İsmimi Söyle... Kutsalmışçasına - Bölüm 9: Ölümü Aşan Adanmışlık

Çeviri : HelFreya
Düzenleme : HelFreya
Beğeni : 0
Okunma : 137
Tarih : 5 May 2018 22:58:37

Dius tüm gece eşini izledi. Ne kadar da huzurlu uyuyordu? Kollarının arasında nasıl bu kadar huzurlu uyuyabiliyordu? Dius'a kızmasa bile... güvenini kaybetmesi, en azından sarsılması gerekmiyor muydu?

Yaptığını anımsayarak, bir kez daha kendine kızdı. Az daha aşkını kaybediyordu. Bir kez daha... kendi aptallığı yüzünden.

Nasıl geri dönebildi?

Hala nasıl seslenebiliyor?

Ne kadar güçlü?

Bir kez daha şans verildiğini kabul edebilir miydi? Hiç hak etmediği halde... Korksa da, hatırlamasa da...

O kadar uzun yıllar geçmişti ki sessiz karanlıkta. Tüm bu yıllardan sonra bulmuştu Dius'u. Gördüğü gibi ismiyle seslenmiş, kendine getirmişti. Bulduğu gibi kucaklayıp götürmüştü.

Hakkında hiçbir şey bilmediği güçlerle yüzleşmiş, onu korumuştu. Sıcaklığıyla hayatta tutmuştu. Hissettiğinde ise tereddüt etmemişti.

Eşi olarak doğru kişiyi seçmişti. Onu ilk gördüğü andan beri de bunun farkındaydı zaten. Farkında olmadığı şey ise onu hak etmediği gerçeğiydi. Kibirliydi... Çok kibirli davranmamış mıydı zamanında da?

Kesinlikle...

Dius onu hak etmiyordu. Bir kez olsun koruyamamış, ölmesine müsaade etmişti... Ve onun tarafından kurtarılmıştı.

Atasagun'u neredeyse öldürüyordu...

Hayır, kesinlikle hak etmiyorum.

"Teşekkür ederim sevgilim, eşim."

Sabaha kadar düşündü ve en sonunda, sevdiğinin yanağına ufak bir öpücük bırakan Dius; yataktan kalkıp odadan çıktı. Panik odasına girip bulabildiği tüm mermilerle tabancayı aldı.

"Demek beni öldürmeyi amaçlıyorsunuz ha? Madem ölüme aşık oldunuz, mutlu sonunuzu hazırlayayım."

Dius kendi kendine gülerek evden dışarıya çıktı. O insanlar her kimseler, hepsinin kökünü kurutacaktı.

Ateş Kavminin son üyesiydi, binlerce yıl hayatta kalmayı başarmıştı. Başını düşünceli bir halde yana eğdi.

Tuhaf bir şekilde.

Üç beş insan, ona saldırmaya nasıl cesaret edebilmişti? Pek çok şeyi başarabilmiş olabilirlerdi ancak karşılarındaki Dius'du! O hem bilgeydi, hem de güçlü bir savaşçı!

Ancak araziden tam ayrılıyordu ki bacaklarını saran sarmaşıklar tarafından durduruldu.

—Suna bırak beni. Sana zarar vermek istemiyorum.

—Hahaha! Şaka mısın sen? Ben ki Toprak Kavmiyim!

Efendisinden habersiz nereye gittiğini sanıyordu? Efendisi izin vermedikçe buradan ayrılmasına müsaade etmeyecekti Suna!

Efendim... babam...

Ne kadar zamandır arıyor bu ahmağı?

Ve bu ahmak ne halt yediğini sanıyor?!

Dius sinirle nefesini bıraktı. Madem diretiyordu, o vakit alevlerini karşılaması gerekecekti. Böylece saçları alev gibi parlayarak havada dalgalanmaya başladı. Tüm vücudunu adeta ateş kaplamıştı. Ayaklarını saran sarmaşıklar ise Suna'nın attığı çığlıkla yanmaya başladı.

"Canımı acıttın!"

Suna'yı sinirlendirdi. Bu aptal ateşe haddini bildirmesi, yerini hatırlatması gerekiyordu! Topraktan siyah renkli sarmaşıklar çıktı ve Dius'un dört bir yanını sardı.

Dius, daha yeni kurtardığı ayaklarını kontrol ederken siyah sarmaşıklarla sarındı. Gücünün büyük kısmını serbest bıraktığı halde bu sarmaşıkları yakamadı.

Demek Toprak Kavmi bu.

Madem öyle, o zaman kendimi tutmak için bir nedenim yok!

Bu lanetli halinde çıkarabileceği tüm gücü açığa çıkardığında kendisini sarmalayan sarmaşıklar zayıfladı. Kolunu tek bir hareketle kurtardı ve çıplak elleriyle sarmaşıkları bir bir kopardı.

Suna ise onu toprağa bağlı tutabilmek adına kollarını çılgınca sallıyor, kollarını her salladığında yerden yeni sarmaşıklar çıkıp Dius'a dolanıyordu. Sürekli sarmaşıklarla uğraşan Dius ise bir türlü dikkatini toplayamıyor, ateşini ayaklarında toplayıp uçamıyordu.

Bu duruma her geçen saniye ile sinirlenen Dius'un etrafındaki hava sıcaklığı o kadar yükselmişti ki artık etrafa bulanık bir görüntü yayılıyordu. Isı dalgaları, etraftaki çimenleri bile yakmaya başladı.

Suna, hala lanet etkisinde olan bu adamın böylesine bir güç ortaya çıkarabileceğine inanamıyordu! Demek Ateş Kavmi'nin seçkinlerinden birinin gücü buydu.

Şaşırtıcı bir güç.

Gerçi...

Efendimin seçtiği kişiden de ancak bu beklenirdi.

Üstelik daha büyü bile yapmamıştı. Bunun için fırsat vermeye ise hiç niyeti yoktu Suna'nın. Böylece ellerini aşağıya inidirip iki yana açtı, ardındansa havaya kaldırdı.

Dius'un altındaki toprak bir anlığına yok olmuştu. Kendisini saran sarmaşıklarla boğuşurken bunu fark etmedi bile.

Dius'un altındaki toprak açıldı ve o daha ne olduğunu anlamadan, büyükçe toprak parçası tarafından yutuldu. Ya da toprağa çekildi? O kadar hızlı olmuştu ki fark edemedi.

Siyah sarmaşıklar daha da güçlü bir halde etrafını sararken, toprağın içinde derinlere çekiyorlardı ve Dius'un yapabildiği tek şey, ateşiyle onları yakmaya çalışarak kurtulmaktı. Ancak ne kadar kurtulursa kurtulsun sonları gelmiyordu ve yeniden etrafını sarıyordu.

Göz açıp kapayıncaya kadar kapana kısılmıştı. Görebildiği tek şey karanlıktı ve kollarını arkasından bağlayan sarmaşıklar vardı.

Dius'un fobisi gün yüzüne çıktı ve delicesine çığlıklar atıp sarmaşıklardan kurtulmaya, topraktan çıkmaya çabaladı. Artık düzgün düşünemiyordu, bu da onu büyü yerine sadece alevlerini kullanmaya itiyordu ki Toprak Kavmine karşı yapılacak son hareket bu olurdu.

Dius'un yaydığı alevlerle ısınan toprak sertleşti. Kollarını kurtarabilse bile sertleşen toprağı aşamadı. Delicesine çırpındı, tırnaklarıyla kazımaya çalıştı ve hatta yumruk attı. Suna onu çok derine gömmüştü ve sürekli sarmaşıklarıyla bağlıyordu.

Suna ise oturduğu yerde gülüyordu. Ne kadar güçlü olursa olsun cahil bir Ateş Kavmi üyesiydi. O kimdi ki Suna'yla uğraşıyordu?

Aklı başına gelinceye kadar hapis kalsın orada!

"Suna? Neler oluyor?"

Seslere uyanmış olan Atasagun, bahçede tek başına Suna'yı görmüştü. Öfkeyle nefes alıp veriyor ve sürekli kollarını birine sarılıyormuş gibi hareket ettiriyordu.

Efendisinin geldiğini gören Suna ise yerinde zıpladı. Titremeye başladı. Efendisine fark ettirmeden bu işi bitirmek istiyordu!

"Ha? Neler oluyor ki efendim?"

İlgisiz tavırlarla ıslık çalıp etrafa bakındı. Bu sırada bir ayağıyla eşelenmiş toprağı düzeltiyordu, çimene benzeyen sarmaşıklarını da kullanmayı ihmal etmiyordu.

"Birazdan kahvaltınızı hazırlayıp sizi çağırırım efendim! Ayrıca sıcak su ve elektrik sorunlarını da çözdüm. Gönül rahatlığıyla sıcak duş alabilirsiniz! Hehe!"

Suna'nın gerginlikle güldüğünü gözden kaçırmamıştı Atasagun. İyice yuvarladığı gözleriyle, yaptığı yaramazlıktan sonra sahibine yakalanan bir kediyi andırıyordu.

Etrafta yanmış bitkileri görmesiyle birlikte, iyice telaşlanmaya başlaması bir oldu. Bir şeyler döndüğünü anlıyordu, ama ne olduğunu bilemiyordu.

"Suna? Benden ne gizliyorsun? Kızmaya başlıyorum..."

Atasagun, çocuğun masum gülümsemesine kanmamıştı bu sefer. Sert bakışlarıyla otoriter tavrını takınarak Suna'yı süzdü. Suna ise korkuyla titremeye başlamıştı. Küçük Orman'ın kızdığında ne denli korkunç olduğunu daha önce deneyimlemişti!

Toprağın içinde deliye dönen Dius, ateş yayamaz hale geldi. Tek bir nefes bile çekemiyordu içine. Artık çığlık dahi atamayacak bir hale gelmişti. Lanetlendiği o zamanlarda olduğu gibi boş ve uğursuz yeşil gözlerini karanlığa yöneltmişti.

Eğer sıradan bir insan olsaydı, oksijensizlikten dolayı çoktan öldürdü. Ancak Dius bir insan değildi.

Yerin yüzeyinde ki Suna ise korkuyla titremeye devam ediyordu. Efendisinin ısrarlarına en sonunda dayanamamış ve anlatmıştı olan biteni.

—Efendim lütfen kızmayın! Çıldırmış gibiydi! Sadece gitmemesini rica ediyordum ancak o bana saldırdı! Kendimi korumam gerekiyordu...

—Suna ona ne yaptın?

—Sa-sakinleşmesi için zamana ihtiyacının olacağını düşündüm!

—Suna... Dius nerede?

Suna bakışlarını yere yöneltti. Atasagun ilk başta anlayamadı. Sonrasında büyük bir dehşetle Suna'nın Toprak Kavmi ismini hatırladı ve bağırmaya başladı.

"Onu gömdün mü?! Çıkar hemen onu! ÇIKAR!"

Suna gönülsüzce ellerini aşağıdan yukarıya doğru salladı ve efendisinin istediği gibi, Dius'un üstündeki toprağı kaldırarak yer yüzüne çektiğinde, bir çukur ortaya çıkmıştı.

Açığa çıkan çukurda Dius, siyah sarmaşıklara dolanmış ve bayılmış haldeydi. Suna toprağı açmadan önce, sarmaşıkları aracılığı ile Dius'u zehirlemişti. Böylece toprağı açtığında, deli gibi saldırarak efendisine zarar verme ihtimalini ortadan kaldırmış oldu. Efendisi Dius'a ulaşmadan, sarmaşıklarını geri çekmeyi de unutmadı.

Atasagun açılan çukurdan aşağıya kaydı ve Dius'un baygın bedenini kucakladı. Kızgın gözlerini Suna'ya yöneltti. Ancak Suna korkarak ortadan kayboldu. Nefesini sertçe soluyan Atasagun, Dius'u kucağında taşıyarak çukurdan çıkmanın bir yolunu buldu ve eve girdiler.

İkisi de baştan aşağıya çamura bulanmıştı. Ayrıca Dius'un üstünde pek çok morluk, çizik vardı. Neyse ki fazla yara almamıştı. Yine de... Kolostrofobisi yüzünden toprağın altında çok zor zamanlar geçirmiş olmalıydı.

"Neden Suna'ya saldırdın ki? Toprak Kavmi çok güçlü... Aklından ne geçiyordu?"

Salonda, yere yatırdığı baygın adama söylendi. Saçları tekrardan solmuştu ancak Atasagun'un endişe edeceği derecede değildi. Suna tarafından güzelce hırpalamıştı. Bu yüzden ona kızacaktı elbette, ancak Dius sessizce gitmeye kalkmıştı... Bir yanı, onu engellediği için minnettardı.

"Neden sessizce gitmeye kalktın? Gerçekten... elini asla bırakmamalıyım."

Ellerini sıkıca birleştirirken, üstüne eğildi ve baygın yüzünü inceledi. 'Tuhaf... Bu şekildeyken oldukça rahatım.' Diye düşündü.

Aynı zamanda Dius'un gözlerini açıp kendisine bakacağını hayal etti ve içinde tekrardan hayat bulan utançla birlikte daha pek çok duygu hissedince, geri çekildi.

Bu duygularla nasıl baş edebilirim?

Hiç bu kadar utangaç olabileceğini düşünmezdi. İçinde onu rahatsız edecek derecede yoğun duygular uyandıran bu yüze bakamıyordu! Şimdi... Herkesin dilinden düşürmediği aşk, böyle bir şey miydi?

Bu çok fazla!

Yinede elini tutmaya devam etti. O uyanana kadar beklemeye kararlıydı. Öyle de oldu. Dius, zehri bünyesinden atabildi ve saç rengi normal kızıllığına kavuştuğunda gözlerini açtı.

Başını tutarak doğrulup oturdu. Etrafına bakındı ve nerede olduğunu kavradı. Ne zaman buraya gelmişti?

En son... ah!

Beni karanlığa hapsetti, lanet bücür!

Öfkeyle ayağa kalkıp rövanş için Suna'yı arayacaktı ki daha kalkamadan, bir kuvvet tarafından yere geri oturtuldu. O sırada sıkı sıkı elinden tutan ve onu yere çeken Atasagun'u fark etti.

Atasagun ona bakamıyordu. Başını başka yöne çevirmişti ve elleri titriyordu. Yine de bütün gücünü kullanarak Dius'un elini bırakmamış, gitmeye çalıştığında onu olduğu yere adeta çivilemişti.

Gitmeye iznin yok!

"Ne-neden... Neden kızgınım, biliyor musun?" Diye sordu Atasagun. Sesi biraz bozuk çıktı. Uyandığı gibi gitmeye çalışması, içinde bir yerlerde yara açmıştı. Bunun etkisiyle sarsılıp ağlamanın eşiğine geldi. Bu yüzden sesi titriyor, boğazını ne kadar temizlerse temizlesin sesi bozuk çıkıyordu.

Beni...beni de ...!

"Elbette. Seni az kalsın öldürüyordum. Kızgın olmaya hakkın var." Dius kaderini kabullenmişti. Hala neden elini sıkıca tutuyordu, anlayamıyordu. Yüzüne dahi bakamazken, ısrarla elini tutması... Kendisini bu kadar zorlamasına gerek yoktu.

"Beni... öldürüyor muydun? Ha?" Atasagun şaşkınlıkla Dius'a baktı. Sonrasında tekrardan içinde tuhaf, biraz da kırgın duygular açığa çıktı ve nefes almakta zorlanırcasına başka yöne çevirdi başını. Gerçekten, yüzüne bakamıyordu bir türlü. Kendisine öfkeliydi.

Ayrıca, bir dakika... kim kimi öldürüyor?

"Ne dediğini anlamıyorum ama... Kızgınım çünkü gitmeye kalktın. Neden gitmeye çalıştın? Se-sen neden..."

Cümlesini tamamlayamayan Atasagun, başını dizlerinin üstüne koydu. Neden bu kadar zordu?

Nefes almak...

"Bana doğrudan bakmıyorsun bile! Gitmeme sevinmez misin? Artık korkmana gerek kalmayacak."

Atasagun yutkundu. Doğru, ona bakamıyordu bile! Bunu inkar edemezdi ama bir şey vardı. Anlayamadığı bir şey dönüyordu! Aynı kelimeleri kullansalar da bahsettikleri şeyler farklıydı! Ama bunu nasıl açıklayacaktı? Anlayamıyordu... Anlaması gerekiyordu.

Peki ya doğru soru ne?

"Öldürmeden kastın Pınar veya diğer büyücülerse, onlar geçti gitti. Suna oldukça güçlü değil mi? Buradan ayrılmadığımız sürece, kimse bize zarar veremez!"

Dius bu sözlerle beyninden vurulmuşa döndü. Atasagun neyden bahsediyordu? İnsan kadın ve diğerleri ne alakaydı şimdi?

Oh... Nasıl olur?

"Se-sen!.."

Dius'un dili tutuldu. Atasagun ile seviştiklerinde onu az daha öldürüyordu ama sevgilisi bunu fark etmemiş miydi yani?! Nasıl mümkün olmuştu bu?

Kemiklerini camdanmış gibi kırmış, ruhuna taşıyamayacağı bir yük vermişti. Tüm enerjisini ise nefes alır gibi çekmişti! Bunlar sıradan şeyler değildi!

Ama o fark etmedi?

HA?!

Dius bu gerçeği sindirebilmek için oldukça büyük bir çaba sarf etti. Böyle bir gerçeklik, o çok korktuğu karanlıktan bile beterdi! Aklı... mantığı... bu gerçekliği kabul edemiyordu.

"Sen..." Yutkundu ve derin bir nefes aldı. "Sen, geçen geceyi hatırlıyorsun değil mi?" Diye sordu Dius. Sesinin sakin çıkmasına özellikle dikkat etmişti. Atasagun'un ise eli daha da şiddetli titredi. 

"So-soru mu bu? E-elbette!"

Atasagun'un sadece eli değil, tüm vücudu titriyordu. O geceyi aklından çıkartamıyordu ki! Üstüne nasıl atladığını... Sadece basit bir öpücük verip duygularından emin olmayı isterken; kendisine aşık olan bu adamın dikkatini karanlıktan alıp kendisine yöneltmeyi amaçlamıştı.

Ama... nereden bilebilirdim ki dudaklarındaki o tadı aldığımda, daha fazlası için yanıp tutuşacağımı?

"Hatırladığını söylüyorsun, öyleyse nasıl oluyor da ölümün kıyısına geldiğini fark edemiyorsun?! Acı içinde değil miydin?! Her yanın..."

Dius, onun kırılmış kemiklerini, yaralı ve morarmış tenini anımsadı. Gözünün önünde bir kez daha bu manzara canlandı. Asla sevdiği adama yaptığı bu işkenceyi unutmayacaktı!

Asla...

Atasagun ise ne diyeceğini bilememişti. Elbette canının yandığını, ruhunun adeta ezildiğini hatırlıyordu. Bu yönüyle oldukça korkutucuydu! Ama... ama... ölümün kıyısına gelmek? Böyle bir şeyi hatırlamıyordu.

"Acı... evet. Ama gözlerimi açtığımda gayet iyiydim?"

Bu soruyu biraz da kendisine yöneltmişti. O sabahı hatırladı. Başta çok yorgun hissediyor ve tekrardan uyumak istiyordu. Ama sonrasında, gözlerini açtığında gayet iyi durumdaydı. Hiçbir yanı acımıyor veya ağrımıyordu. Gayet iyiydi. Ölüme yakınlaştığını hiç hissetmemişti.

"İyiydin çünkü Suna tarafından iyileştirildin! Yoksa ölecektin!"

Atasagun başını dizlerinden kaldırdı ve şaşkınlıkla vücuduna baktı. 'Demek bu yüzden vücudumdaki tüm yara izleri silinmiş!' Diye düşünmeden edemedi. Suna onu biraz fazla iyileştirmiş olabilirdi. Ayrıca... o çığlıklar. Evet, birinin çığlığından rahatsızdı değil mi?

O çığlıkları atan Dius muydu yoksa?!

Kabus sanmıştım.

Şaşkınlığı geçince... düşündüğü şey ise... kendini oldukça seks düşkünü gibi hissetmeye başladı. Bu tarz arzulara alışkın değildi.

Lisedeyken, arkadaşlarının akılları fikirleri hep oraya çalışıyordu. Toplanıp porno izlemenin nesi ilgi çekiciydi ki? Bunu tuhaf bulurdu, ta ki diğerleri Atasagun'u tuhaf bulana ve hakkında çok çeşitli dedikodular çıkarana kadar. Böylece farkındalığı biraz daha artarak kendisini çeşitli şekillerde denemişti.

Bundan sonrasında genç bir adam olarak bu yanını son zamana kadar tuhaf bulmuş, aseksüel olduğunu düşünmüştü. Nereden bilebilirdi ki demiseksüel olduğunu?

Diğer bir yandansa...

"Yani korktuğumu ve kızdığımı söylediğin zaman... Bundan bahsediyordun?"

Dius onaylar bir şekilde başını salladı. Atasagun bunu görmemişti elbette ama sessiz kalışından onayladığını anlamıştı. Sonunda Dius'u biraz olsun anlamayı başarmıştı.

"Senden o şekilde korkmuyorum! Veya o yüzden kızgın da değilim. Yani... fark etmemişim bile."

Sesi sona doğru fısıltıya döndü. Daha çok kendi kendine mırıldanır gibiydi. Suna'ya bir kez daha minnettar kalmıştı. Ve de ona kızamayacağını anladı Atasagun.

Yine de çabucak şımaran ve sınırları aşabilen bir çocuk gibiydi Suna ve onun sözünde durmasına ihtiyacı vardı. Bu yüzden biraz daha sert olması gerekiyordu.

"Beni dehşete düşüren şeyde bu! Nasıl fark etmezsin?!"

Dius çaresiz ve hatta kızgınca sesini yükseltti. Hala anlamıyordu. Anlayamıyordu! Ne kadar denerse denesin...

Nasıl olur?!

"Lütfen bana kızma... Ben sadece... Yani nasıl açıklasam?" Atasagun elini daha da sıkmıştı. Dius'un elini öncekinden çok daha sıkı tutuyordu şu anda. Sıkıntı içindeydi. Doğru kelimeler nelerdi? Bu doğru kelimelerle nasıl bir cümle kurmalıydı?

"İçimde beni ele geçiren, tam tarif edemeyeceğim bir duygu vardı. Bu duygu o kadar yoğundu ki... Çok ama çok uzun süre su içmemişim gibi. Çokça tuzlu şeyler yemiş ve içecek su bulamamışım gibi... Be-ben..."

Atasagun saçmaladığını fark ederek sustu. Nasıl açıklayacağını bilemiyordu! Nasıl ifade edeceğini!

Kelimeler... Kelimeleri bulamıyorum...

"Ah! Özlem gibi, hasret gibi! Bir türlü doyamamak gibi! Sürekli sürekli daha fazlasını istemek dışında başka bir şey düşünemeyecek kadar delirtecek bir duygu! Anlıyor musun?!"

Atasagun ilk defa kendini ve hissettiklerini kelimelerle tarif edemiyordu. Bu canını çok sıkıyordu! Saçmaladığının farkındaydı ama başka neler diyeceğini bilemiyordu. Tüm bunlarla ister istemez haykırmıştı.

"Anlıyorum."

Dius onun sıkıntılı bir şekilde ifade edemediklerini anlıyordu. Aynı duygularla kendisini kaybetmemiş miydi? Çok ama çok iyi anlıyordu ve... Bunları hissetmesinin anlamı neydi? Hatırlıyor muydu? 

Gerçi hatırlasa, konuşmamız daha farklı olmaz mı? 

Atasagun ise anlaşıldığının verdiği rahatlamayla biraz olsun huzur buldu. Ne kadar saçmalasa da bir şekilde anlatabilmişti! 

"Yani... Kal? Olur mu? Yanımda dur..."

Atasagun, Dius'un elini tekrardan sıktı. Bırakırsa kaybolacakmış ve onu bir daha asla göremeyecekmiş gibi hissediyordu. 

Bunca zamandan sonra buldum! 

Tekrardan kaybedemem!

"O zaman bana bak Atasagun. Bak bana ve ikna et beni." Dedi Dius çaresizce. Onu hak etmiyordu. Kesinlikle! Ama duygularına engel olamıyordu da. Bu yüzden, kalmak için... çaresizce...

Atasagun ise tedirgince yutkundu. Yüzüne mi bakacaktı? 

Bu... bu çok zor! 

Ama bakmazsam gidecek? 

Kendini zorlayarak başını kaldırıp sağ yanındaki Dius'a baktı Atasagun. İçinde tekrardan pek çok karmaşa baş gösterdi. Bir sürü duygu, içini asitmişçesine yakıyordu. Mutluluk, kaygı, huzur, endişe, korku, özlem, acı, aşk... her şey o kadar yoğundu ki! Her bir duygu o kadar fazla yoğundu ki canını acıtıyordu! 

Normal hayatında, Atasagun bunlardan birini bile hissetmezdi. Babasının ölü bedenini bulduğunda bile hissettiği tek şey hafif bir hüzündü. Ancak karşısındaki yüze bakarken, duygularını o kadar yoğun yaşıyordu ki! Bir sürü duygu... bir sürü... pek çoğuna aşina değildi. İçi, kaosun hükmü altına giriyordu. Yine de... tek bir düşünceye sıkı sıkı tutundu.

"Gitme."

"Gitme."

Dius şoka girdi. Kendisine bakan bu gözler... En son ölmeden önce böyle bakmıştı! Ölmeden önceki bakışları da böyleydi. O zamanda aynı kelimeyi söylemişti. 

Aynı söz, aynı bakışlar! 

Karanlığın içerisinde geçirdiği sayamadığı onca yılın sonunda bile hatırladığı bakışlar! Defalarca çıldırdığı, o anı değiştirmek için her şeyini vermeye razı olduğu... 

Yine de değiştiremediğim.

Şimdiyse... ikinci bir şans geçmedi mi elime?

"Tamam."

Böylece sıkıca sarıldı sevdiğine. Geçmişindeki o anı zihninde parçalandı ve tüm o zamana ait pişmanlığı, acısı bir celsede silindi. Her şeyini vermişti, kendi varlığını bile! En sonundaysa değiştirebilmişti. Değiştirmişti! Değişmişti!

"Gitmiyorum, hiçbir yere."

Atasagun, kendisini sıkıca sarmalayan Dius'un sıcaklığıyla eriyordu adeta. İçerisindeki kaos daha da farklı şekillere bürünmüş olsa da artık acı vermiyordu. Kalbi deli gibi atıyordu. İkna edebilmiş olmasının rahatlığı öylesine üstüne çökmüştü ki! O an, kaderlerinin çok farklı bir yöne saptığını hissedebiliyordu. Ve mutluydu. Çok ama çok mutlu.

Bu sırada Atasagun'un açlık içerisinde olan midesi, haklı isyanını başlattı. Atasagun utanç içerisinde kızarırken, Dius gülümsemişti.

Aynı eski zamanlardaki gibi... Yemesi için bir şeyler hazırlasam iyi olur.

Dius'un güldüğünü hisseden Atasagun ise 'Yer yarılsa da içine girsem! Dur! Suna bunu yapabilir!' diye planlar yapmaya başladı. Bu sırada Suna, "Efendim! Kahvaltınız hazır." diyerek dans eder bir edayla yanlarına geldi.

Ben hazırlayacaktım.

Suna'ya bir anlığına düşmanca baktı Dius. Suna ise bunu fark ederek pis, karanlık bir gülüş takınmıştı Dius'a karşı. Ama tüm buna rağmen şaşkındı. Efendisini böyle mutlu görmeyi hiç düşünmezdi!

Küçük Orman'ın yanında olduğu onca zamandan bu yana, kaç hayat yaşarsa yaşasın onu böylesine bir mutluluk içerisindeyken görmüş müydü? En son ne zaman gülümsemişti? Evet hatırlıyordu Suna.

Fidesini ektikten sonraki uzunca zamanı Suna'nın düzgün büyüyebilmesi için harcamıştı ki bu Toprak Kavminin bile genelde başarılı olamadığı bir süreçti.

Kaldı ki benim gibi ...

Suna yıllar içerisinde düzgünce büyüyüp çiçekler açtığındaysa bağımsız olabileceği zamana gelmişti. İşte, ilk çiçeğini açtığında Küçük Orman gülümsemişti. Gülümsemiş ve ölmüştü.

O kadar yaşlanmıştı ki! Suna kendisini yetiştiren bu insanın ölümüyle hüzünlenmişti. Bir daha göremeyeceğini sanmıştı. Ta ki Küçük Orman yeniden gelene kadar. Sonra hep yeniden gelmiş, Suna ise onu çoğu tehditten korumuştu. Yine de bir daha gülümsediğini görememişti. İçinden hep geçiriyordu 'Lütfen baba, bir kez daha gülümse.' diye... Hatta bir keresinde, fark etmeden yüksek sesle söylemişti.

Suna kendi kendine güldü. Ona 'Baba' diye ilk seslendiği zamanda, nasıl da titremişti Küçük Orman? Şaşkınlıkla olduğu yerde dona kalmıştı. Suna ise kendisine kızacağını sanarak gerilse de Küçük Orman ona kızmamıştı. Sadece gözlerine yansıyan bir kederle, saçlarını okşamıştı.

Suna'nın kabullendiğini hissettiği ilk an o olmuştu. Ayrıca, ona 'baba' demenin, Küçük Ormanı ne kadar zorladığını görebiliyordu bu yüzden 'efendim' demeye devam etmişti. Ve daha büyük bir çabayla, efendisini güldürmek istemişti. Ne kadar başarısız olsa da... Somurtkan veya ifadesiz yüzü hep kalmıştı.

Şimdiye kadar! Efendisi sürekli gülümsüyordu! Onu seviyor ve şımartıyordu! Onlarca yıldır Küçük Orman'la yaşamasaydı, onu asla tanıyamazdı. Tanıdığı Küçük Orman ile Atasagun o kadar farklıydı ki!

Bu sırada Atasagun, kahvaltıya hemen oturamayacağını anladı. Üstü başı çamur içindeydi! Yıkanması gerekiyordu. Böylece yerden kalktı ve odasına doğru yürümeye başladı. Suna ise etrafa bulaşan çamurları temizlemekle meşguldü, tüm düşüncelerinin arasında.

Dius ise büyülenmişçesine odasına kadar Atasagun'u takip etti. Odaya girdiklerinde, asıl çamur içinde olanın Dius olduğunu fark etti.

Ama...

"Su ile temas edemiyorsun. Yani nasıl temizleneceksin?"

Kıyafetlerini yeniden kullanamazdı ve nasıl temizlenecekti? Atasagun merakla Dius'a baktı. Dius ise gülümsemişti. Anlaşılan o ki eşiyle konuşması gereken daha çok şey vardı.

"Su ile temas edemiyor değilim. Soğuk olmadığı sürece, sorun yaşamam. Özellikle şu anki gücümde."

Atasagun şaşırdı. Ancak ne kadar saçma da gelse bir şekilde anlıyordu. Evet... evet, kesinlikle anlıyordu! Hem öncesinde de söylememiş miydi?

Unutmuşum.

"Öyleyse..."

Devam etmeden, banyosuna girdi ancak Dius kapıyı kapatmasına izin vermedi. Zaten neden odasına kadar Atasagun'u takip etmişti ki?

—N-ne yapıyorsun? Yıkanmam lazım.

—Benimde yıkanmam lazım.

—Aşağıda da banyo var!

—Ama ben burayı kullanmak istiyorum.

Atasagun tekrardan kızgınca bağıracaktı ki Dius aralarındaki mesafeyi kapatarak dudaklarına dokundu. Nefesi kesildi. Başı dönmeye başladı. Kalbi bir kez daha maratonu çıktı. Dizleri daha fazla tutmadı ve az daha yere düşüyordu ki Dius belinden sıkıca kavrayarak düşmesine izin vermedi.

Dius, onun üstünde bu denli bir etkiye sahip olduğunu yeni yeni fark ediyordu. Atasagun ise bu bal tadını almayı, çok daha fazla istiyordu.

Daha fazlasını!

"Bir öpücükle bu hale gelmen, sevgilim..."

Dius'un sözleriyle, rüyadan uyanır gibi uyanarak ne durumda olduğunu fark etti. Bir kez daha utanç içerisindeydi. Bir kaç adım geriye attı kendini.

—Durduk yere öpen sensin!? Yıkanmak istiyorum! Ne yapıyorsun?

—Seni yıkayabileceğimi düşündüm.

Atasagun aldığı bu dürüst yanıtla afalladı.

Beni mi yıkayacak?

"Saçma sapan konuşmayı bırak ve çık dışarı."

Gözlerini kaçırıyordu. Onun önünde çıplak kalmak? Bir kez daha?! Ne var ki Dius hüzünlüce iç çekti.

"Ama kalmamı isteyen sen değil miydin?"

Nazikçe elinden tutup kendine çekti Atasagun'u. İzin istercesine gözlerinin içine baktı. Atasagun kendisine adanmış yeşil gözlerle yutkundu.

Dius'un onu soymasına izin verirken, 'Orada saklanmış, küçük ve gizemli bir orman var sanki!' diye düşünmeden duramadı ve bu ormanı keşfetmek istercesine daha dikkatli baktı, zümrüt yeşili gözlere...

"Sende beni yıkamalısın. Ama su soğuk olmamalı sevgilim."

Atasagun şu anda nasıl bir seromoni yaptıklarından bir haber, titreyen ellerini uzatıp sarmaşıkların yırttığı, çamurlu kıyafetleri Dius'dan çıkardı. Diğer yandan zihninde o kelime yankılanıyordu. Kendisine 'sevgilim' deyişi...

Dius'un üst kısmı çıplak kaldığında, daha biraz önce orada olan yaraların gitmiş, yerlerinde tek bir iz dahi kalmamış olduğunu gördü. İçi rahatladı. Morluklarının da gözle görülebilecek hızla yok olduğunu görebiliyordu.

"Çok hızlı iyileşiyorsun." Dedi Atasagun. Bu ölümlü gözleriyle görebileceği inanılmaz bir olaydı. Sadece filmlerde, dizilerde veya kitaplarda gerçekleşen kurgusal şeyler gözünün önünde gerçekleşiyordu ve daha inanılmaz olan kurguysa karşısındaki adamdı.

Bazı anlar her şey hayalden ibaretmiş gibi geliyordu. Bazı anlar ise gerçek olduğundan emindi. Şu anda hızla iyileşen morluklara bakarken, yine hayaldeymiş gibi hissediyordu.

Dius ise memnun olsa bile içten içe sıkıntılıydı. İlk olarak yapmaları gereken şeyi son olarak yapıyorlardı. Daha beteriyse sevgilisinin bundan bir haber oluşuydu. Bu yaptıkları sadece Dius için geçerliydi.

Sadece ben, kendimi ona bağlıyorum. Ölüme meydan okuyacak şekilde...

Ateş Kavminin bir üyesi olarak, kendini sonsuza kadar adayacağı eşiyle evleniyordu. Ancak bu gerçek yalnızca Dius için geçerliydi... Atasagun'a söyleyecek cesaretiyse yoktu. Buna kalkışması bile aptallıktı ama vakit kaybetmeyecekti. Biliyordu, ölümün geleceğini.

Atasagun titreyen elleriyle Dius'un son kıyafetini de çıkarmayı başardığında karşısındaki adamın çıplak vücuduna hayranlıkla bakıp kalmıştı. Aynı şey Dius içinde geçerliydi.

Atasagun'dan çok daha heyecanlıydı. Onu çoktan eşi yapmıştı ancak bu yaptıkları çok daha farklı bir şeydi. Çok daha kutsal bir olaydı. Bir adanmaydı, sonsuza kadar ve hiçbir şeyin değiştiremeyeceği...

Böylece Atasagun'u geniş küvete doğru yönlendirdi. Atasagun basit bir yıkanma olmadığını hissedebiliyordu. Dius'un hareketleri, bunu için fazla abartılıydı.

Küvetin içine girerken, kendini nikah masasına oturmuş gibi hissetti. Oldukça mantıksız ve saçmaydı ama böyle hissetmekten kendini alıkoyamıyordu. Ve aniden, gözlerinin önünde bir sahne canlanmaya başladı.

Dius, küvetin içinde karşısına oturan Atasagun'a şaşkınlıkla baktı. Gözleri dalıp gitmişti. Odaklarını kaybetmişlerdi. Endişelendi ve gözlerinin önünde ellerini oynattı. Omzundan tutup biraz sarstı ancak Atasagun tepki vermiyordu.

O ne olduğunu anlayamazken, Atasagun aniden gülümsedi. Ancak bu sıradan bir gülümseme değildi. Kızgın bir gülümsemeydi.

"Bana bahsetmeyi planlamıyordun değil mi?"

Dius şaşkınlıkla sevgilisine baktı. Kullandığı dil, ateş perilerinin diliydi. Atasagun'un bilmesi imkansız olandı... Ateş Kavminde bile çok az kişi bilirdi perilerin dilini.

Ama... Bu dili konuşan birini tanıyordu.Ona bu dili öğretendi. Sevgilisi. Binlerce yıl önce ölmüş olan sevgilisi... Atasagun hatırlamaya mı başlamıştı? Hemde böyle bir anda!

Reenkarne olmadan önceki hayatını hatırlamak mümkün müydü?

Kavmimin yaşlıları buna 'imkansız' derdi.

Atasagun'un daldığı o sırada zihninde gerçekten de bir anı canlanmıştı. Geçmişlerine ait bir anıydı hatırladığı.

'Büyük bir şenlik vardı ve birlikte hazırlıkları izliyorlardı. Yerin altındaki mağarada gizlenmiş ufak bir gölete geldiler. Suyun üstünde dumanlar geziniyordu. Bu göletin oldukça sıcak olduğunu daha mağaraya girdiklerinde anlamıştı.

Göletin etrafını çevreleyen mağara duvarlarını çeşitli çiçeklerle süslüyordu Ateş Kavminden kimseler. Aynı zaman da pek çok sembol çiziyorlar ve çizdikleri bu sembolleri büyüyle etkinleştiriyorlardı.

Mağara tavanının bir kısmı çökmüştü. Güneş ışıkları böylece mağaranın içerisini aydınlatıyordu. Gece olduğundaysa mağarayı aydınlatan tek şey karanlık göğü süsleyen yıldızlar ve yüce Ay olacaktı.

"Ay, her Dolunay evresine girmeden önceki gün bu gölette düğün yapılır." Diye anlatıyordu Dius.

"Çiftler kutsal suda Ay'ın şahitliğinde birbirlerini yıkarlar, ebediyete söz verirler."

Bunu duyduğunda kalbi heyecanla atmıştı. İnsanlar tarafından yerden yere vurulan hatta bazılarının iblis olarak andığı Ateş Kavmi, bayağı romantikti. Diğer insanların bilemeyeceği yeni bir şey daha öğrenmenin heyecanıyla kalbi attı. Ateş Kavmi hakkında, bu denli cahil olduğunu düşünemezdi. Bilinebilecek her şeyi bildiğini sanıyordu. Ancak yanılmıştı.

Ve de... başka bir şey daha heyecanlandırıyordu onu.

"Ay'ın sonraki evresi bize ait."

Dius kulağına fısıldadı. Biraz yaramazcaydı, kulağında nefesini hissetmişti. Güç seviyeleri şu an birbirlerine çok yakındı ve sonraki ay buraya geldiklerinde çoktan eşit seviyede olacaklardı. Heyecanla yapılan hazırlıkları izledi.

"Bizim içinde mi böyle hazırlık yapacaklar?" Diye sordu. Dius ise hınzırca gülümseyerek onayladı.

Tedirginliğe sahipti, arzuya sahipti...

Bu kadar narin bir tören olacağını ise hiç bilmiyordu. Kendisini daha çok etrafta patlayan ateşlere, lavlara hazırlamıştı. Ancak bu? Hemde suyla?

"Suyu sevmediğinizi sanırdım." Diye iç geçirdi. Dius ise daha ciddi bir yüz ifadesi takındı.

"Basit bir sevmemezlik değil sevgilim. Su bizim gardımızı indiriyor. Gölette savunmamız büyük oranda düşer. Sıradan, basit bir bıçakla bile öldürülebiliriz. Bu ebediyete uzanacak güveni simgeliyor. Ve bu yüzden o sembolleri çiziyorlar. En savunmasız anlarında rahatsız edilmemeleri için."

Bir kez daha çizilen sembollere baktı. Gerçekten de hepsi savunma amaçlı büyü sembolleriydi.

"Yani sevgilim, beni öldürmek için hayatındaki ilk ve son şansın olacak."

"Şakası bile kötü!" Diyerek omzuna sağlam bir yumruk attı. Dius ise oldukça ciddi duruyordu.

—Şaka değil. Bu göletten çıktığımızda seni bir daha asla bırakmayacağım. Kendini buna hazırlasan iyi olur.

—Biliyorum!

Kızgındı. Dius sürekli kendisine böyle sözler söyleyip duruyordu. Ateş Kavminden değildi belki ama... Kendisi de ondan başka hiç kimseyi istemeyecekti.'

Böylece anı kayboldu ve Atasagun yeniden şimdiye döndü. Anısındaki hali gibi kızgındı.

Dius... ne yapmaya çalışıyorsun?

 

Önceki Bölüm Sonraki Bölüm

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.