Mirasçı

19 Ağustos 2019
Çeviri: Sanseiu
Düzenleme: Sanseiu
328 Görüntülenme
Bu bölümü 2 Kişi beğendi.

Bölüm

Koluna aldığı yara hayati bir öneme sahip değildi, çabucak iyileşti ama bu olaydan sonra genç çocuk etrafına karşı daha temkinli olmaya başladı. Yürüme hızı çok düşmemişti, değişen şeyse, Mel’ in algısını ve içindeki vahşi enerjiyi her an kullanmak için hazır tutmasıydı.

Gündüz ortalıkta vahşi yaratıkların izine rastlayamadı. İndiği uçurumun üstüyle, iki gündür yürüdüğü yer bambaşka dünyalar gibiydi.

“Bu gidişle sabah olduğunda istediğim yere varmış olacağım, geceyi geçirecek bir mekân bulsam iyi olacak!”

Gündüzün yakıcı havasının aksine geceleri, insanın kemikleri donduracak bir soğuk saklandığı yerden çıkarak ortalığı kasıp kavuruyordu.

Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer misali, bulduğu uzun bir ağacın tepesinde geceledi Mel. Yürüdüğü günler boyunca havada uçan bir canlı görmemişti ve konakladı küçücük koruya da tamamen hâkimdi.

Alışkanlığını bozmadan iki saat uyumak istedi ama sona doğru gelindiğinde yolculuk onu erken teslim aldı, güneş ilk ışıklarını üzerine düşürdüğünde hâlen uyuyordu Mel.

“Kahretsin uyuya kalmışım!”

Çevik bir hareketle daldan ağacın gövdesine geçip, pençeye dönüşmüş ellerini kullanarak aşağı indi genç çocuk. Toprağa ayağını basar basmaz da koşmaya başladı, yetişmesi gereken bir varış tarihi olmasa da planladığı düzenini bozmak hoşuna gitmedi.

Yarım günlük koşudan sonra görüş alanı dramatik bir biçimde değişti, günlerdir seyahat ettiği kurak topraklar bir anda yeşillenmeye başladı. Öyle yavaş yavaş değildi bu değişim, sanki birileri hususi olarak iki yeri böyle tezat bir halde bırakmıştı.

“Hava nemlendi, yakınlarda büyük bir orman olması lazım!”

Tahmininde haklı çıktı Mel, ufuktaki yüce dağların eteklerinde oluşan vadiler, yeşilin her rengiyle bezenmişti. Doğanın canlılığını hissedebiliyordu Mel, buradaki bitkilerle kendi enerjisinin belli oranda etkileşime girebildiğini bile keşfetti.

“Dedem hususi olarak buraya gelmemi istediyse, bir bildiği vardır elbette. Şu dağları aştığımda varmış olacağım!”

Dağların yamacından kendi kendine konuşarak ilerleyen Mel, hedefinin bu yüksek engellerin ardında olduğunu sanıyordu ama gözleri onunla aynı fikirde değildi.

“Ne kadar çok dağ var burada!”

Haykırmasında hiç tuhaf bir yan yoktu genç çocuğun, çıktığı hafif yükseltinin bitimindeki manzara, hayatını insanlıktan uzak bir dağ köyünde yaşayan Mel için nefes kesiciydi.

Göz alabildiğine bir alan, birbirinin üstüne binmiş dağ sıralarıyla kaplıydı. Tepelerini kaplayan sislere inat, kalan kısımlarından hayat fışkırıyordu.

“Yeşil Gölge Akademisi, demek böyle bir yermiş!”

Haritada işaretlenen yere geldiğini bilmek için vahşi yaratık derisinden yapılmış parşömene bakmasına gerek yoktu, kafasını nereye çevirirse çevirsin senin yerin burası çağrılarını duyuyordu.

Sonra uzakta bir yapı görür gibi oldu, yine bir dağdı ama sanki burada doğal olmayan şekiller vardı. Soluk alıp vermesi hızlanan, her nefeste on adım alan Mel, çok geçmeden tam olarak neyi anlamaya çalıştığını tüm haşmetiyle gördü.

Doruğunun nereye kadar uzandığını anlayamadığı bir dağın içi oyulmuş, oluşan boşluğa da yüksek bir sur ve binlerce ev yapılmıştı.

Güneş neredeyse tepeye varıyordu, her yeri aydınlatmayı başarmıştı fakat bir tek doğal taşlardan oluşmuş şehrin toprakları gölgeydi. Alışılmışın aksine siyah bir karartı yoktu yerleşimde, havada süzülen bir perde inceliğindeki yeşil esinti usulca örtüyordu üstünü tüm toprağın.

Kalbi yerinden çıkacak gibi atan Mel, soluklanmayı beklemeden yeniden koşmaya başladı, etrafındaki insanlardan dolayı yürümek zorunda kalana kadarda bunu sürdürdü.

“Dur bakalım, nereye gittiğini sanıyorsun?”

Sur şeklinde oyulmuş dev kayanın üzerine açmış kapılardan birine yönelen Mel, girişte bekleyen iki adam tarafından durduruldu.

Ellerindeki büyük baltaları çapraz olarak önüne kapatan ikili, sert bakışlarla onu süzüyordu.

“İçeri girmek istiyorum!”

Mel, hiç teklifsizce amacını açıkça söyledi, bu hali kaba bıyıklı nöbetçiyi biraz kızdırdı.

“Cahil çocuk, burası her elini kolunu sallayanın girebileceği bir yer mi? Neden geldin?”

Sesi çok haşindi, onunla beraber Mel’ in arkasında biriken kalabalıktan da homurtular duyuluyordu. Şaşkınlıkla etrafına bakınan genç çocuk hızlıca cevap verdi.”

“Yeşil Gölge Akademisi’ne girmek için geldim!”

Az önce acımasızca bakan adamların hali bir anda değişti, silahlarını Mel’ in gözünün önünden çektiler.

“İzin madalyonunu görebilir miyiz?”

Hitapları bile değişmişti. Genç çocuk, üzerindeki tek madalyon olan dedesinin bıraktığı yadigârı gösterdiğinde, ortamdaki gerginlik tamamen dağılacaktı.

“Yeşil Gölge Akademisine hoş geldiniz. Giriş ücreti olan on vahşi yaratık çekirdeğini ödedikten sonra içeri girebilirsiniz!”

Her şey iyi giderken bomba son anda patladı, tüm yaratık çekirdeklerini mağarayı rafine ederken kullanan Mel, şu anda çulsuzun önde gideniydi.

“Üzerimde yaratık çekirdeği yok, yakınlarda avlayabileceğim yaratıklar var mı?”

İri omuzlu, geniş gövdeli genç çocuk ne kadar gürbüz olsa da, siması hâlen on dört yaşındaki birinin naifliğine sahipti.

“Çıldırdın mı sen? Yakındaki ormanın içinde bulunan yaratıkların en zayıfı, bedenlerinde doğanın gücünü dolaştırmayı başarmış canlılardır!”

Nöbetçilerden temiz traşlı olan Mel’ in kolunu tuttu, birkaç saniye sonra dostça nasihat etmeye başladı.

“Daha Ruh gücü emme aşamasına adım atamamışsın, eğer oraya gidersen sonun ölüm olur!”

Mel iki nöbetçinin ne hakkında konuştuğunu hiç bilmiyordu, adeta hayatı boyunca duymadığı bir dilden konuşuyorlardı.

“Genç dostum akademinin giriş sınavları üç içinde başlıyor, on yaratık çekirdeği bulursan ne âlâ, yoksa şansına küs!”

Sırada, hemen Mel’ in arkasında duran adam sabırsızlanmıştı ama önündekinin akademiye giriş sınavı için geldiği bildiğinden kabalaşamıyordu da. Tam bu anda gerilerden bıçak gibi keskin bir ses duyuldu.

“Kim demiş şansına küsmesi gerektiğini!”

Kalabalık hiçbir talimat olmadan ayrıldı, oluşan boşluktan iki kişi yürümeye başladı. Mel’ den bir kafa kısa boya sahip, uzun düz saçlarını kurdele ile toplamış, mavi cüppeli genç bir çocuk ve düz kırmızı elbisesinin eteklerini savurarak yürüyen bir kız nöbetçilere doğru yaklaştı.

Kızın saçları kafasının üzerinde iki topuz şeklinde toplanmıştı, onları tutmak için soktuğu uzun tahta çubuklar görenleri hayrete düşürüyordu.

“Biz de akademinin giriş sınavı için geldik!”

Delikanlının konuşmasından sonra ikili madalyonlarını çıkarıp kapıyı koruyan nöbetçiye doğru uzattı. Neler olduğunu anlayamadıkları için şaşıp kalan kalabalıktan çıt çıkmıyordu.

“Kişi başı 10 vahşi yaratık çekirdeğini verdikten sonra girebilirsiniz!”

Kapıda duran ikilinin eski sertliği gitmişti ama görevlerinin bilincinde olduklarını belli etmek ister gibi yüksek sesle konuşuyorlardı. Genç çocuk bundan etkilenmiş gibi durmuyordu, elini beline uzatarak çıkardığı keseyi nöbetçiye doğru uzattı.

“Burada tam 30 vahşi yaratık çekirdeği var, üçümüz için yeterlidir sanırım!”

Kaba bıyıklı adam hızlıca sayıyı doğruladığında, baltalarını yana çeken nöbetçiler akademinin giriş sınavı için gelen üçlüye yolu açtılar.

“Hadi arkadaşım içeri girelim!”

Seslendiği kişinin boş gözlerle etrafa baktığını gören mavi cübbeli genç çocuk, hızla Mel’ in koluna girdi. Birkaç nefes sonra, iki erkek ve bir kızdan oluşan grup dev surların koruduğu yerleşim alanına adımları attılar.

 

Çevirmen Notu

....

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.
Yorum Yap
Üyelik girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için tıklayın.
Yorumlar