birkaç on yıl düşünmüştü, değişen dünyaya bakınca biraz daha arttırmıştı süreyi. 

Yine de...

Demek binlerce yıl? 

Ama... nasıl olur?..

Kendisine ait olan dışında, tek bir ses dahi yoktu. Tek bir kıpırtı da. Lanetli ipin verdiği acı ise cabası... Atasagun böyle bir cehennemi, hayal dahi edemiyordu.

"Nasıl dayandın?"

İşte can alıcı soru gelmişti. Atasagun'un en merak ettiği şey buydu. Pınar'ı çileden çıkartıp korkuyla kaçırtan şeydi bu. Anlaşılması belki de imkansız olandı. 

"Dayanmadım? Defalarca çıldırdım, delirdim. Ancak bir yerden sonra... sadece... yani nasıl desem... karanlığa karıştım? Zihnimden tüm anılarım silindi. Bir varlık olduğumu bile unuttum. Var olduğumun bile farkına varamayacağım bir duruma gelmişim."

Dius o anları belli belirsiz hatırlıyordu. Geçmişi konuştukça, daha çok şey hatırlamaya başlıyordu ve bu onu hiç hoşnut etmiyordu. Daha fazla acı verici şeyler hatırlamak istemiyordu. 

Neden tüm bunları soruyor ki?!

Atasagun ise bu cevap karşısında afallamıştı.

Var olduğunun farkında olmamak mı? Böyle bir şey... 

Katatoni?!

"O zaman nasıl şu anki halindesin? Varlığının farkındasın değil mi?"

Gözlerini kısarak Dius'a baktı. Onu tartıyor gibiydi. Dius ise biraz önceki mutsuzluğunu bir kenara attı ve oldukça içten bir tavırla, "Bana ismimle seslendin!" diye heyecanla sesi yükselirken, gülümsedi.

Atasagun onu ilk gördüğünde hissettiklerini düşündü. Ona seslendiğinde, uğursuz gözleriyle etrafa bakmaktan vazgeçip çok farklı bir derinlikle kendisine odaklanan yeşil gözleri... 

"İsmimi söyledin. Bu var olduğumu hissettirirken, kim olduğumu da hatırlayabilmemi sağladı. Hala anılarım tam değil ve kesinlikle daha fazla bir şey hatırlamak istemiyorum!"

Yakınırcasına sonlandırdı konuşmasını. Atasagun düşündü... şimdiki iyi durumu, geçmişi doğru düzgün hatırlayamamasından mıydı? 

Peki ya her şeyi hatırlarsa ne olur? 

Delirir mi? 

Her türlü, hatırlamaması çok daha iyiydi. Bu yüzden geçmişine dair bir şeyler sormaktan vazgeçti. Geriye tek bir sorusu kalmıştı.

"Peki ben, senin ismini nereden biliyorum? Daha önce karşılaşmadığımıza fazlasıyla eminim! Hem genç görünsen de binlerce yıldır yaşıyorsun. Ben daha 23'üme yeni bastım. Yine de aynı yaşta gibiyiz?!"

Atasagun biraz saçmalasa da istediği soruyu sorabilmişti. Cevabın bu adamda olduğunu düşünmüyordu ancak... denemekten zarar gelir miydi? 

İçinde bir şeyler bu adama bağlanıyordu. Ölebilme ihtimalini düşünmek bile istemiyordu. Bir an olsun onu bırakmak istemiyordu. Neden bunları hissediyordu? 

Onu ilk gördüğüm andan beri... 

"Daha önce karşılaşmadığımızı nereden çıkardın? Belki de geçmiş hayatında benimle tanışmışsındır?"

Dius çapkın bir ifadeyle baktı, koluna sıkıca sarıldığı adama. Flört işini bilgi edindikten sonrasına bırakmayı planlıyordu ancak kendisi soruyorsa... niye duracaktı ki?

Hem şu zaman olayını da sonraya bırakalım...

Bu sırada arkalarından, tüylerini ürperterek içlerini titreten bir ses yükseldi. Dius gelen bu yüksek sesle sıçramış, içi korkuyla dolmuştu. 

Atasagun ise bu duruma alışkın olduğundan daha sakindi ve arkasını dönerken, "Efendimin üzerinden çek o kana bulanmış ellerini!" diyen asistanının sesini duydu.

 

Önceki Bölüm Sonraki Bölüm

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.