İsmimi Söyle... Kutsalmışçasına - Bölüm 8: Dius... Kutsalmışçasına...

Çeviri : HelFreya
Düzenleme : HelFreya
Beğeni : 0
Okunma : 51
Tarih : 26 Nisan 2018 12:26:14

Dius boş gözleriyle Atasagun'un gidişini izledi. Kolundan tutup durdurmak, konuşmak istemişti ama ne diyecekti ki?

"Nereye gidiyorsun? Ben efendim kadar affedici değilim, Ateş Kavimi."

Sıkıntılı homurdanmasını dışına taşıyan Suna, sarmaşıklarını Dius'a dolamaya başladı. Dius ise karşı koymuyordu. O hala sevgilisinin gittiği yöne bakıyordu. Suna ne yapabilirdi ki ona? İstiyorsa alsın canını.

Şu anda oldukça acıyordu kalbi... Sevgilisine... zarar vermişti. Az kalsın öldürüyordu. Ve ufacık bir dokunuşundan korkup kaçtı. Bunlardan daha can acıtıcı bir şey olabilir miydi?

Suna gittikçe sinirleniyordu. Bu adama ne kadar zehir vermişti? Biraz daha zehrinden verirse ölürdü. Ufacık bir damlayla zehre dirençli varlıklar bile acı içinde çığlıklar atardı. Özellikle Ateş Kavmi gibi ateşe yatkın kavimleri etkileyen zehri, neden bu adama etki etmiyordu? Acı içinde çığlıklar atmasını istiyordu Suna.

Cehennemin acısını ve ortaya çıkardığı susuzluğu tadarken çığlık at!

Küçük Orman erken gelmişti bu sefer. Gelişine hazırlanmamış olan Suna'nın gücü hala uykudaydı. Tek yapabildiği, düşmanı göstermek ve yarım yamalak çağrılan Su Kral'ının, zayıf mı zayıf şimşeklerini engellemekti. Ateş Kavmi'nin kendisine verdiği o ufak enerji, ancak bunlara yetebilmişti.

Gerçek gücünün uyanabilmesi için zamana ihtiyacı vardı. Bu yüzden acı içinde kıvranmış, onu koruyamamıştı. Bu çaresizliğinin verdiği acıyı tatmasını istiyordu, Küçük Orman'ına zarar veren herkesin!

Bu düşüncelere sahip olsa da Dius'u serbest bıraktı. Suna bir yandan yakınıyordu.

Neden Ateş Kavmi? Su Kavminden birini bulamadı mı? İnsanlar bile Ateş Kavminden iyi! Kaldı ki olanlara bakacak olursak, kesinlikle daha iyi!

Dius sarmaşıklardan kurtulduğuna şaşırmıştı. "Beni öldürmeyecek misin?" Diye sordu Suna'ya. Suna ise sıkıntılı bir ses çıkardı. "Hımpf!" Ve kayboldu.

Dius, koltuğa geri oturdu. Bir süre boş ve düşüncesiz bir şekilde kaldı. Vücudunda hala zehir dolanmaktaydı ve ipliklerin laneti kadar yoğun olmasa da canını acıtıyordu.

Açık olan kapıdan sabah güneşi geliyor, penceresiz olan bu odayı loş bir şekilde aydınlatıyordu.

Tüm gücünü bu varlığı uyandırmak için kullandığından, güçsüz kalmıştı bir kez daha. Uyandıracağı varlığın, soya bağlı olan bir tür koruyucu ruh olduğunu düşünmüştü. Bu tür ruhlar, ev ahalisinin sağlığını koruyup hastalıklarını iyileştirirdi. Davetsiz misafirlere karşı da etkiliydiler.

Nereden bilebilirdi Toprak Kavminden birinin, koruyucu ruh gibi davrandığını? Yine de buna müteşekkirdi. Dışarıdaki büyücüleri kısa sürede yok etmişti. Aynı zamanda eşini iyileştirmişti. Basitçe koruyucu bir ruh; bu kadarını, bu denli muntazam yapamazdı.

Peki ya şimdi ne yapacaktı? Eşi yaptığı sevdiğine nasıl yaklaşacak, nasıl konuşacaktı? Yüzüne bakmaktan bile korkuyordu Dius. Ya nefret ettiğini haykırırsa yüzüne? Onu istemez ve kovarsa? Nasıl yapabilmişti böyle bir hatayı?

Ama o öptü... Beni öptü... tutkuyla...

Nasıl karşı koyabilirdim ki?

Dius parmaklarını dudaklarına götürdü. Çekingen öpüşünü hala hissedebiliyordu dudaklarında. İster istemez, 'acaba tekrardan öper mi?' diye düşündü. Sonrasında ne kadar saçmaladığını fark etti. Ufak bir el hareketinden bile korkuyordu artık.

Bırak öpmeyi...

Panik odasından dışarıya çıktığında Suna'nın, büyüsüyle kitapları ve rafları düzenlediğini gördü. Aynı zamanda buranın büyük bir kütüphane olduğunu da anlayan Dius, heyecanlanmaya başladı. Yerden, tavana kadar raflar vardı ve bir sürü kitap, okunmak için bekliyordu.

"Beğendin mi? Küçük Orman'ın kütüphanesi! Yüzlerce, binlerce yıllık yaşamında biriktirdiği bilgiler! Gerçi son yaşamında ev tamamen yıkılmıştı. Tüm bu kitapları saklamak ve düzgün muhafaza etmek için nasıl çabaladım! Neyse ki birkaç on yıl içerisinde gelip yeniden ev inşaa ettirdi! Böylece tüm bu kitapları bir araya getirebildim."

Suna, içinde biriktirdiği tüm sıkıntısını kusarcasına açıklamıştı Dius'a. O ise bunları duyunca daha da heyecanlanmış ve tüm o kitapları okuma isteği içinde belirmişti. Ama Suna'nın söylediği bir şeyde tuhaflık vardı.

Atasagun yüzlerce yıl yaşamış olamaz! Acaba Küçük Orman derken, soyundan mı bahsediyor?

Evet, evet soyundan bahsediyor olmalı. Ve soyu, oldukça köklü olmalı.

"O zaman iznin olursa Suna, her birini okumak isterim."

Büyük ve geniş ahşap masanın üstüne, tek hareketiyle çıkıp oturan Dius, Suna'ya izin vermesi için yalvarırcasına baktı. Suna ise bir, "Hımpf!" ile tekrardan kaybolarak, kütüphaneyi Dius'a bıraktı.

Dius dünyanın enerjisine odaklanarak, kendi gücünü yenilemek üzere kullandı. Tuhaf bir şekilde dünyanın enerjisi burada yoğundu.

Oldukça yoğun!

Saatler saatleri kovalarken, Dius nefes alırcasına, dünyanın enerjisini çekiyor ve gücüne güç katıyordu. Bu oldukça iyi gelmişti.

Saatlerin sonunda elini kaldırdı ve havaya birkaç sembol çizdi. Böylece kitaplar bir kez daha etrafında dört dönmeye başladı. İçlerindeki bilgileri zihnine aktarıyor ve biri bittiğinde yerine koyup bir diğerine başlıyordu.

İnsanlık tarihine dair pek çok şey öğrenmişti. Gelişimini, dinlerini, siyasetlerini, pek çok insan krallığını, dövüş sanatlarını ve hatta büyü sanatlarını ki bunu gördüğünde şaşırmıştı.

Bu kitaplar kesinlikle kurgu için yazılmış değillerdi. Ailesinde nesilden nesile aktarılan çok gelişmiş ve karmaşık büyüler vardı ancak Atasagun bu büyülerden bir haberdi!?

Nasıl olur?

Yüzlerce sayfalık kitapları zihnine kopyalıyordu tek tek. Tüm bu bilgileri zihnine kopyalasa bile bu, hepsini öğrendiği anlamına gelmezdi. Pek çok şey de öğreniyordu tabi, ama daha karmaşık şeyleri sonraya bırakarak zihin sarayındaki kütüphanesine yerleştiriyordu.

Özellikle şu büyü sanatlarını. Kendi kavminin en karmaşık sanatlarından bile, çok ama çok daha derin bir anlayış gerektiriyordu.

Kaldı ki kavmim sıralamanın altlarında yer alsa bile, diğer iki kavimden farklı olarak çok daha karmaşık ve sanatsal büyüler geliştirir. Nesilden nesile geliştirdiğimiz tüm o büyü formülleri... Tüm o sanatımız!

Buradaki en basit büyü bile...

Başını şaşkınlık ve hatta biraz dehşet ile iki yana sallarken, kara kara düşündü. Atasagun nasıl bir soydan geliyordu bu hayatında?

Ve bu soy, gerçekten insanlardan mı gelme?

Merakı gittikçe artıyordu.

***

Atasagun çoktan banyodan çıkmıştı. Üstünü giyinmek üzere dolabını açacakken, aynada yansımasını gördü. Vücudu... tuhaftı. Eksik bir şeyler vardı sanki. Eliyle yokladı ve kısa sürede eksiğin ne olduğunu anladı.

Yara izleri... gitmişti. Ancak şu ana kadar olan tüm deliliklerden sonra böyle ufak bir şey için kafa yormayacaktı.

Hissiz bir perişanlıkla kıyafetlerini giyindi.

Pencerenin kenarında oturup dışarıyı izlemeye başladı. Hiç gelen giden yoktu. Tüm o büyücüler gerçekten de gitmişti. Sanki hiçbiri yaşanmamış gibiydi. Her biri kötü bir kabus... ya da inkar etmemeliydi. Tamamen kötü bir kabus derse kendini kandırmış olurdu.

Dius kesinlikle bir kabus olamazdı. Ama hala şaşkınlık içindeydi. Bu konuda ne yapacağını bilemiyor, utanıyordu. Korkuyordu da. Aşk... daha önce hiç deneyimi olmadığı bir konuydu. Bu yüzden kendine güvensizdi.

Dün gece on-!

Sertçe saçlarını karıştırdı ve içten, derin bir nefes verdi; başını arkasındaki duvara yaslarken. Ve devam etti düşüncelerine... Acaba Dius kendisini seviyor muydu? Aslında bunu sorgulaması saçmaydı. Zihninde bu soru dönmemeliydi. Dius'un kendisine aşık olduğu su götürmez bir gerçekti. Ama kuşku da vardı içinde. Çünkü kendisini kaybettiği sevgilisinin yerine koymuştu. Daha doğrusu, direk o kişi olduğunu söylemişti.

Ancak ben sevgilisinin reenkarnesi olamam.

Buna imkan yok!

Ne kadar böyle düşünse de Atasagun biliyordu. Saçma bir şekilde, en mantıklı açıklama buydu? Hayatı boyunca hep birini arayıp durmamış mıydı gözleri? Rüyalarında hep ulaşmaya çalıştığı beyaz bir ışıltı olmamış mıydı? Sonrasında Dius'u görmüş ve karanlık zihninde ismi adeta hayat bulmuştu!

Gittikçe deliriyorum!

Ama... Sonuçta büyü denen şey var. Ve daha bir sürü delice şey... Onların arasında... bu... sıradan kalabilir? Veya basitçe delirmişimdir.

Kesinlikle.

Acaba Pınar odamdaki bir masanın üstünde duran tuzluk mu?

Belki de bana bakan, hasta bakıcısıdır?

Ne komik! Çocukken, babamın anlattığı bir hikaye gibi...

Kendi kendine gülümseyen Atasagun, bir kez daha düşüncelerinde derinlere inmeye başladı.

Nasıl da korkmuştu ölecek diye? Ardından atlamıştı... hayatta tutmak için tüm gece endişeyle sarılmış, ellerini sıcak tutmuştu. Öpüldüğünde ise daha fazlasını istemiş, öperken daha fazlasını almıştı. Kalbi daha önce kimseye böyle tepki vermemişti.

Gözleri, olmayan birini aramıyordu artık etrafta. Bunu fark etmişti, pencereden dışarıyı izlerken.

Gözlerimi açtığımda, Dius'un yüz ifadesi... neden?

Kendi içinde tarifi edilemez bir mutluluk vardı. Zihni aynı sahneyi canlandırıp duruyordu. Dokunuşlarının hala hissediyordu teninde. Canını yaksa ve ruhunu dehşete sürüklese de mutlulukla kabullendiği dokunuşları.

"Efendim, daha iyi misiniz?"

Tatlı bir çocuk sesi geldi. Başını çevirdiğinde Suna'yı gördü. Işıltılı ve biraz da hologramımsı görüntüsünün yerini, sevimli mi sevimli bir çocuğa bırakmıştı.

Dut rengi kıvırcık saçları, toprak rengi teni ve kahverengi büyük, yuvarlak gözleriyle kendisine bakıyordu. Kıyafetleri ise modern çağa uygundu ki bu Atasagun'u şaşırttı.

"İyiyim de... Sen nereden geldin?.. Suna?"

Onunla ilgili hatırladığı tek şey ismini söyleyişi ve düşmanlarını def ettiğiydi. Karşısındaki çocuk, Ellerini arkasında birleştirip sevimli bir gülücükle Atasagun'a daha da yaklaştı.

—Efendim, beni hatırlamıyor musunuz?

—Daha önce tanıştığımızı hiç sanmıyorum.

Verdiği hazır cevapla birlikte, karşısındaki çocuk üzgün bir surat yaparak kollarını karnının hemen üstünde birleştirdi. Atasagun şaşkınca bakmış kalmıştı. Birazdan büyük bir kıyameti koparacak, deli gibi bağırarak ağlayacak gibi duruyordu. Bu yüzden oturduğu yerden kalktı ve hala üzgün suratını koruyan çocuğa sarılarak, kucağına aldı.

"Hehe! Bunu ne zaman yapsam, efendim beni kucağına alıyor!"

Çocuğun neşesi aniden yerine gelmiş ve gülücükler saçmıştı. Kucağındaki çocukla birlikte tekrardan pencerenin kenarına oturan Atasagun, kandırılmış olduğuna inanamıyordu ama bu o kadar da kötü değildi. Çocuğun neşesi yerine geldiği için sevindi.

"Öyleyse siz hatırlayana kadar, şunu söyleyebilirim. Bendeniz Suna, sizi koruyanım. Toprak Kavmindenim. Bu araziden çıkmadığınız sürece sizi her türlü tehdide karşı koruyabilirim. Buna kendi kavmim de dahil. Sizi hiç kimse-"

Çocuk sinirle başını yana çevirdi. Gözleri boşluğa bakıyordu. Atasagun, çocukta oluşan bu anlık değişimle tekrardan saldırı altında olduklarını düşünmüştü ancak durum daha farklıydı.

"Sakın onlara dokunma! Onlar kitap değil!"

Çocuk bağıra çağıra Atasagun'un kucağından yere atlayıp aşağı kata doğru koşmaya başladı. Çocuğun bu hali onu güldürmüş olsa da hayaleti andırarak; kapalı, kilitli kapının içinden geçip gitmesinden dolayı elleri titredi. Sonra derin bir nefes alıp bu aldığı derin nefesi yavaşça geri vererek kendine geldi. Çok şey görmüştü, buna takılacak değildi.

Değil mi ama? Sadece kapalı kapının içinden geçti!

Ne var ki bunda?

Günümüz çocukları işte...

Böylece hemen toparladı kendini ve merak etti Atasagun. Suna, neye tepki vermişti bu kadar? Kendi de ayaklandı ve aşağıya indi.

Islak olması gereken yerler, hiç ıslanmamış veya su baskınına uğramamışçasına kuruydu. Mobilyalar ve diğer her şey... Her biri kuru, temiz, ilk hallerine dönmüş ve yerli yerlerindeydiler.

Bu Suna'nın işi mi?

Sevgili mobilyalarım!..

Ve geri kalan onca tamir masrafından kurtuldum!

Kendi kendine sevindi sonrasında da vücudunu bir titreme aldı. Kahkaha atmamak için kendini zor tutarken, çocuğun girdiği odaya baktı, şaşkınlıkla içeriye baktı ve kaldı. Burası ufak bir çalışma odası olmalıydı!

Ama... oh!..

Oda, planlarındakinden çok daha genişti ve yerden tavana kadar uzanan raflar kitaplarla doluydu. İlk geldiklerinde odaya bakma fırsatını bulamamıştı, ilk defa görüyordu. Hemen ardından kaşlarını çattı.

Yoo... İkinci defa!

Dius ise masanın üstünde oturmaya devam ediyordu. Arkası ona dönük olduğundan Atasagun'u görmüyordu. Suna'yı sakinleştirmeye çalışarak tüm dikkatiyle, kitapları yerlerine geri koyuyordu.

Bu sırada Suna, efendisinin kapıdan içeriye bir adım attığını gördü. Azarlanacağı korkusuyla titreyerek efendisinin yanında belirdi.

"Burası... Suna... yoksa senin başının altından mı çıktı?"

Atasagun, kısık bir sesle sormuştu. Büyük bir dikkat ve özenle, kitapları raflarına geri yerleştiren Dius'u rahatsız etmek istemiyordu.

Suna ise düşüncelere dalmış, üzgünce başını yere eğmişti. Çünkü efendisi, ondan izinsiz yaptığı her şeye kızardı. Hep yüzüne gözüne bulaştırırdı! Ama bu sefer her şeyi iyi yapmıştı!

"Evet efendim. Çok özür dilerim ancak sizden izin alamazdım. Zira, hala uyumaktaydınız."

Atasagun, çocuğun bu özrü karşısında şaşırıp yumuşadı. Böyle sevimli bir afacan sizden özür diliyorsa, kabul etmek dışında yapabileceğiniz hiçbir şey yoktu. Ve çocuğun sarf ettiği son cümleyi de görmezden geldi. Şu ana kadar anlayamadığı pek çok şey vardı zaten!

Ardından aklına, gereğinden fazla tutan maliyetler geldi. Çok daha farklı nedenler düşünmüştü ancak... anlıyordu.

"Çok güzel olmuş. Aferin sana!"

Çocuğun saçlarını okşadı. Suna ise memnuniyetle başının okşanmasına izin verdi. Efendisi, Küçük Orman, onu övmüştü! En son ne zaman övmüştü?

Yüz yıl önce?!

Sonunda bir övgü daha alabilmişti!

Dius'a olan öfkesi, böylece dinmiş olsa da unutmamıştı. Atasagun'a kendini iyice sevdirdikten sonra tekrardan Dius'un önünde belirip onu azarlamaya devam etti.

"Bir daha efendimin kişisel eşyalarına dokunayım deme sakın! Sadece kitaplarını okumana izin verdim."

Atasagun kısa bir süre orada durdu ve onları izledi. Bir şey demek istiyordu ama... Tek yapabildiği Dius'un sırtına bakmak oldu.

Suna onu azarlamayı bıraktığında etrafında bir kez daha kitaplar uçuşmaya başladı. Atasagun kapının eşiğine yaslanarak yere otururken, ortaya çıkan manzarayı seyretti.

Meditasyon yapar gibi otururken, saçları daha da canlı bir hal alıyordu. Etrafında kitaplar uçuştukça, oluşan hava akımıyla dans eder gibi salınıyorlardı.

Suna ise efendisinin bu manzarayı izlediğini görünce iç geçirdi. Hemen pike getirip efendisini bu pike ile sarıp sarmaladı. Biraz sonrasındaysa sıcak çikolatasını getirdi.

—Suna bi-

—Teşekkür ederim.

Atasagun, onun bir çocuk olduğunu ve bunları yapmaması gerektiğini söyleyecekti ama son anda onun insan olmadığını hatırlayarak durdu.

Sıcak çikolatadan bir yudum aldı. Tadı o kadar güzeldi ki! Tane biberle acılandırılarak harmanlanmış siyah çikolata... Tarçının kokusunu alabiliyordu.

En sevdiği içeceği, yine en sevdiği şekilde hazırlamayı nereden biliyordu? Yaygın bir tat değildi. Ayrıca bir detayı daha kaçırıyordu.

Büyük bir detayı...

—Suna? Toprak Kavminin insan şeklinde olmadığını sanıyordum?

—Ah! Evet efendim insan şeklinde değiliz zaten! Fidemi, bahçenizin gizli bir köşesine ekmiştiniz. Şu anki formum ise sadece rahat hissetmeniz için bir yanılsama.

Suna böyle bir açıklama yapıp sevimlice gülerek yanına oturdu. Atasagun ise tekrardan bu sevimli şeytanın saçlarını okşadı. Ve... Atasagun fide ektiğini hatırlamıyordu?

—Suna... fideni ekeli kaç yıl oldu?

—Tam olarak 854 yıl 9 ay 14 gün oldu efendim!

Suna tekrardan neşeyle söyledi ve bir kez daha övülmeyi bekledi. Efendisi onu bol bol övüyordu! En büyük hayali gerçekleşmekteydi. Övülmeyi sevdiğini fark eden Atasagun ise genişçe gülümsedi.

"Aferin sana."

Kucağına oturttuğu Suna'yı biraz daha sevdi. Suna bu yoğun ilgiden dolayı oldukça hoşnuttu. Cennette gibi hissediyordu kendini!

Tüm o yalnız yıllardan sonra efendisi kendisini bol bol övüyor, seviyordu! O kadar hoşnuttu ki oraya yansıttığı görüntüsünü daha fazla stabil halde tutamadı ve Atasagun'un şaşkın gözleri önünde kayboldu.

Ancak o bunun farkında bile değildi. Mutluluğu dallarını da kıpraştırmıştı ve rahatsız olan kuşlar gökyüzüne yükselmişti. Mevsimi olmadığı halde birkaç çiçek de kendini göstermişti, yapraklarının arasında.

Atasagun bu çocuğun aniden kaybolmasıyla şaşırsa da çok üstelemedi. İyi olduğuna emindi ve... o ne demişti? 

Onu ekeli 854 yıl mı oldu? 

Dius ise binlerce yıl önce ölen sevgilisi olduğunu söylüyordu. 

Bir anime filmi izlemişti gençliğinde. Orada şeytan kral, her öldürüldüğünde Dünya'nın bir yerinde yeniden doğuyordu. Son doğuşunda şeytan kralı öldürüp kahraman olabilmek için kendisini büyüten adamla birlikte insan ordusuna katılmıştı.

Tabi ki o şeytan kralda kendisiyle ilgili gerçeği bilmiyor, hatırlamıyordu.

Kendisi de o şeytan kral gibi miydi? Gerçi... hayatında şeytani bir şey yapmış mıydı ki? Çocukları, hayvanları severdi. Yaşlılara yardım ederdi. Hatta bazen, sokaktaki insanlara evini açardı. Bu yüzden de pek çok yara elde etmiş, parasını da kaybetmişti. 

Gerçi o animedeki şeytan kral da kötü biri gibi durmuyordu. Pınar geldiğindeyse buna devam etmesine müsaade etmemişti. 

Doğru ya Pınar... Acaba nerede şimdi? 

Tekrardan saldırmayı planlıyor mu? 

Gerçi güçlü bir koruması vardı artık. Bu çocuk şeklindeki varlık, Suna, oldukça güçlüydü değil mi? Dışarıda ilahiler söyleyen onlarca adamı kovmuştu. 

Umarım o büyücüler yeniden saldırmaz.

Atasagun bunları düşünerek Dius'u izliyorken, Dius ise sevgilisinin arkasında olduğundan bir haber halde tüm kütüphaneyi zihnine kopyalıyordu. Gerekli olan bilgileriyse öğrenmeye çalışıyordu. 

Bu kütüphane o kadar çok kitap barındırıyordu ki hala yarısına ulaşabilmiş değildi. Yine de Atasagun'un büyüye karşı verdiği tepkileri anlıyordu. Ona açıklayamadığı pek çok şeyi de. 

Lambaları, uçakları, arabaları, telefonları... pek çok şeyi öğrenmişti. Büyü sandığı onca şey! Hiç birinde büyünün tek bir izi yoktu.

İnsanlık... 

Gerçekten de en sıra dışı varlıklarmış!

Bir yandan da dünyanın enerjisini özümsüyor, güçlendikçe kitaplar tekrardan etrafında uçuşmaya başlıyordu. Böylece koca bir kütüphaneyi, tek oturuşta yutmayı amaçlıyordu. 

Yapabileceği başka bir şey de yoktu zaten. Boş boş oturmaktansa bir şeyler yapması, en iyisiydi. Hem kendisi tüm bunlarla meşgulken, Atasagun rahatlayabilirdi. Ondan korkmasına gerek kalmazdı.

Atasagun ise hayran bir şekilde Dius'u izliyordu. Çoktan hava kararmıştı ve saatler birbirini kovalamaya devam ederken, bıkmadan usanmadan onu izlemeye devam ediyordu. 

İzlerken bile yorulmuştu. Defalarca kitapları etrafında döndürmüş, yerlerine geri gönderip diğer kitapları çekmiş ve onları da etrafında döndürmüştü. 

Kaç kitap oldu? 

Muhtemelen 90'ı geçti! 

Ayrıca bu, Atasagun'un onu izlemeye başladığı zamandan bu yana saydıklarıydı. Daha öncesinde kaç kitabı özümsemişti acaba?

Atasagun, onun durmayacağını anladı. Tüm kitapları bitirene kadar... Ama durmasını istiyordu, dinlenmesini. Biraz soluklanmasını. 

Bu acele de ne böyle? 

"Di-"

Az daha seslenecekti ki durdu. Ne diyecekti? Onu arkasından, sessizce izlemek kolaydı ancak yüzünü görmek? Buna hazır mıydı? Olan şeyden sonra, bakış açısı tamamen değişmişti. 

Kesinlikle! Ve şey... evet. 

Atasagun hatırladıkça kalbinin deli gibi atmaya başladığını hissetti. Bir kez daha kan yüzüne hücum etmişti. 

Suna, efendisine hamburger hazırlayıp getirdi. O an gerçekten de acıktığını hisseden Atasagun, önüne konulanı hızla yiyip bitirdi ve Suna'yı biraz daha övdü. Suna ise sevilmenin getirdiği mutluluk ile bir kez daha görüntüsünü sabit tutamamış, kaybolmuştu. 

Dallarında bulundurduğu kuşlar, yuvalarından başlarını uzatıp Suna'yı azarladı. Zira... sık sık heyecanla sallanan dalları, yuvalarına zarar vermeye başlamıştı. Ancak bu Suna'nın hiç mi hiç umurunda değildi.

***

Atasagun öylece izlemeye devam etti. Seslenmek istiyordu, gülümsemek istiyordu, konuşmak istiyordu... ama yapamıyordu.

Ne yapmalı?  

İçi içine sığmıyordu. Ona dokunmak istiyordu. Ama yapamıyordu işte! Diğer insanlar bunu nasıl başarıyorlardı? 

Gerçi o insan da değil...

Tüm bu düşüncelerinin arasında, Atasagun uyuyakaldı. İkisi de farkında değildi ama gece olmuştu artık. 

Dius ise bitirmek üzereydi. Son birkaç kitap daha kalmıştı geriye. Zaten bir yerden sonra zihnine kopyalamak oldukça kolay hale gelmişti. Zira dünyanın enerjisini özümseyerek oldukça güçlenmişti. Hala eski haşmetine kavuşamamış olsa da şu anki hali de ortalamanın üstündeydi!

Tabi bu ortalama, kendi kavmi için geçerliydi. İnsan büyücüleriyle kıyaslanırsa... Şu anda Dius, onların yanında yarı-tanrı gibi kalırdı. 

İnsan büyücüler binlerce yıldan sonra bile pek gelişme göstermemişlerdi. Tek avantajları sayılarıydı. Grup halinde saldırı yaptıklarında oldukça güçlü oluyorlardı ancak tek başlarına? Hiçbir işe yaramazlardı.

Tek başına olup iyi olamaya yaklaşan bir performans sergileyen tek bir klan vardı. Tabi o iyi performans, yalnızca insanlık için geçerliydi. Ve o da Pınar'ın dahil olduğu Bilgi Klan'ıydı. 

Yeraltında ki tüm bilgi akışını kontrol etmekteydiler. Böylece kimsenin bilmediği nadir büyüleri biliyorlardı. Yine kimselerin bilmediği efsaneleri de... Bu klan, yan iş olarakta suikastçilik yapmaktaydı. Pınar ise yetenekli suikastçilerden biriydi aslen. 

Pınar ve yanındaki büyücülerin öldüğünü anlayan yeraltı sarsılmıştı. Yeraltının lideri, seçkin tabakayı çağırıp acilen toplantı yaptı. Bu toplantının sonucuna göre, en üst seviyelerde insanların oluşturacağı bir grup ile saldıracaklardı. İnsanlık olarak, Hava Kavminin önderliğinde her şeylerini ortaya dökeceklerdi. 

***

Dius koca kütüphaneyi zihnine kopyalamayı bitirdiğinde bir süre daha oturdu ve dünyanın enerjiysiyle gücünü tazeledi. Ruhuna işlemiş olan son laneti kaldırmasına çok az kalmıştı. Biraz daha güçlendiğinde onu kırabilecek, dünyanın enerjisini özgürce özümseyebilecek hale gelecekti. 

Sadece... birkaç güne daha ihtiyacım var.

Edindiği bilgiler ile sevgilisini daha iyi anladığına ve anlamaya devam edeceğine dair güveni tamdı. Ancak çok önemli şeyleri mahvetmişti ve tüm bu bilgiler, bundan sonra nasıl hareket etmesi gerektiği hakkında bir ipucu vermiyordu. 

Böylece oturduğu masadan aşağıya atlayıp odadan çıkmak üzere, kapıya doğru döndü. Ancak gördüğü... bu çok tuhaftı. Sevgilisi, sarındığı pikesiyle kapının eşiğinde uyuyordu. Neden orada uyuduğunu anlayamadı. 

O bunları düşünürken, Suna yanında belirdi. Aniden karşısına çıkan çocuğu görünce ürktü. Yine mi azarlanacaktı?

"Benden korkmana gerek yok. Orada uyumasının sebebi sensin. Öğlenden beri orada oturup seni izledi."

Düşüncelerini okurmuşcasına konuşan Suna, tekrardan kayboldu. Dius'un ise ağzı açık kaldı. Atasagun ondan korkmuyor muydu? Nefret etse bile kabullenirdi. Ama o... izlemişti? 

Bu saate kadar! 

Havaya çizdiği birkaç sembol ile ateş büyüsünü çağırarak yerde oturan eşinin, havaya yükselmesini sağlamak istedi. Ama anında durdurdu kendini. Bu büyüyü, en iyi halindeyken bile yaptığında tehlikeli olabiliyordu. Dius ateşlerle uçarken, bazen kendisini bile yakabiliyordu. 

Ateşimin üstünde hala tam bir kontrole sahip değilim.

Böylece elinden gelen yavaşlık ve dikkatle, yerde yatan Atasagun'u kucağına aldı. Onu odasına götürüp yatağına yatırırken, bilinçsizce mırıldayan Atasagun'a baktı. İçi sıcacık olmuştu yeniden. Artık böyle hissetmeye hakkı var mıydı?

Bu kadar güçsüz birinin, kendisini defalarca kurtarmasına şaşırdı Dius. Bu güçsüzlüğüyle, nasıl bu kadar güçlü olabilmişti?  

Elini tuttu. Tek tek parmaklarını inceledi, okşadı ve sabahki halini hatırladı. Parmakları bile kırılmıştı. Kırılmış bir oyuncak bebek gibiydi. Her tarafı morluklar içerisinde... 

İçi yanıyordu. Acı içindeydi. Eğer Suna olmasaydı, Atasagun kesinlikle ölürdü. Kendisinin ateşe dair şifalı enerjisi yetersizdi. Özellikle ateş elementine en ufak yatkınlığı bulunmayan sevdiği için. 

Yıkıcı bir elemente sahipte olsalar, Ateş Kavmi de bitki olduğundan insanlara şifalı enerji aktarabilirdi ama bu kesinlikle uzun süremezdi. Atasagun'un hayatı o an küçük bir mum alevi gibiydi, ufak bir esintiyle sönecek olan.

Kalkıp gitmek üzereydi ki Atasagun, Dius'un bluzundan tuttu. Yerden kaldırıldığında yarı yarıya uyanmıştı zaten. Ama o kadar çekiniyorduki uyuyor gibi yapmaya devam etmişti. Böylesi daha kolay olsa bile, gitmesine de müsaade etmek istemiyordu. 

"Yanımda kal."

Fısıltı gibi çıkmıştı sesi. 

Bu çok...çok! 

Atasagun bir kez daha düşünmeyi bırakıp duygularını dinledi. Çünkü düşünemiyordu.

Dius ise donup kalmıştı. Kendisini sıkıca tutan sevgilisini bırakıp gidemiyordu. Ama gitmek istiyordu çünkü... Başka ne yapacağını bilmiyordu. Onu korkutmak istemiyordu. 'Yanımda kal.' Demişti kısık bir sesle de olsa. Yine de... yanında da kalamazdı. 

Ne yapmalıyım?

Bir kuvvet Dius'un dengesini bozarak yatağa düşmesini sağladı. Dius ne olduğunu anlayamamış bir halde doğrulmaya çalışıp etrafa göz gezdirirken, Atasagun tarafından kucaklandı. 

Kapıya doğru baktığında  belli belirsiz Suna'yı gördü. Belli belirsiz görmesinin nedeni, Suna'nın görüldüğü an ortadan kaybolmuş olmasıydı.

Sonrasında hissedebildiği tek şey, arkasından sarılmış olan Atasagun'du. Kollarının arasında, sıcaklığıyla huzuru buldu. Ona dönmek ve sarılmak istiyordu ancak kılını kıpırdatmaya dahi cesareti yoktu. 

Yine de...

"Korkmuyor musun?" 

Sormadan geçememişti. Ona yaptıkları, sabah ki korkuyla kaçışı... 

—Ko-korkuyorum.

—Sonuçta, daha önce hiç a-aşık olmadım.

—Ya-yani... en azından hatır-hatırlamıyorum.

Titreyen sesiyle fısıldamıştı Atasagun. Bilinmezliğin içerisinde düşünme yetisini kaybetmiş bir halde dolanıyordu. Sadece duygularıyla hareket ediyordu. Bu onu tabi ki de korkutuyordu!

"Hayır... Benden?"

Dius en sonunda dayanamayarak ona döndü. Atasagun ise onun bu ani hareketiyle şaşırdı. Ayrıca yüzünü görünce aklına onu nasıl öptüğü geliyordu ve bu anıyla beraber, yüzüne hücum eden sıcaklığı da hissediyordu. Bu yüzden yüzünü Dius'un göğsüne gömdü. Utangaç bir çocuk gibi davrandığının farkındaydı ama elinde değildi! 

Dius ise onun bu haline her geçen saniye daha da şaşırıyordu. Kendisine kızması bağırması gereken yegane kişiydi. Ancak çok daha farklı davranıyordu! 

"Bana kızmayacak mısın?"

Tekrardan sordu. Kendisine kızmasını istiyordu. Bağırmasını, çağırmasını...

"Hayır."

Atasagun oldukça basit bir şekilde yanıtlamıştı. Kendisi istemişti daha fazlasını. İstediği şeyi aldığı için neden kızacaktı ki?

Neden ondan korkayım ki?

Ancak Atasagun, bir şeyin farkında değildi. Kemiklerinin kırıldığının, teninin büyük kısmının siyah ve büyük morluklar içerisinde kaldığının... ve ölümün kıyısına geldiğinin... 

Hatırlamasa bile, içinde bir yerlerde duyduğu binlerce yıllık hasreti hissedebilmişti. Bu hasret ile sarılmış, hissetmiş ve kabul etmişti. 

Duyduğu acı ve ruhunun ezilmesi, enerjisinin sömürülmesini bile pek hissetmemişti. Ona bu kadar çok hasret kalmıştı işte. Bu kadar çok istemişti onunla olmayı. 

Tüm bunların farkında olmasa da içinde bir yerlerde bir şeyleri anlıyordu. Zihnindeki kaos sürekli çoğalıyor, bazı parçalarsa yerine oturuyordu. Böylece seslendi sevdiği adama... 

"Dius..."

Söylenen ismiyle, pek çok duyguyu hissederek titredi Dius. Atasagun'unun ise durmaya hiç niyeti yoktu. Böylece sürekli seslenmeye tekrar etti, kaybettiklerini kazanmak istercesine.

"Dius... Dius... Dius..."

Sesi tamamen fısıltıya dönüşüp tekrardan uyuyakalana dek devam etti Atasagun. Her söyleyişinde karanlıktaki bir şeyi görmeye yakınlaşıyormuş gibiydi. Ancak görüntü bir türlü net olamıyordu. Kaybediyor ve tekrardan yakalamak için çabalamaya devam ediyordu.

Dius, defalarca ismini söyleyerek uyuyakalan sevgilisine sarıldı. Hiç durmadan gözlerinden yaşlar boşalıyordu. O kadar korkmasına rağmen, sarılmaya devam ediyordu. Canını o kadar acıtmasına rağmen, kızmamıştı bile...

Halbuki ondan nefret etmesini, hakaret etmesini bekliyordu. Hatta saldırabilirdi. Her şeyi bekliyordu, bu yaptığının dışında. Kendisine sarılmış ve defalarca ismini söylemişti. Öyle güzel söylüyordu ki ismini... 

Kutsalmışçasına...

Önceki Bölüm Sonraki Bölüm