İsmimi Söyle... Kutsalmışçasına - Bölüm 7: Çepeçevre Sarılan Ölüm

Çeviri : HelFreya
Düzenleme : HelFreya
Beğeni : 0
Okunma : 118
Tarih : 26 Nisan 2018 12:25:23

"Hayır, imkansız. Bunu onlar mı yapıyor? Kabul etmiyorum! Dius saçma sapan konuşmayı kes ve kalk! Eve girmeliyiz!"

Bunu söylediği sırada eve bir yıldırım düştü ve... ev yıkılmasa bile yıldırım büyük hasara yol açtı. Ardından birkaç büyük yıldırım daha düştü ve evin tavanı ağır hasar aldı. Yağmur suları, içeriyi dolduruyordu.

"S...yim büyünüzü! Teknoloji denen bir şey var! Ayağa kalk Dius! Tekrardan söylemeyeceğim!"

Dius şaşkınlıkla Atasagun'a baktı. Üstüne düşen her soğuk yağmur damlasıyla canı yanıyordu. Ve şimdiden sırılsıklam olmuştu. Pes etmişti artık. Ancak sevgilisi niye hala?

İstedikleri kadar kaçsınlar, sığınacakları bir yer olmadıkça ölecekti. Ve Dius'un zayıf durumunu bilen büyücüler, ona Su Kralı'nın şimşek gücüyle saldırarak boşuna enerji harcamamışlardı. Sığınağını yok ederek, bu zayıf halinde sadece ıslanarak ölebileceğini bilebilmişlerdi.

Yerle bir olmuş eve girmenin manası ne?

Atasagun ise yerde ölümü kabullenmiş bir şekilde oturan adamı daha sertçe çekti. "Vazgeçip durmayı bırak!" Diye bağırdı. Bu, Dius'u tuhaf hissettirmişti.

Vazgeçmek... ben?

Her geçen saniye daha da ıslanıyorlardı ve saçı da git gide soluyordu. Atasagun en sonunda ayaklanan Dius'a destek olarak, neredeyse yıkılmış olan eve girdi. Yıkıntıların arasından ustaca geçti ve kapılardan birini açtı.

Su içinde kalmış, ufak olduğunu düşündüğü bir çalışma odasına girdiler. Dius'u ahşap masanın üstüne bırakıp duvara sabitlenmiş rafları yerinden çıkarmaya çalışmaya başladı.

"Hangisiydi? Hangisiydi?"

Yaptırdığı panik odasını, hangi rafın arkasına gizlediğini hatırlamıyordu. Burayı Pınar'da bilmiyordu!

Bilemezdi!

Yapan kişiler bile burada panik odası olduğunu bilmiyor!

Benim dışımda hiç kimse...

Zorladığı raflardan biri yere düşmek yerine, yan tarafa doğru kapı gibi açıldığında rahatladı. Kapı mekanizması bozulmamıştı! Dius'a bir kez daha destek vererek açılan kapıdan içeriye girdiler ve hemen ardından kapattı.

Panik odasının içi kuruydu ve tamamen sağlamdı! Yıldırımlardan etkilenmemişti. Nasıl etkilenebilirdi ki? Bu oda savaş anı için yapılan bir sığınaktı!

"Hehehe! Teknolojinin fendi, büyüyü yendi!"

Keyifle kahkahalar atarken, Dius bir kez daha inanamıyordu. Dışarıda gökyüzü resmen yeryüzünü dövüyordu ancak onlar hiç etkilenmiyordu! Yağmur buraya giremiyordu.

'Belki de insanlık, büyüde tahmin ettiğim kadar gelişemedi. Su Kral'ını tam gücünde çağıramamış olmalılar. En fazla yapabildikleri, ufak birkaç kıvılcım oldu.' diye içinden geçirdi Dius.

Yani aptalca bir blöftü?

Ve ben, Dius, bu blöfe kandım.

Bu büyü tam kapasitede oluşturulsaydı, karşısında durabilecek tek varlık bir ölümsüz olurdu. Ancak bir ölümsüz bile yaralanmadan kurtulamazdı. Böylesine korkutucu ve nihai bir büyüydü.

Üstündeki ıslak kıyafetlerden kurtulur kurtulmaz Atasagun'un üstüne atlayıp dudaklarını birleştirdi.

"Beni kurtardın! Tekrardan!"

Atasagun tek kelime edemeden, tekrardan öpülmeye başladı.

Ama bu... kötü hissettirmiyor...

Balın çiçek özlü, şekerimsi tadını alıyordu.

Bu tat ondan mı geliyor?

Daha fazlasını istiyorum.

Göğsünü tatlı bir sıcaklık kapladı ve kalbi... delicesine atıyordu.

Sevgilisi, kendine beceriksizce karşılık vermeye çalıştığında şaşırdı Dius. Ne kadar içten içe onu sevgilisi kabul etse de aynı şey Atasagun için geçerli değildi. İsmini hatırlamış olabilirdi ama başka bir şey hatırlamıyordu.

Yine de o... daha aklını çelmeme gerek kalmadan... bana karşılık veriyor?

Buna devam ederse hiç iyi olmayacaktı. Şuan ki durumunda bile... Bu yüzden dudaklarını yavaşça ayırdı. Ancak Atasagun daha fazlasını istercesine ona yanaşmıştı. O da ne yaptığını ve ne olduğunu bu sırada fark etti. Utançla kızarırken geriye çekilip arkasını döndü.

Neler oluyordu ona? Başı dönüyordu, kalbi delicesine atıyordu, vücudu titriyordu...

Biraz önce ne yaptım?

Daha fazlasını mı istedim?!

Dışarıdan gelen büyük bir gürültüyle içinde bulundukları durumu hatırladı. Pınar'a duyduğu öfke, arkasındaki adamın her seferinde hayatından vazgeçtiğini görmesinin yarattığı öfke... hepsi gün yüzüne çıktı.

Bir hışımla arkasını döndü ve anlaşılmaz gözlerle kendisine bakan Dius'un omzunu sertçe kavradı.

"O söylediğin sözlerde neydi ha?! Neden her seferinde hayatından vazgeçiyorsun?! Neden savaşmıyorsun?!"

Atasagun sesinin yettiğince bağırdı. Kendisi ne durumlarda hayatta kalmayı başarmıştı. Şu ana kadar hayatta kalabildiyse bunu hiç durmadan, vazgeçmeden savaşmasına borçluydu.

"Ama... gücüm yok?"

Çaresizlik içerisinde olan Dius'a baktı Atasagun. O an anladı durumu. Bacağını kaybeden bir atlet gibiydi.

"Dius bak bana. Benimde gücüm yok. Vazgeçiyor muyum? Ne olursa olsun vazgeçmemelisin."

Dius onun haklı olduğunun farkındaydı ama... Büyü yapamıyorken, ateş kullanamıyorken... saçını dahi kurutamıyorken! Nasıl savaşabilirdi? Daha başka bir yol bilmiyordu ki savaşabilmek için.

En azından elimde bir zümrüt olsaydı...

"Ha? Gürültüler kesildi. Hadi gel, seni bir güzel ısıtalım."

Dius'u geniş koltuğa oturttu. Koltuğun başıyla biraz oynadı ve o kısmı da yattı. Bu şekliyle tam bir yatak olmuştu!

Dius, "Ne yapıyorsun? Kaçmamız gerekiyor, birazdan daha farklı şekilde saldırmaya başlayacaklardır!" diye söylenmeye başladı.

Atasagun adamın söylediklerine güldü. Dolapların birinden yorgan çıkartıp Dius'un çıplak bedeninin üstüne örttü.

"Kaçmak mı? Neden ki? Korkma... bir ordu gelse şu kapıyı açamaz!"

Yine de endişeliydi Atasagun. Güvende oldukları kesindi ancak kapana kısılmışlardı. Dışarıya nasıl çıkacaklardı?

Sanırım tek bir yolu var...

Çekmeceden iki tabanca çıkarıp sehpanın üstüne yerleştirdi. Dius'a tabancaları gösterdi.

—Bunların ismi Magnum. Kendisi tabanca sınıfından bir silah olur. Dün gece, Pınar'ın bana doğrulttuğu da aynı bunun gibi bir tabancaydı. Fark ettiğin üzere uzak mesafeden birini öldürmek için ideallerdir.

—Yani yay gibi?

—Evet, aynen yay gibi. Sadece yayın çok daha gelişmiş versiyonu.

Elindeki ufak kutuyu açtı ve içinden bir mermi çıkardı. Dius'un eline verdi bu mermiyi. Dius merakla incelerken, "Gelişmiş yayın kullandığı oklar da bunlar oluyor. Bizse, 'mermi' diyoruz." diye anlatmaya başladı.

Anlıyormuş gibi gözüken Dius, başını sallayarak onaylıyordu. Anlaması çok zor bir şey değildi. Sadece böyle bir şeyin nasıl çalıştığını merak ediyordu.

Oku atmak için kişinin yayı germesi gerekiyordu. Peki ya bu silahta?

Böylece Atasagun, silahı nasıl kullanacağını anlattı. Pratik yapacak alanlarının olmaması iyi değildi ancak bu kadarıyla da idare edebilirdi.

Dius dikkatlice her denileni dinledi ve zihninde canlandırmaya çalıştı. İnsan kadının silahı nasıl kullandığını düşündü ve tabancayı onun gibi tuttu. Emniyeti unutmamalıydı.

"Harika! Ama bir kaza çıkmadan..."

Atasagun ise memnuniyetle, Dius'un elinden aldığı silahı bir kenara bıraktı. Tekrardan alev rengini alan nemli saçlarına baktı.

"Neyse ki çabucak toparlanıyorsun." Dedi büyük bir rahatlıkla. Buraya sığınalı birkaç saati geçmişti. Dışarıdaki sesler de kesileli biraz olmuştu.

"Su Kral'ından kaçabileceğimi hiç düşünmemiştim. Bu sefer..."

Atasagun kızgınlıkla baktı adama. Hala neyden bahsediyordu böyle? Kurtulmuşlardı işte! Burnundan solurken, "Seni neden öldürmek istediklerini biliyor musun?" diye merakla sordu.

Bu kadar şey Pınar'ın saçma korkusundan kaynaklanıyor olamazdı. Pınar'ın yeraltında o kadar nüfusu olsaydı, en başta Atasagun tarafından kurtarılmaya ihtiyaç duymazdı.

—Beni mi? Asıl seni öldürmeye çalışmıyorlar mı?

—Ha? Pınar seni öldürmeye çalışıyor?

Dius, sevgilisinin bu dediğini zihninde tarttı ve hak verdi.

Ancak... ah!

Önceki hayatında herkes onu öldürmeye odaklandığı için, şimdide zihni o yöne gitmişti. Bu insanlar kendisini hedef alıyorlardı.

"Haklısın. Bilmiyorum, neden bana saldırıyorlar?"

Atasagun olayları zihninde tarttı. Karşısındaki adamın çok ama çok güçlü olduğunu ve tüm insanlığı yok edeceğini söylemişti. Atasagun buna inanmıyordu.

Ne kadar güçlü olursa olsun, tek bir adamın tüm insanlığı yok etmesi? Bu çok saçma! En kötü ihtimal, nükleer silahlar var!

Yine de sonsuza kadar bazı şeyleri saklayamazdı ve bir daha ne zaman konuşma fırsatları olacağını bilmiyordu. Kendisinden duyması daha iyi olabilirdi.

—Dius... Ateş Kavmine neler olduğunu bilmek istiyordun değil mi?

—Evet, tabi ki!

Dius, heyecanla atlamıştı. O, kavmine neler olduğunu biliyordu bunca zaman. Neden söylemiyordu?

Yoksa...

"Ateş ve Su Kavimleri yok edileli çok uzun zaman olmuş. Senden başkası yok Dius."

Dius başını iki yana salladı. 'Bu olamaz!' Diye düşündü. Bu olamazdı. "İmkanı yok! O iki kavmin ne kadar güçlü olduklarını biliyor musun sen? Bilmiyorsun tabi ki!"

Atasagun şaşkınca bakan adamı izledi. "Ama yok edilmişler. Pınar'ın anlattığı efsaneye göre; Tanrının tekini kızdırmışlar ve kızdırdıkları bu tanrı tarafından yok edilmişler. Sonrasında tanrı, insan ırkına bazı özellikler bahşetmiş." Hikayeyi kısaca anlattı Dius'a. Kendisi inanmıyordu tabi.

Oldu olacak titanlar da gerçek. Hadi Zeus'a tapalım...

"Tanrılar mı? Tanrı Kavmi yok oldu ki? İnsanlar her daim olduğu gibi saçmalamış."

Dius, öfkeli yüzünü yorganla kapattı. Ve ufak bir çığlık attı.

"Tanrı Kavmi?.."

Atasagun bir yandan bunu düşünüyor diğer yandan endişeyle Dius'a bakıyordu. Pınar'ın dediği gibi öfkeyle delirecek miydi?

Gerçi şu anda gücü yok...

"Nasıl hissettiğini anlayamam ama... sadece buradayım tamam mı?"

Bu sözler karşısında Dius'un öfkesi dağılmıştı. Yanında olduğunu söylemesiyle mest olurken, 'Çok farklı anladı.' diye düşündü.

"Evet, yok olmalarına öfkelendim. Çünkü onları ben yok edecektim! Onlar seni öldürdü! Her birini tek tek avlama zevkine varamayacağım!"

Dius öfkesini yorgandan çıkartmaya çalışırken, Atasagun öylece bakakalmıştı.

Beni mi öldürdüler? Ayrıca türü yok olduğu için üzgün ve öfkeli hissetmiyor mu?

Atasagun ne düşüneceğini bilemedi.

"Dius... Beni öldürdüklerini söylerken? Anlamıyorum? Ve fark etmelisin ki türün yok edilmiş?" Dius yorganla oynamayı bırakıp kendisini, kafa karışıklığı ve endişeyle izleyen sevgilisine baktı. Ağzından kaçırmıştı!

Gerçi...

—Evet sevgilim, seni öldürdüler.

—Ha? Beni mi? Dius, ben binlerce yıl önceki sevgilin değilim.

—Ama o'sun.

Dius'un sesi sona doğru fısıltı haline dönmüştü. Neden bu kadar canı yanıyordu?

Bildiğim gerçeği söylemek... neden?

Bu korku, heyecan ve ellerinin titremesi... Atasagun, arkasını dönüp bir kaç adım attığında Dius onu arkasından yakalayarak, koltuğa çekti.

"Ne yapıyorsun? Bırak!"

Kucağında debelenen sevgilisini bırakmayan Dius, "Binlerce yıl önce de bu gün de... İsminin bir önemi yok... Seni seviyorum." diye fısıldadı Atasagun'un kulağına.

Bu itirafla birlikte utanç içerisinde ne yapacağını bilemez bir halde kaldı Atasagun. Kalbi neden bu kadar hızlı atıyordu? Diğer bir yanı ise hayal kırıklığı içerisindeydi. Onu geçmişteki sevgilisi sandığından, böylesine bir itirafta bulunmuştu.

Hayal kırıklığı?..

İsmim?..

Bu sırada öylesine yüksek bir ses geldi ki Atasagun kulaklarını kapatıp çığlık atmaya başladı. Ses öyle yüksekti ki kulaklarını mahvediyordu!

Ses kesildiğindeyse odanın ışıkları sönmüştü.

Elektrik!

Pınar ile beraber gelen insanlar, panik odasına ulaşamamıştı ancak dışarıya çıkmaları için elektrik bağlantılarını kesmişlerdi.

Atasagun, kendisine sıkıca sarılan adamın şiddetle titremeye başladığını hissetti. Nefes alış verişi sıklaşmıştı.

"Dius? İyi misin?"

Ancak... Cevap verse bile duyamayacağını fark etti Atasagun. Kendi sesini bile duyamıyordu. Ve Dius'un titremesi yoğunlaşmış, nefes alış verişleriyse oldukça düzensizleşmişti.

Ne oluyordu ona? Sıkıca sardığı kolları güçsüzleştiğinde, Atasagun ona doğru döndü. Karanlıktan dolayı göremediği bu yüz tam önündeydi, Dius'un titrek nefesini yüzünde hissedebiliyordu. Vücut ısısı ise düşüyordu.

"Ka-karanlık..."

Dius, çöken ani karanlıkla birlikte mühürlendiği zamanlar aklına geldi.

Sonsuz karanlık... ne kadar çığlık atarsan at... sadece karanlık!

Atasagun anlamaya başlamıştı. Mühürlü kaldıktan sonra klostrofobiye sahip olması şaşılacak bir şey değildi.

Bu yüzden korku ve dehşet içinde.

"Sakin ol Dius. Yanındayım."

Dius'a sıkıca sarılan Atasagun, sürekli yanında olduğunu fısıldadı. En azından fısıldadığını düşünüyordu. Yine de bu, Dius'un sakinleşmesi için yeterli değildi.

O an Dius, mühürlü olduğu zamanlara takılı kalmıştı. Öylesine korkuyordu ki çığlık bile atamıyordu. Sadece gözlerini kocaman açmış, sonsuz karanlığa bakıyordu. Başka bir şey düşünemiyor, duyamıyordu.

Bunu fark eden Atasagun ise ne yapabileceğini düşünüyordu. Ne yapabilirdi? Ona nasıl ulaşabilirdi? Aklına bir yöntem gelmiyor değildi... Yutkundu.

Acaba?..

Hem kendi duygularından emin olmak içinde güzel bir fırsattı. Böylece dona kalmış Dius'un dudaklarına dokundu. Bal tadını aldıkça daha fazlasını istemeye başladı. Bir anda tek düşünebildiği daha fazlasını istediğiydi. Sanki bu adam değil de kendisi binlerce yıl susuz kalmıştı. Ve şimdi bu susuzluğunu dindirmek istiyordu.

Parmaklarını saçlarına geçirdi ve Dius'u daha da tutkuyla öpmeye başladı. Kalbi deli gibi atıyordu. Nerede olduğunu bile unutmuştu. Tek bildiği ve hissettiği karşısındaki adamdı. Ona aç kalmıştı. Doymak istiyordu...

Dius ise dudaklarına değen yumuşaklık hissiyle irkilmişti. Atasagun tarafından öpüldüğünü fark etmesi, ufak bir anını almıştı. 'O beni öpüyor?' Şaşkınca düşünürken, Atasagun'un elleri saçlarına gitmiş, dillerini birbirine dolamıştı.

O an Dius da hiçbir şey düşünemez oldu. Sayamadığı onca zamanın özlemi ortaya çıktı ve Atasagun'u altına aldı. Ona daha fazla dokunmak istiyordu. Onu istiyordu.

Atasagun'un bluzunu yırtıp bir köşeye attı. Ellerini vücudunda gezdirdi. Ezberlemeye çalışıyor gibiydi.

Atasagun ise çoktan düşünme kabiliyetini yitirmişti. Mest olmuş bir halde, Dius'u kendine daha da çok çekiyordu.

Dius bu çekime karşı koyamıyor daha da fazla öpüyordu Atasagun'u. Nasıl karşı koyabilirdi ki? Onca acıdan sonra... Onca yıldan sonra... Onca özlemden sonra... Karşı koymak mı? Bu mümkün değildi!

Dius, pantolonunu da bir kenara attığında parmaklarını Atasagun'un arka tarafına götürmüştü. Atasagun ise hala öpülmenin ve dokunulmanın verdiği histe kaybolurken, bunu fark etmiyordu bile.

Tek düşündüğü dudaklarına gelen bal tadını daha fazla almaktı. Tenini arzuyla yakan bu elleri daha fazla hissetmekti. Böylece Dius'a uzandı ve dudaklarını tekrardan birleştirdi.

Atasagun, ani bir acıyla irkilerek kendine geldi.

Ne yapıyorum ben?

Ne... acı!

O?!

Onu istemek dışında bir düşünce bulunduramayan Dius, yavaşça Atasagun'un çok daha derinlerini keşfetmek üzere yola çıkmıştı.

"Di-Dius!"

Atasagun çırpınsa ve bağırsa bile Dius, onu duyabilecek raddeyi geçeli çok olmuştu. Bir kez daha dudaklarını birleştirdiklerinde Atasagun da teslim olmuştu.

Kalbi dört nala koşuyordu. Ruhu ve bedeni acı içinde olsa bile, içinde ki bir şeyler bu adamı ölesiye istiyordu! Kendisi, onu istiyordu! Başka bir şey düşünmeden sadece onun sıcaklığı tarafından çepeçevre sarılmayı arzuluyor, arzusunu elde etse bile doyamıyordu.

"Inn!"

Dius'un sıcaklığı içini tamamen doldurduğunda Atasagun onu gördü. Saçları alev gibi ışıltılar saçarak havada dalgalanıyordu. Teninden bile ateşimsi, sarı bir ışıltı yükseliyordu. Yeşil gözleri, adeta bir kedinin gözleri gibi karanlıkta parlıyordu.

Atasagun, o an kucağında bir ateş parçası tutuyor gibiydi.

Sıcacık, göz kamaştırıcı ışıltılar saçan... 

***

Dius, kendine gelip gözlerini açtı.

Tekrardan mı bayıldım?

Hala her yer karanlıktı ama bu onu önceki kadar rahatsız etmiyordu. Bir şeyler değişmişti. Elini havaya kaldırdı ve ufak bir ateş çağırmayı denedi. Kolayca başarılı oluşuyla şaşırdı.

Ne zamandır baygınım? Kendimi bayağı toparlamışım.

Böylece karanlık odayı, çağırdığı ufak ateşlerle aydınlattı. Bu sırada çıplak olduğunu fark etti. Kucağındaysa Atasagun vardı. Esmer teni solmuştu. 

Hasta mı?  

Vücudunun sıcak olmadığını da fark etti Dius. Anlam veremeyerek doğrulup Atasagun'u sarsmak istedi. Ancak o zaman gördü... 

Doğrulmasıyla beraber, Atasagun'nun üstünü kapatan yorgan yere düşmüş ve tüm vücudu... Korkunç hatıralar zihnine üşüştüğünde, çığlık atmaya başladı.

"Uyan! Uyan! Gözlerini aç! Atasagun! Uyan! Ne olursun..."

Kim bilir ne zamandır dökülmeyen göz yaşları, bir bir yüzünü ıslatmaya başladı. Bunu nasıl yapabilmişti? Ona nasıl zarar verebilmişti? Kendisini nasıl kaybedebilmişti bu kadar?! 

Onu... onu öldürdüm?!.

Atasagun ise çok derinlerden gelen bir çığlık sesi duyuyordu. Gözlerini açıp, 'Sessiz ol!' diye kızmak istiyordu ancak çok ağırdı göz kapakları. Bir türlü oynatamıyordu. Ellerini hareket ettirmeye çalıştı ama bu da olmuyordu. 

Ne olmuştu ona? Çok yorgun hissediyordu. Uyumak istiyordu ama bu çığlıklar ona engel oluyordu. Tüm gücüyle, "Uyumak istiyorum!" diye bağırdı. 

Dius ise sevdiği adamın solmuş yüzünü inceleyip dudaklarından dökülen çığlıkları bastıramayarak ağlarken, dudaklarını hareket ettirdiğini fark etti. Ne dediğini anlayamasa da önemli değildi! Bir çığlık daha döküldü dudaklarından ama bu seferki sevinç çığlığıydı. Mucizevi bir şekilde yaşıyordu!

"Yaşıyorsun... İnanamıyorum! Yaşıyorsun!"

Bir şeyi daha fark etmişti Dius. Yaşıyordu ama ölümün kıyısında dolanıyordu sevgilisi. Onunla sevişirken, savunmasız ve güçsüz olan ruhuna çok büyük darbe indirmişti. 

Fiziksel açıdan da oldukça kötü haldeydi. Vücudunun pek çok yerinde siyahımsı morluklar vardı. Hatta pek çok kemiği kırılmıştı. Ellerini tutmak istedi ancak tüm eli... parmakları... kırılmıştı. 

Dışarıda bir kez daha ilahiler yükselmeye başladığında, Dius öfkeden kudurmaya başladı. 

"Biraz ara verin!"

Böylece eve ilk girdiğinde hissettiği belli belirsiz enerjiye odaklandı. Güçsüzdü, bu yüzden o varlığı belli belirsiz ortaya çıkartabilmiş, varlık bu fırsatı Dius'a düşmanı belirtmek için kullanmıştı. 

"Şanslıysam, onu hayatta tutabilecek şifaya sahip olabilir."

Kendi kendine hızla mırıldanarak düşünen Dius, odaklanmaya başladı. Gücünün bir kısmını geri kazanabilmişti. Yani bu varlığa daha çok enerji aktarabilir, onun gücünü açığa çıkarabilirdi.

Evi oluşturan tahtalara odaklandı. Onlara enerjisini aktarmaya başladı. Fark ettiği bu varlık iyilik doluydu. Bunu hissedebiliyordu. Varlığın Atasagun'u korumak için nasıl yanıp tutuştuğunu, bir şey yapamadığı içinse ne kadar üzüldüğünü...

***

Pınar kendine geldi. Gecenin kör karanlığını ışık büyüsüyle aydınlattı. Etrafındaki büyücülere baktı. 

"Öldü mü?! Öldü mü diye soruyorum size?!"

Bağırmakta olan Pınar'a kızgınca baksalar da bir şey diyemediler. Zira başarısız olmuşlardı. Sıradan bir insan ve o insandan çok daha güçsüz kalmış bitkiye karşı başarısız olmuşlardı. Bu gerçeği yüksek sesle söyleyememekteydiler.

Pınar ise nasıl başarısız olduklarını anlayamamıştı. Düşünüyor ve düşünüyordu ancak anlayamıyordu! Evi yakmıştı, şimşeklerin stratejik noktalara vuabilmesi için. Ve büyü başarılı bir şekilde yapılmıştı! 

Nasıl ölmez!?

"Panik odasına sığındılar. Elektriklerini kestik. Yakında dışarı çıkmak zorunda kalırlar. O zaman öldürürüz!"

İçlerinden çelimsiz, sıska bir adam Pınar'a bu sözleri sarf etmişti. Pınar ise deliye döndü!

—Ne panik odasından bahsediyorsunuz siz! Tek yıldırımla delip geçebileceğiniz bir odaya nasıl ulaşamazsınız!

—En büyük yıldırımlarımızı gönderdik! Birkaç yoldaşımız, kendini bu yıldırımlar için feda etti! Yine de odaya zarar veremedik.

Pınar'ın aklı almıyordu bu olanı. Büyücülere baktı tek ve tek. Her biri çökmüştü. Enerji izleri bir ölününkini andırıyordu. Tüm bunlara rağmen nasıl olur da odaya zarar gelmezdi? Bu büyü, insanlığın en güçlü kozlarından biriydi. 

Buna rağmen...

Başka bir şey var... ancak ne?

Bu sırada evden yayılan, tuhaf ve yoğun bir enerji dalgası hissetmeye başladı. Büyücüler de bu enerjiyi hissetmiş ve korkuyla dizlerinin bağı çözülmüştü her birinin.

Pınar küçümseyen tavırlarla etrafındaki korkak ve işe yaramaz bu heriflere baktı. Evet, bu enerji korkunçtu ancak o kadar da güçlü değildi. Bunları düşünürken yer sarsılmaya başladı.

Topraktan ufak filizler çıkıp hızla büyüyerek evin etrafını sarmaya başladılar. Bu sarmaşıklar resmen evi tamir ediyordu. Yıkılmış duvarlarını sarıyor, tavanını onarıyorlardı.

Pınar doğanın canlanışına inanamaz bir şekilde baktı. Gözlerine inanamıyordu. Evi tamir ediyordu bitkiler! Bu nasıl oluyordu? Bunu yapan kimdi? 

Aramızda casus mu vardı?!

"Bunu her kim yapıyorsa, bulun o haini!"

Pınar'ın bu emriyle büyücüler birbirlerine bakmaya başladılar. Ancak her biri biliyordu ki yaptıkları son büyü yüzünden değil evi sarmaşıklarla onarmak, bacaklarının üstünde titremeden duramıyorlardı.

Ev tamamen onarıldığındaysa oldukça tuhaf bir manzaraya gebe kalmıştı. Evin pek çok kısmı sarmaşıklarla bir duvar edasıyla sarılmıştı. Sonrasında kırmızı çiçekler açtılar. Hem güzeldi, hem ürkütücüydü.

Pınar dayanamayarak saldıracağı sırada kapının önünde bir ışıltı belirdi. Beliren ışıltı yavaşça küçük bir insan çocuğunun görünümünü aldı. 

"Asla, asla, asla! Uzak durun!"

İnsan şeklini alan ışıltı, birden fazla ses tonuyla küçük bir çocuk gibi bağırmıştı. Sesi hem kuşların cıvıltısı, hem çağlayan bir nehir, hem de rüzgarda hışırdayan ağaç yaprakları gibiydi. 

Büyücülerin korkuyla beti benzi attı. Hepsi ne olduğunu biliyordu. Ve neden panik odasına hasar veremediklerini...

Pınar ise öne çıktı ve saygıyla eğildi. Bu sırada alacakaranlık dağılıyor, güneş ilk ışıltılarını yaymaya başlıyordu.

—Dünya'daki tüm ormanlara can veren, sayın Toprak Kavmi. Lütfen bize ait bu meseleye karışmayın ve izin verin.

—Asla... asla! Ona zarar vermenize izin vermem, asla!

Çocuk yine bir sürü sesiyle, öfke ve korkuyla bağırdı. Küçük ellerini başında birleştirmişti. Pınar ne olduğunu anlayamıyordu. Ancak konuşarak kendisini ifade edebilmeyi bir kez daha denedi.

—Lütfen Toprak Kavmi. Koruduğunuz kişi sizin de en sevmediğiniz kavim. Ateş Kavmini korumayı bırakın ve izin verin, sizin için onu halledelim. Biz insanlık için büyük tehdit! Bizzat Hava Kavminin yetkisiyle buradayız.

—Ateş Kavmi? O cahili koruyan da kim! Küçük Orman'ıma asla zarar veremeyeceksiniz! Küçük Orman'ımın düşmanları, defolun!

Küçük kollarını başından çekip aşağıdan yukarıya doğru salladığında, ormandan gelen bir gürültü ile yerler tekrardan sarsılmaya başlamıştı. 

Arkasındaki büyücüler kaçarken, Pınar korkuyla dona kaldı. Toprak Kavminin söyledikleri kulaklarında yankılandı ve inanamadı. 

Küçük Orman mı? 

Togay?! 

Bu... olamaz!

—Lütfen dinleyin! Biz yalnızca Ateş Kavmine düşmanız! Ona asla zarar vermem!

—Beni aptal yerine koymaya çalışan insan kadını! 

—ÖL!

Pınar çığlık atarak kaçmaya çalışsa da ayaklarına dolanan sarmaşıktan kurtulamadı. Bu sarmaşıklar yüzünden sertçe yere düşerken ışık büyüsüyle kesmeye çalıştı ancak aciz büyüsü, yeni yeni uyanan ve öfkeyle gerinip esneyen Toprak Kavmine karşı bir hiçti. Böylece sarmaşıklar bir yılan edasıyla kadının vücudunu sardı ve yavaşça tenini, kemiklerini ezmeye başladı.

Pınar baskı altında ezilen vücudundan yükselen acıyla kasılıp kaldı. Çığlık dahi atamıyordu. Kemiklerinin kırılma sesleriyle beraber ağzından kanlar fışkırdı. Sarmaşıklar onu tamamen yutarken Ateş Kavmine lanet okudu. Bu, onun düşünebildiği son şey olmuştu.

Yalnızca Pınar yakalanmamıştı bu sarmaşıklara. O an ormandan kaçmaya çalışan tüm büyücüler sarmaşıklar tarafından yakalanmış, çepeçevre sarılmış ve ezilmişti. Her biri, geriye hiç iz bırakmadan toprağın derinliklerine çekilmeye başladı.

***

Dius, enerjisini vererek uyandırdığı Toprak Kavmini dehşet içinde izliyordu. Toprak Kavmi, ateşten nefret ederdi. Haliyle Ateş Kavmiyle de araları iyi değildi. Birbirini sevmeyen bu iki kavim, ezeli düşman olmasalar da karşılaşmayı asla istemezlerdi. 

"Sayende uyanabildim ve gücüme kavuşabildim cahil Ateş Kavmi! Ancak görüyorum ki Küçük Ormanı'mı mahvetmişsin!"

Dius üzgün ve dikkatli bir şekilde Atasagun'a sarıldı. Ateşin pek bir şifası yoktu. Yine de şifalı enerjisi, şu an Atasagun'u hayatta tutabilmeye yetiyordu. Ölse bile onu hayatta tutabilmek adına az miktardaki şifasını vermeye devam edecekti. 

"Görüyorum ki Küçük Orman'ımı eşin kabul etmişsin. İsteyerek yapmadığını fark edebiliyorum. Bu yüzden cezan, efendimi iyileştirmemden sonraya kalacak."

Böylece sarmaşıklar, büyük bir gıcırtı ve ardından gelen gürültüyle, panik odasının kapısını kırarak içeriye girip Atasagun'u sarmalamaya başladı. Dius daha önce Toprak Kavmi'nin kimseyi iyileştirdiğini görmemişti. Ancak şu anda, toprak gücünün tüm iyileştirme özellikleriyle Atasagun'u tedavi ediyordu. Sarmaşıkların onu tamamen sarabilmesi için geriye çekildi.

Yavaş yavaş Atasagun'un rengi yerine geldi, kırılan tüm kemikleri düzeldi ve morlukları hiç iz bırakmadan kayboldu. Tamamen iyileştiğindeyse sarmaşıklar üstünden çekildi. 

Atasagun ise kendisini çevreleyen, cennette hissettiren bir kokuyla yorgunluğunun geçip gittiğini hissetmişti. Yorgunluk, bu güzel kokuyla birlikte gittiğinde gözlerini açabildiğini fark etti. 

Odanın içine baktı. İlk dikkatini çeken bu küçük odanın içiydi, çünkü her yer kırmızı çiçekler açmış sarmaşıklarla doluydu.

"İyi misin?"

Atasagun omzunda bir el hissetti ve Dius'a baktı. O an aklına yaptıkları geldi. 

O-o-o... o-onu... ya-yaptım? 

Omzuna dokunan eli, ürkerek bir kenara itip yerden aldığı yorgana sarılarak kendini karşı duvara attı. 

Şok içindeydi ve tüm vücudu titriyordu. Utanıyordu. Resmen bu adamın üstüne atlamıştı! Onu baştan çıkarmıştı! Atasagun böyle biri değildi... nasıl olmuştu bu? 

Dius'un ise eli havada kalmıştı. Kalbi acı içinde atıyordu. 

Canını o kadar çok yaktım ki! 

Ufak bir dokunuşum bile korkuyla kaçmasına yetiyor!

Atasagun'un bu utancını, korkmaya yoran Dius'un kalbi acıyla atıyordu. Ona hak veriyordu. Gücü ve kuvveti o kadar fazlaydı ki... onu kendi seviyesine getirmeden eşi yapmıştı! Az kalsın... az kalsın öldürecekti. Aslında ölmemesi mucizeydi. Ya da... Lanetten dolayı enerjisiz, güçsüz kalmasındandı?

Yine de... mucize!

Toprak Kavmiyse iyileştirdiği Küçük Orman'ına baktı. Anlayamıyordu. Neden kendisini tanımamıştı? Tanıyamaması bir yana, kendisine korkuyla bakıyordu. İçten içe homurdanmaya başladı.

Ateş Kavmine değil de bana!

Atasagun yanındaki ışıltıya bakıyordu. Işıltı küçük bir çocuk şeklindeydi. Erkek veya kız çocuğu... bilemiyordu. Tuhaf bir şeydi ve etraftaki sarmaşıklarla birlikte, korkutucu bir güzellik ortaya çıkarıyordu. Bu çocuk şeklindeki varlık, Atasagun'un elini tutarak alnına götürdü.

"Efendim, Küçük Orman. Uzun zamandır uykuda olduğumdan dolayı hemen yardım edemedim. Özür dilerim. Ancak bu günden sonra bendeniz Suna, efendisi Küçük Orman'ı tüm gücüyle koruyacak. Düşmanlarsa tamamen def edildi. Hiçbirine acınmadı ve hepsi Toprak Kavmimin derinliklerinde kayboldu."

Atasagun kendisine 'Küçük Orman' diyen bu varlığa baktı. 'Defedildi.' Yani bu varlık, kendilerine saldıranları kovmuş muydu? Olmuyordu. Algılayamıyordu. Açık olan kapıya baktı. Yine de güvende hissediyordu. Bayağı güvende. 

Hem onlar şimdiye kadar gelmedi... 

Bu şey hepsini kovalamış olmalıydı. Böylece ayağa kalktı. Bacakları titriyordu ama önemseyecek durumda değildi. Buradan uzaklaşmalıydı. Dius'dan uzaklaşmalıydı. 

Odadan dışarıya çıktı.

Küçük, mütevazi bir çalışma odası olması gereken görkemli kütüphaneye baktı. Duvarda ise kocaman bir yarık vardı, sarmaşıkların kapattığı. Düşünemiyordu. Tek yapabildiği bakmaktı.  

Salona geçip tavana baktı. Tavandaki delikler sarmaşıklar tarafından kapatılmıştı. Yerler su içindeydi ve tüm mobilyaları mahvolmuştu.

Bu mobilyaları çok severek almıştım!

Titreyen ellerini başına götürdü. Vücudunu tekrardan bir titreme aldı. Neler görüyordu böyle? Bunlar neydi? Ne oluyordu? Neden oluyordu? En önemlisiyse, kendisine ne oluyordu? 

Merdivenlere yöneldi ve kendini zorla üst kattaki odasına atıp kapısını kitledi. Buradaki tavan ve duvarlar sağlamdı, haliyle sarmaşık yoktu. Ne bitki, ne de başka herhangi bir şey... 

Aynı şekilde banyosu da sağlamdı. Böylece kendini hemen banyoya attı. Tesisat iyi durumda olmalıydı, soğuk su küvete dolmaya başlamıştı. 

Parmaklarını dudaklarına götürdü. Aldığı o tadı hatırlıyordu. Düşünme yetisini alan balın çiçeğimsi tadı... Öyle ki ruhuna çöken o korkunç baskıyı, vücudunun acı içerisinde oluşunu unutturan o tat. 

Büyük bir özlemle bağlandığı o tat. Göğsünde ortaya çıkan o his. Kalbini deli gibi attıran... Korkunçtu. Utanç vericiydi. Ama şimdi bile özlemeden duramıyordu. Anladı...

"Ben... ona aşığım!"

 

Önceki Bölüm Sonraki Bölüm

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.