İsmimi Söyle... Kutsalmışçasına - Bölüm 6: Soğuk Tehlike

Çeviri : HelFreya
Düzenleme : HelFreya
Beğeni : 0
Okunma : 164
Tarih : 26 Nisan 2018 12:22:28

Pınar yanında birkaç kişiyle birlikte gelmişti. Silahını efendisine doğrulttu.

"Efendim, istemeyerek de olsa işimi kolaylaştırdığınız içinse teşekkür ederim. Ve bilmelisiniz ki sizi gerçekten seviyorum."

Pınar silahını bir kez daha ateşledi. Bu seferki kurşun, Atasagun'un kulağının tam üstünde kırmızı, küçük bir çizgi bırakarak boşluğa karışmıştı.

Atasagun şoka girmiş bir halde titremeye başladı.

Pınar... Pınar bana ateş etti?

"Ne halt yediğini sanıyorsun, Pınar!? Neden bana doğrultuyorsun o silahı? Bu da ne demek?!"

Atasagun çıldırmış gibi bağırdı. Dünya'da en güvendiği insan...asistanı... ona ateş etti! Korkmuyordu. Ölümden hiç korkmamıştı aslında. Vücudundaki tüm yaralar da bunu kanıtlamıyor muydu? Bu kadar tehlikeye atılmıştı... Böyle bağırmasının nedeni, güvendiği dağlara kar yağıyor oluşuydu.

"Pınar anlıyorum korkuyorsun. Ancak o sandığın gibi biri değil!"

Çaresizce bağırdı. Yine de bu hiçbir işe yaramamıştı. Pınar'ın o kararlı gözlerini görüyordu Atasagun. Böylece Dius'u arkasına aldı. Onu korumak istercesine önüne geçti.

Bu tavrı karşısında Dius'un kalbi sıcacık oldu. Şapkasını çıkartıp rahatsız topuzu bozdu. Saçlarını saklamasının anlamı yoktu artık ve bir eli çıldırmışçasına atan kalbine gitti. Sevildiğini hissetmişti, uzun zaman sonra ilk defa. Sevilmenin nasıl bir his olduğunu bir kez daha tadabildi.

Unuttuğum bu hissi...

—Sen! Ateş Kavminden olan bitki! Bir kez daha sevdiğinin ölüşünü görmek ister misin? İnan bana, yaparım.

—İnsanlık için!

—İnsanlık için! 

Pınar'ın konuşmasının ardından, getirdiği birkaç kişi de nara atmıştı. Atasagun'un aklı almıyordu olanları. Pınar ne diyordu? Bir şeyler duyuyordu ancak zihni bu kelimeleri anlamlı bir şekilde birleştiremiyordu.

Öyle bir şoka girmişti ki Atasagun, olan hiçbir şeyi algılayamaz hale gelmişti. Pınar ona ihanet ediyordu, Dius'u sevdiğiyle tehdit ediyordu?..

"Pınar, kes şu saçmalığı!"

Dius'un kolunu bıraktı ve Pınar'a doğru bir adım attı. Ancak bu sırada arkasında duran Dius'u, hissedemez oldu. Reflekse arkasını döndüğünde Dius'un kırmızı saçlarının, gözü önünde kaybolduğunu gördü.

Vücudu kendi kendine hareket etti ve elini uzatan Atasagun da kendini uçurumdan aşağıya bıraktı. Dius'un karanlıkta uçuşan kızıl saçlarını görebiliyordu. Tek düşünebildiği ona ulaşmaktı. Dius'a ulaşıp sarıldığı o an, denizin soğuk suyuna çarptılar.

Yukarıda titreyen Pınar ise gördüğü şeyi hazmedemiyordu. Efendisi... atlamıştı! Onunla birlikte ölmeyi mi seçmişti?

Bu olamaz!

Tek amacı insanlığı tehdit eden bu varlığı ortadan kaldırmaktı. Yeraltının en seçkin, elit takımını oluşturmuştu. Onları kullanmasına gerek bile kalmamıştı.

Ama...

Her şey yolunda giderken... Atasagun!

"Hemen aşağıya inin ve ikisinin cesedini bulmadan aramayı bırakmayın!"

Soğuk ve duygusuz bir tonda emir verdi diğerlerine. Pınar gibi düşük seviye birinden emir almak zorlarına gitse de yapabilecekleri bir şey yoktu. Kendi efendileri, Pınar'ı dinlemelerini emretmişti.

Bu sırada soğuk suyun içinde gittikçe derinlere gömülüyorlardı, Dius ve Atasagun. Ancak şans Atasagun'dan yanaydı. Bilinci hala açıktı! Bedenindeyse bir sorun yoktu. Suyun içinde karanlık dışında hiçbir şey göremese dahi, yön duygusunu da kaybetmiş değildi.

Kendisiyle birlikte Dius'u da çekerek yüzeye ulaştı ve derince bir nefes alarak ciğerlerine oksijen doldurdu. Dius ise bilincini yitirmiş, saçlarında neredeyse hiç kızıllık kalmamıştı.

Bunu görünce, tüm kuvvetiyle kıyıya doğru yüzmeye başladı ve bu sırada Pınar ile adamlarının seslerini duydu. Neyse ki surlar Ay'ın ışıltısını engelliyordu. Karanlıkta gizlendiklerinden, Pınar ve adamları onları göremiyordu.

Kıyıya çıkamayacağını anlayan Atasagun, soğuk suyun içinde ne yapacağını bilemez halde etrafına bakındı.

Şanslıydılar ki buralarda çok fazla mağara vardı. Tekne gezintileri sırasında bu mağaralardan bazılarını görmüştü Atasagun. Bu fikirle birlikte, elinden gelen hız ve gizlilikle bu mağaralardan birine doğru yüzdü.

Dius ile birlikte küçücük olan bu mağaraya sığındı. Pınar ve adamları ise fenerleriyle, denizin üstünü aydınlatarak onları arıyorlardı. Mağaraları akıl edememişti asistanı.

Pınar konusunda endişelenmeyi bırakarak Dius'a baktı. Saçlarında tek bir kızıllık göremiyordu. Hızla nabzını kontrol etti. Anlaşılan o ki bitki insanlarının da bir nabzı vardı.

Fazlasıyla insana benziyorlardı. Ancak nabzı aşırı düzensiz ve belli belirsizdi. Normal nabzı nasıldı bilmiyordu Atasagun ancak saçlarını da hesaba katacak olursa ölümün kıyısında olduğunu fark edebiliyordu.

Restoran da içmek üzere olduğu bir yudum soğuk suya nasıl tepki verdiğini hatırladı. Ondan önceyse, duşta üstüne soğuk su tutuşunu. Şimdiyse koca bir denize düşmüştü. Aralarında dağlar kadar fark vardı. En azından, yaz mevsiminde olsalardı... Ancak kışın ortasındaydılar ve bulundukları yer mevsim normallerinden daha sıcak olsa bile, denizin de sıcak olacağı anlamına gelmiyordu.

Ne yapmalı?

Fantastik evrenlerde şifalı ilaçlar veya büyülerle bu tarz durumlar atlatılsa da Atasagun'da böyle şeyler yoktu. Tek bildiği, ilk yardım teknikleriydi. Bu durum insanlardaki ani ısı düşüşüne benzemiyor muydu? Hipotermi durumunda bildiği tek bir ilk yardım yöntemi vardı.

Üstlerindeki ıslak kıyafetleri hızla çıkarıp Dius'a sıkıca sarıldı. Yeterli gelir miydi? Bilmiyordu... Başka yapabileceği bir şey de yoktu. Ateş yakabilecek bir durumda değildi.

Keşke direk kütüphaneye götürseydim onu. Böylece Pınar herhangi bir zarara yol açamazdı!

Nasıl ihanet edebilmişti Atasagun'a? Nasıl olmuştu bu? Şu anda, karanlık mağarada Dius'a sarılmış bir halde titrerken bile inanamıyordu. Aniden neler olmuştu? Pınar'ın korktuğunu biliyordu ancak bu çok fazla değil miydi?

Dius'un soğuk ve rengini kaybetmiş yüzüne baktı.

Ölecek mi?

Bunu istemiyorum!

"Beni bırakamazsın." Fısıldadı, kendisi dahi fark etmeden. Ellerini, avucunun içine alarak dudaklarına götürdü. Nefesiyle ısıtmaya çalıştı.

Güneş kendisini gösterene kadar uyumadan Dius'a baktı. Sıkıca sarılıp bekliyordu. Sürekli nabzını ve saçlarını kontrol ediyordu. Arada birse Dius'un buz tutmuş ellerini nefesiyle ısıttı.

"Lütfen ölmesin..."

Ve yalvarırcasına dua ediyordu. Dius, sırf onu korumak için hiç düşünmeden kendini o çok korktuğu soğuk sulara bırakmıştı. Yoksa Pınar gerçekten Atasagun'u vuracaktı. Boş bir blöf değildi. Saatler sonunda sakin düşünebilmeyi başaran Atasagun, bazı şeyleri fark etmeyi başlamıştı.

Beni... ha?

Güneş'in ilk ışıkları, yardım etmek istermişçesine tenlerine değdiğinde Dius'un rengini kaybetmiş, beyazımsı saçlarında sarımtırak kızıllıklar hafifçe kendini göstermeye başladı. Bunu gören Atasagun, rahat bir nefes alabilmişti. Tüm gece tetikte olmanın verdiği yorgunlukta eklenince baygınlığa benzer bir uyku tarafından sarıldı.

Güneş en tepeye vardığındaysa, Dius'un saçları eski kızıllığını kazanmıştı. Güneşin altında alev almışçasına parlıyordu. Bu sırada gözlerini açtı.

Hala hayatta olduğuna inanamıyordu! Sıcaklığını paylaşan ve onu hayatta tutan Atasagun'a baktı. Sevgilisi uykuda olmasına rağmen, oldukça güçlü bir şekilde sarılmıştı kendisine.

Uyandırmadan kollarından kurtulamayacağı aşikardı. Buna rağmen uyandırmadı. Anın keyfini çıkarmak varken, neden bozacaktı ki?

Sevdiği adamın bir kez daha öldüğünü görmektense, ölmeyi yeğlemişti. Ancak gözlerini açtığında biricik sevgilisini, çıplak bir şekilde kendine sarılırken bulmuştu.

Eğer yaşadığına şaşırmasıydı, şu anki durumdan müthiş etkilenirdi. Ayrıca güç durumları hala eşitlenmediğinden, kendini tekrardan denize atabilirdi.

Tabi ki böyle bir durum söz konusu olmayacaktı. Hem uyandığında kendini sevgilisinin kucağında buluyordu. Bu duruma gittikçe alışmaya başladı.

Gelişen olaylara bakınca, flört etmeye başlaması kesinlikle iyi olacaktı. Atasagun da kendisine karşı bir şeyler hissediyormuş gibi görünüyordu.

Yoksa bu kadar ileri gitmezdi?

Değil mi?

Olanları hatırlayınca bir kez daha kalbi ısındı. Hiç düşünmeden ardından atlamıştı. Kurtarmak için... Ve onu bu mağaraya kadar sürüklemişti...

Elini, sevdiğinin kulağındaki sıyrığa götürdü. Şimdiden iyileşmeye başlamıştı yarası. Parmaklarını Atasagun'un çıplak teninde gezdirdi. Bu sırada bir şeyi fark etti. Sevgilisinin vücudu yara izleriyle kaplıydı! Daha önce de önünde çıplak kalmıştı ama o zamanlar gözlerini başka yanlara kaçırıyordu Dius.

Ufak tefek çizikleri fark etse de bu kadar çok olduklarını görememişti. Bir sürü yara izi vardı. Bazı izler o kadar büyüktü ki Dius'un içini korkuyla doldurmuştu.

"Bu hayatında bile seni öldürmek isteyenlerden kaçamadın demek?"

Dius, insanların onu hedef almasını anlayamıyordu. Neden ona düşman kesiliyorlardı? Neden onu öldürmeye çalışıyorlardı?

Geçmiş hayatında da böyle ölmüştü. Sayısız iftira ve entrikaların sonunda... Aynı şeylerin tekrarlanmasını istemiyordu Dius. İzin vermeyecekti. Böylesine bir kararlılıkla sevdiği adama sarıldı.

—Bu sefer kimse sana zarar veremeyecek.

—İzin vermeyeceğim.

Uyuyan sevgilisinin kulağına fısıldadı. Aynı zamanda kendisi içinde tekrar ediyordu. Aynı olayı tekrardan yaşamamak için gücünü hızla toparlaması gerekiyordu.

Ondan önceyse... kendisini sıkıca saran Atasagun'a sarıldı. Parmaklarını sevgilisinin saçına geçirdi. Biraz daha böyle kalmaları, Dius'un kendisini toparlamasına kesinlikle yardımcı olacaktı.

Ve de... Sevgilisinin uyuyan yüzünü bir kez daha izleyebilmenin verdiği tutkuyla, dudaklarına dokundu. Tadı hiç değişmemişti. Yüzünü okşadı ve biraz daha izledikten sonra yüzünü, sevdiğinin göğsüne gömdü.

***

Güneş, zirvedeki konumunu kaybedip biraz daha ufka yaklaştığında Atasagun gözlerini açtı. Neler olduğunu anlayamayan bir halde, kendine dikkatle bakan yeşil gözlere ardından sığındıkları küçük mağaraya baktı. Tüm her şey... Kabus misali çöktü üstüne.

"Hepsi gerçekten de oldu."

Kendi kendine mırıldanarak önündeki adamın saçlarına baktı. Eski renklerine kavuşmuşlardı. Alev edasıyla, mağaranın çamurlu zeminin üstüne saçılmışlardı.

Dius, kendisine endişeyle inceleyen Atasagun'a bakmaktaydı.

"Ben iyiyim. Sayende..."

Bir elini yüzüne götürdü ve yanağını okşadı. Dius'un yüzünü okşaması ve duygu yüklü bakışlarından etkilenen Atasagun'un zihnindeki her şey uçup gitmişti. Elini yüzünden çektikten sonraysa... bir şeyi daha fark etti.

Çıplağız!

Elleriyle vücudunu kapatmaya çalışırken doğruldu ve hızla kıyafetlerini arayıp buldu. Öğlen güneşinin altında kalan, yarım yamalak kurumuş kıyafetlerini giymeye başladı. Bu sırada Dius'a da kıyafetlerini atmayı unutmamıştı.

"Ah! Hadi ama sevgilim bu kadar utangaç olma!"

Dius yakınarak, giyinmekte olan Atasagun'a arkadan sarıldı. Bununla birlikte tüm vücudu ürperen Atasagun ise kendini gittikçe daha tuhaf hissetmeye başlıyordu.

"Dalgayı bırak da kıyafetlerini giy! Ben bir insanım ve yemek yemeden dayanabilecek olsam da su içmem şart!"

Sevgilisinin bu soğuk tavırlarına dertlice iç çekti. Eskiden de böyle miydi? Belli belirsiz anılarındaki sevgilisi, oldukça sıcak kanlı biriydi. Nasıl böyle soğuk nevalenin teki olup çıkmıştı bu hayatında?

Peh... insan olmak hiç yaramamış.

"Eğer çok susadıysan veya acıktıysan bana söylemen yeterliydi. Bak bana..."

Dius çoktan kıyafetlerini giymiş, arkası dönük Atasagun'a tekrardan yaklaştı. Atasagun ise Pınar'ın büyüsünü hatırlamıştı.

O da elma filan mı çıkartacak ellerinden?

Merakla Dius'a döndü. Ne yapacağını merak ederken öylece bekledi. Dius ise oldukça çevik bir hareketle Atasagun ile dudaklarını birleştirdi.

Atasagun neler olduğunu anladığında çoktan dudakları birleşmişti. Dius gittikçe daha derinlerine inip onu nefessiz bırakırken, Atasagun'un gözlerine şehvetle bakıyordu. Neler olduğunu anlayamayan Atasagun, kendini toparlayıp onu geri iteceği sırada Dius tarafından serbest bırakıldı.

"Bu da neyin nesiydi?!"

Bağırırken, dudaklarını siliyordu. Dius ise hınzırca gülümsemekten kendini alamıyordu.

"Ee? Hala aç veya susuz hissediyor musun?"

Bu bitkilerin gereksiz özelliklerindendi. Kendilerine eş değer veya daha aşağı güçteki herhangi bir varlığın temel ihtiyacını giderebiliyordu. Tabi çoğu bitki, böyle bir şeyi yapmazdı. Hatta kavmi, bu yeteneklerini inkar ediyorlardı.

Ama benim işime yaradı!

Atasagun kendini kontrol etti ve gerçekten de susuz hissetmiyordu. Sanki daha yeni kana kana su içmişti. Boş midesiyse tıka basa dolmuştu...

"Nasıl oldu bu?"

Atasagun'un merakı, sinirinden daha ağır bastı. Dius ise omzunu silkti ve "Sır!" diyerek yerden bluzunu da aldı. Atasagun buna karşılık yüzünü asmak dışında hiçbir şey yapamamıştı.

Mağaradan ayrılırlarken, Dius korkutucu, soğuk sulara baktı. Daha önce üstünde dumanlar tüten küçük, sıcak göller görmüştü. Ama deniz... Bir daha görmek istemediğine karar vererek Atasagun'u takip etti.

Atasagun mağaradan çıkıp eski arka sokaklardan birine yöneldi. Dikkatle etrafına bakıyor, tehlikeyi sezmeye çalışıyordu. Pınar'ın nasıl arama yaptığını görmüştü. Onlardan bir iz bulamadıklarından kurtulduklarını anlamış olmalıydı.

Neyse ki Pınar'a dahi söylemediği bir gizlenme yeri vardı. Bu gizlenme yeri yüzünden kendini paranoyak biri gibi görüyordu. Her geçen gün Pınar'a söyleme isteği veya bu gizli yeri ortadan kaldırma arzusu içini kemiriyordu. Neyseki bu güne kadar içini kemiren bu hislerle savaşmış ve gizlenme yeri durmuştu.

Şanslarına boş taksi buldular. Taksiciye gidecekleri yerin biraz daha ötesinde bir yerin adresini verdi. Adresi alan taksici uzaklıktan dolayı yakınsa da götürmeyi kabul etti. 

—Bu sefer kütüphane-

—Hala mı kütüphane?!

Atasagun sertçe burnundan nefes verdi. Neden bu kadar çok oraya gitmeyi istiyordu? Yani yerinde olsaydı etrafındaki dünyaya karşı olan cahilliğini en kısa sürede gidermeyi isterdi elbet, ama şu anda hayatlarını kurtarmak için kaçıyorlar, farkında mıydı?

Dius ise elbette bunun farkındaydı. İnsan kadının elindeki şeyi Atasagun'a nasıl doğrulttuğunu ve ona nasıl zarar verdiğini de...

Aptal değildi, yani insan kadının elindeki o şey kesinlikle silahtı. Nasıl bir silahtı veya büyüydü bilmiyordu ancak ölümcül olduğu kesindi. 

Daha nasıl silahlar var? 

Zayıf yönleri neler? 

Nasıl kullanılıyorlar? 

Binlerce yıllık bir lanet ve mühürden sonra kısa sürede toparlayamazdı gücünü. Ancak diğerlerinin kullandığı silahları kullanabilirdi.

Çaresizce Atasagun'a baktı. Kütüphaneye gidiyorlar gibi görünmüyorlardı. 

Peki ya yine saldırıya uğrarlarsa? O insan kadın... 

Atasagun'un kalbinde çok büyük bir yara açmış gibi gözüküyordu. Dius, sevgilisinin gözlerindeki acıyı ve çaresizliği hissedebiliyordu. Boşluğa düşmüş gibiydi. 

Avucunun içine ufak bir ateş çağırmayı denedi. Atasagun, pencereden dışarıyı izlerken o yol boyunca ufacık bir ateşi avucunda toparlayabilmek için uğraştı. 

Kendini bildi bileli ateşle dans ederdi. Daha önce hiç ufacık bir ateş için kendisini zorlamasına gerek duymamıştı. Güçsüz doğanları her geçen dakika daha iyi anlamaya başladı. 

Ne kadar da zormuş?

Atasagun ise sadece dışarıyı izlemiyordu. Bir yandan asistanının ihanetini sindirmeye çalışıyordu. Ne olursa olsun, Atasagun'a güvenmesi gerekiyordu. Ama güvenmemişti. Hatta onu öldürebilirdi de. Daha önce çok ihanete uğramıştı ve her seferinde alıştığını sanmıştı. Ama alışamamıştı işte. 

Diğer kafasını kurcalayan şey ise... dudaklarıydı. Dius, onu öptüğünde dudaklarından diline yayılan o tat da neydi öyle? Bal gibiydi aynı. Tanıdık olduğu kadar... 

Neden böylesine bir karmaşaya girdi kalbim? 

Bu özlem ve acı da neyin nesi? 

Atasagun'un taksiye verdiği adrese vardıklarında dışarı çıktılar. Ormanlık bir alandı. Hiçliğin ortasında yıkık dökük bir kulübe vardı. 

"Lütfen bir dakika bekleyin."

Taksici homurdanarak beklemeye başladı. Atasagun ise bu yıkık dökük kulübeye girdi ve insanların fark etmeyeceği, gizli bir bölmeyi açtı. Bu ufak bölmeye ihtiyacı olabilecek şeyleri saklamıştı. Elbette bol miktarda para da buna dahildi.

Tozlanmış çantayı çıkardı ve zamanında topladığı tüm erzaklarını buna yerleştirdi. Yıkık kulübeden çıktığında Dius'u, taksinin yanında kendisini beklerken bulmuştu. 

Yüzü biraz solmuş mu?  

Ya da fazla düşünüyorum.

Taksiye cömertçe parasını verdi. Yine de taksici, bu iki genç adamı hiçliğin orta yerinde bırakmaktan huzursuzdu.

"Gençler, buralarda çokça yaban domuzu bulunur. Aman ha dikkat edin."

Atasagun, adamın iyi niyetli uyarısını dinleyerek gülümsedi. Tek amacının uyarmak olmadığını anlamıştı. Taksici eğer isterlerse yardım etmeye gönüllü olmuştu. Ancak böylesine bir belaya başkalarını bulaştırmak olmazdı.

"Teşekkür ederiz efendim. Lütfen sizde bizi görmemiş olun."

Atasagun'un bu sözlerini duyan taksicinin rengi soldu. Bu ikiliyi, geçenlerde borçlularından kaçan üniversiteli gençler olduğunu sanmıştı. Ama şimdi, durum daha farklı bir haldeydi. Hemen gazı kökledi ve hızla oradan ayrıldı.

Dius hiçbir şey anlayamayarak Atasagun'a baktı. "Ee? Şimdi nereye gidiyoruz?" Kollarını havada sallıyordu. Açıkcası biraz ürkmüştü. Biraz önceki insan adam, tehlikeden bahsetmişti. Atasagun da silah yoktu, kendisiyse ateşi çağırmakta başarısız olmuştu. Çıplak gibi hissediyordu.

"Bu taraftan." Diyerek önden yürümeye başladı Atasagun. Dius'da ürkekçe onu takip ederek, ormanın içerisine daldı. 

Bir süre konuşmadan ilerlediler. Dius her an saldıracak canavarların korkusuyla tetikteydi. Ancak bu orman boş hissettiriyordu. Canavarlara dair bir iz göremiyordu. Sadece canavarlara ait de değil, hayvanlara ait izlerde göremiyordu. 

Şarkı söyleyip yaramazlık yapan periler de yoktu. Ormanın içinde yürüyenleri korkutmayı seven cinler, hırsızlık yapan cüceler... Muzur kelebekler, sinir bozucu sohbetleriyle çiçekler...

Böcek ve az miktardaki kuş harici bu orman boştu.

"Ormanın nesi var?"

Atasagun, kendisine yöneltilen bu soruya şaşırdı. 

Belki de bir tehlike sezmiştir? 

Durdu ve çevresine bakındı. Herhangi bir sorun göremiyordu.

"Bildiğimiz orman işte?"

Dius, şaşkınca kendisine bakmakta olan sevgilisini inceledi. 

Ormanın bu hali... sıradan mı

"Her şey çok değişmiş."

Atasagun, kızıl saçlı adamın ormandan ne beklediğini bilmiyordu. Ama aradığı şeyi bulamamış olması kendisini de endişelendirdi. 

Biz insan ırkı... belki de yok ediyoruzdur... Her şeyi.

***

Karanlık çökerken varmışlardı. Hiçliğin içinde güzel bir ev. Ehli vaktinde birikiminin tamamını buraya harcadığı yetmemiş, daha birkaç ay öncesine kadar taksitlerini ödemişti.

"Pınar bizi burada bulamaz. En azından bir süre."

Kendi kendine mırıldandı Atasagun. Yaptırdığından bu yana ilk görüşüydü evini. Dius'un ise nutku tutulmuştu. Klanlarına ait saraydan bile daha güzeldi bu mimari. Orman ile de oldukça uyumluydu. 

Atasagun kapıyı açtı ve içeriye girmesini işaret etti, ağzını kapamayı unutmuş Dius'a. Bir yandan da gülümsüyordu. Dius'un oldukça beğendiğini hissetmişti. 

Dius içeriye baktığında hafiften hayal kırıklığına uğradı. Zira, daha önce kaldıkları yerlerle benzeri bir tasarıma sahipti. Eşyalar birbirlerine oldukça benziyorlardı.

Atasagun ise depoya inip evin jeneratörünü çalıştırdı. Birkaç ay kalmalarına yetecek yakıt vardı. Burayı böyle başıboş bıraktığı için endişeliydi. Hırsızların gelip eşyalarını, yakıtlarını çalacağını düşünüyordu. Endişesinin boş olduğunu gören Atasagun'un keyfi yerine geldi.

Elektrik eve hayat verdiğinde Dius, evde fark etmediği bir şeylerin olduğunu düşündü. Ufak bir kuşkuydu ancak... Duvara dokundu ve ufak miktarda enerji gönderdi. Bunu yaparken aşırı bir nezakete sahipti.

Atasagun ise depodan çıkıp salona gelmişti. Tüm dikkatini duvara vermiş Dius'u fark etti. Deli gibi gözüküyordu. 

"Ne oldu?"

Dius onu dinliyor gibi değidli. Tüm dikkatini duvara enerji vermeye harcıyordu. Ufak miktarda verdiği bu enerjiden bile etkilenecek kadar güçsüzdü. Enerjiyi duvara işlediğinde halsizce dizlerinin üstüne çöktü.

Atasagun, saçlarının yeniden renk kaybetmeye başladığını görünce, Dius'un yanına gidip yerden kaldırdı.

"Ne yapıyorsun? Yine güçsüz düştün." Gözlerini zar zor açık tutabiliyordu Dius. Ancak kesinlikle bir şeyler hissetmişti!

"Gö-göster... Göster kendini!"

Burada kendilerinden başka biri daha vardı. Dius'un birine seslendiğini fark eden Atasagun, cebine sıkıştırdığı küçük çakıyı eline aldı. Dikkatle etrafını izledi. Fark edeceği tek bir kıpırtıyla harekete geçecekti. 

Kucağındaki Dius'u sıkıca kolunun altına aldı. Bu sırada beklediği o kıpırtıyı hissetti ve çakıyı direk o yöne fırlattı. 

"Efendim, çok acımasız değil misiniz? Ben sadece insanlığı korumaya çalışıyorum."

Bıçağı engelleyen Pınar bir köşeden çıktı ve ikiliye doğru yürüdü. Atasagun, attığı bıçağı nasıl engellediğini anlayamamıştı. Ancak Dius, kadından yükselen büyüyü hissedebiliyordu.

"Gizli sığınağınızın gerçekten gizli olduğunu mu düşünüyordunuz? Bu arsayı size bulan bendim!"

Atasagun, yarı yarıya kucağında tuttuğu Dius'u yavaşça yere bıraktı ve sırtını duvara yaslanmasına olanak sağladı. 

—Pınar, kes şu saçmalığı. O insanlığın düşmanı filan değil. Şu haline baksana? Adam da güç namına bir şey yok?!

—Efendim, bu lanetleri tam olarak kıramamış olmanızdan kaynaklanıyor. İplikleri çıkarsanız da lanetler bu kadar basitçe son bulmaz. Yine de artık gücünü baskılayan bir etmen yok ve ruhundaki lanetleri kırabilecek kadar güçlenecek. Sonrasındaysa intikam için insanlığı yok edecek.

Pınar, tatlı dil kullanarak efendisini ikna etmeye çabalıyordu. Ama Atasagun bayağı inatçı bir adamdı. Özellikle savunduğu bir şey varsa.

—Bana 'efendim' demeyi kes! İhanet ettin. Oh... Kesinlikle ihanet ettin. Biliyor musun, Pınar? Sana kesinlikle koşulsuz güvenmiştim.

—Biliyorum. Hala güvenebilirsiniz.

—Güvenimi bir kez kıran birine güvenmeye devam edebileceğimi nereden çıkardın? Pınar neden buradasın? Denizden çok uzağız, kesinlikle dezavantajlı durumdasın.

—Öyle miyim?

Pınar, yaşlı gözleriyle gülümsüyordu. Parmaklarını şaklattı ve birkaç adam evi ateşe vermeye başladı! Sonrasında ne olacağını biliyordu Atasagun. 

Duman detektörü!

Dius'u kolundan tuttuğu gibi yerden kaldırıp peşinden sürekleyerek koştu ve kapıya gitti. Bu sırada duman detektörü çoktan dumanı algılamış ve alevleri söndürmek üzere su fışkırtmaya başlamışlardı!

Üzerine gelen soğuk suyla, acı içinde bağıran Dius'u kapıdan dışarı fırlattı. Fırlatılmanın etkisiyle dengesini kaybeden Dius ise yüz üstü yere düştü. 

Kendini toparlamaya çalışarak, ayağa kalkmak için hamle de bulunurken Atasagun, "İyi misin?" Diye omuzlarından sarstı. 

Saç rengi biraz daha sönmüş olsa da ciddi bir şeyi yok gibiydi. Çok ıslanmadan onu çıkarabilmişti!

"PINAR!"

Öfkeyle bağırarak, çıktıkları kapıya doğru döndü Atasagun. Öfkeden çıldıracak gibi hissediyordu. Saçma nedenler, saçma hareketler ve sonucunda ona ait bir şeye zarar vermek! Bir değil iki değil! Kaçtığı halde rahat bırakılmamıştı!

"Çık şu evden! Acınası planın işe yaramadı. Gel buraya ve benimle yüzleş."

Böylece Pınar dışarı çıktı. Yerde dizlerinin üstünde oturmakta olan Dius'a baktı. Sadece gülümsedi. Gülümsemeye devam ediyordu Pınar. 

Çünkü... asıl planım bu değil ki? 

Gerçi o aptallar tüm kapıları kitlediklerine emin olmalıydı. 

Güya yeraltının seçkinleri...

Elinde büyüyle oluşturduğu, ışık saçan bir enerji topunu gökyüzüne gönderdi. Bu sırada Atasagun öfkeden deliye dönmüş bir şekilde Pınar'ın yakasından tutarak yere çarptı. Pınar, ne olursa olsun efendisi görmeye devam ettiği Atasagun'a karşı kendini korumuyordu bile. 

Yaptığı ve yapmakta olduğu şeylerin farkındaydı. Efendisinin ilk aşkını öldürüyordu. Acaba efendisi de fark etmiş miydi? Bu şeytani adama aşık olduğunu? 'Neyse... Bir anlamı yok' diye düşündüYüzüne doğru gelmekte olan yumruğa bakarken.

Pınar darbenin etkisiyle bayılırken, dört bir yandan tuhaf bir ses yükselmeye başladı. 

Bu ses... ilahi? 

Bir sürü insan aynı anda ilahi mi söylüyor? 

Yerde oturmakta olan Dius, bu ilahiyi biliyordu. 'İşte şimdi öldüm.' diye düşündü. Yine de rahatlamıştı. Sevgilisi kaçabilirdi. Ona zarar gelmezdi bu büyüde.

Onun gibi düşük bir varlığı algılamaz...

Seslerin sahibini göremeyen Atasagun ise olduğu yerde dört dönüyordu. Bu ilahi de neyin nesiydi böyle? Dius sayesinde Ateş Kavminin dilini biliyordu. Zira anılarını aktarırken zihnine, bunu da öğrenmiş bulunmuştu. Ve bu dile çok benziyordu. Ama Ateş Kavminin dili değildi. 

Bu sırada evin etrafını çember şeklinde sarmış olan yeraltı büyücüleri, birbirleriyle enerji bağlantılarını tamamlayarak bu büyük büyüyü yapıyordu. 

Yüzü aşkın büyücünün oluşturduğu bu çember ile bilinen en güçlü su büyüsü yapılmaktaydı. Onlar Su Kral'ını çağırıyorlardı. Ona yakarıyorlar, yalvarıyorlardı.

Atasagun ve Dius bilmiyordu ancak yeraltı çalkalanıyordu. Tüm yeraltı korkuyla titremekteydi. Çünkü soyları binlerce yıl önce sona erdiği sanılan Hava Kavmi kendini göstermişti. 

Hava Kavmi, tam Atasagun'un lanetli ipleri asit yardımıyla yok ettiği zaman yeryüzünde kendini göstermişti. 

Yeraltının liderine kendini gösteren bu elçi, Hava Kavminin kehanetini aktarmıştı. Bu kehanete göre; alevler içerisinde bir adam, insanlığın sonunu getiriyordu. Bu adamın bulunup yok edilmesi gerektiğini aktarıp gözlerinin önünden kaybolmuştu. 

O sırada elçinin söylediklerini duyan Pınar, liderin önüne gelerek kehanette bahsedilen kişinin kim olduğunu bildiğini söylemişti. Böylece lider ve seçkin tabakadan insanlar kölelerini ve büyücülerini Pınar'ın komutuna bırakmıştı. Liderin emri kanundu.

"Madem kimdir, nedir, nerededir bilen bir sen varsın; öyleyse bu orduyu al ve gidip yok et. Bu senin yükselme fırsatın."

***

Atasagun, yerde oturan Dius'un kolundan tutup kaldırmaya çalıştı. Ancak adam tamamen kendinde olmasına rağmen, ayakta durmayı reddediyordu. 

—Kalksana! Gitmeliyiz!

—Bir önemi yok sevgilim. Lütfen dur.

Atasagun öfkeli bir yüzle yerde oturan Dius'a baktı. Her şeyden vazgeçmiş gibi görünüyordu. 

"Ne demek önemi yok? Kalk diyorum sana! Her ne oluyorsa kaçmalıyız!"

Dius, bağırıp duran sevdiğine baktı. 'Ne kadar güzel' diye düşündü. Kızgınlıkla bağıran sesi, kulağına güzel bir melodi gibi gelmekteydi. 

Sertçe kollarından tutup kendisini yerden kaldırmaya çalışan sevgilisini, kendisine çekti. Böyle bir hamleyi beklemeyen Atasagun dengesini kaybederken, Dius ona sıkıca sarıldı. 

"Hiç değilse onca zaman karanlıkta beklemiş olmama değdi. Seni son bir kez daha görebildim, sevgilim. Özür dilerim, hiçbir şey hatırlamadığın halde beni gördüğünde ismimi söyleyebilsen de ben daha fazla hatırlamayı reddettiğimden, ismini bilemiyorum. Bu sefer ilk ben ayrılıyorum."

Kendi lisanını kullanarak söylemişti bunları. Sözleri bittiğindeyse gökyüzü gürlemeye başladı. Bir damla yağmur suyu, Atasagun'un eline düştü. 

Başını kaldırıp gökyüzüne baktığında dehşete düştü. Gözükmesi gereken yıldızlar, yoktu. Anladı ki... Karanlık bulutlar tüm gökyüzünü kaplamıştı. Şimşekler büyük gürültüler çıkartarak düşmeye başladı. 

İlahiyi söyleyen insanlar ise seslerini yükseltmişler, adeta avaz avaz bağırmaya başlamışlardı.

 

Önceki Bölüm Sonraki Bölüm

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.