Mirasçı

20 Temmuz 2019
Çeviri: Sanseiu
Düzenleme: Sanseiu
457 Görüntülenme
Bu bölümü 4 Kişi beğendi.

Bölüm

Köylerinin sırtını dayadığı ormanın içine gece vakti girmenin neredeyse intihar etmekle eşdeğer olduğunu bilen Co, soluğu her şeyi planladıkları ekibin lideri olan iri yarı adamın yanında aldı.

“Brandon, Mel ihtiyarı aramak için tek başına ormana girmiş, hemen peşine düşmemiz lazım!”

Brandon köyün en güçlü adamıydı, her şeye tek başına karar veremese de bu olayda olduğu gibi çevresinde toplanacak kişileri bulmakta zorluk çekmezdi.

“Sen aklını mı kaçırdın? Son senelerde vahşi hayvanlar köye saldırmadığı için geçmişi nasılda unutuvermişsin, hiçbir kuvvet beni oraya götüremez!”

İri adamdan sonra ekibin diğer üyeleri de birer birer döküldü.

“Son günlerde vahşi hayvanların kükremeleri hiç olmadığı kadar net duyulur oldu!”

“Ormandaki hayvanların her biri en azından sıradan dövüşçüler kadar güçlü, bizim gibi basit köylülerin oraya gitmesinin mümkünü yok!”

İhtiyar adamı ölmesi için ormana atmayı düşünürken, nasıl olurda kendileri o cehennem girebilirlerdi. Telaşlı babanın gözünden okunan yardım çığlıklarının şu anda onlar için bir anlamı yoktu.

“Hepsi onun suçu. Oğlum, canım oğlum onun yüzünden ölecek. Öldüreceğim, o pis ihtiyarı kendi ellerimle öldüreceğim!”

Co içini kavuran ıstırabın etkisiyla ne yapacağını bilemez bir halde bağırıyordu. Ormana giderek oğlunun peşine düşecek cesareti kendisinde bulamayınca, yüreğini soğutacak çareyi zavallı ihtiyarı öldürmekte arıyordu.

Buluştukları kulübenin altında esir tutulan ihtiyarın olduğu yere açılan kapıya doğru hızlı adımlarla ilerleyen Co gözünü karartarak kenarda duran orağı eline geçirdi.

Brandon gizlemeye çalışsa da yüzündeki tebessüm yerli yerindeydi ama bir anda yer sallanınca bu ifade yerini korkuya bıraktı. Sonra hepsinin duyabileceği kadar yüksek bir ses tutsaklarının olduğu bodrum katından kulaklarına ulaştı. Bunu tahta kapının uçarak duvara çarpması izlediğinde, Co neredeyse paramparça kapının eskiden olduğu yere birkaç adım uzaklıktaydı.

Şaşkınlık içindeki beş kişi, günlerdir aç susuz bir şekilde tutsak ettikleri kişiyi karşılarında görmenin şokunu atlatamadan, ihtiyarın dış kapıyı koparırcasına açmasına şahit oldular.

Köyün içinde bu olaylar olurken, gecenin karanlığının üstüne çöktüğü, ağaçların dallarının adeta düello yapan iki silahşor gibi hoyratça birbirine vurduğu ormanda, on bir yaşında bir çocuk korku içinde yürüyordu.

“Hep bana bahsettiği o vadiye gitmiş olmalı dedem, kesinlikle bulacağım onu. Beni terk etmez, hepsi yalan söylüyor, mutlaka başına bir şey gelmiş olmalı.”

Gölgelerin ona oynadığı oyunların etkisi azaltmak için kendi kendine söylenen Mel, kulağına çalınan vahşi hayvan kükremelerini duymamak adına neredeyse hiç durmadan konuştu.

Kendisi farkında olmasa da son yarım saattir birkaç çift göz hep arkasından yürüyordu, ağızlarından salyalar akıtan dört ayaklı hayvanlardı bunlar.

Normal şartlarda çocuğu bir lokmada yutabilirlerdi ama sanki bir şeylerden emin olmak istercesine şu anda sadece onu takip etmekle yetindiler.

Bu durum çocuk ormanın derinliklerine ilerledikçe değişmeyecekti, sadece peşinde olan vahşi hayvan sayısı birkaç tane ile belirtilecek rakamı çoktan geçmişti.

Mel artık her şeyin farkında olarak adımlarını hızlandırdı, daha önce başına talihsiz bir şey gelirse dedesinin ona kaçması için gösterdiği küçük mağaraya doğru yöneldi.

Dar girişe sahip bir mağara görüşüne girdiğinde, yürüyen çocuk aniden depara kalktı. Bu hareketi peşine düşmüş sürüyü de hareketlendirirken, amansız bir kovalamaca başladı.

Yaratıklar çocuğun çaresizlik içinde olduğuna emindi, yağlı bir et parçası gibi gece vakti kucaklarına düşen bu ödülü kaçırmamak için koşmaya başladılar.

Mel fizikken zayıf bir çocuktu ama ölüm korkusu bedenindeki tüm gücü kullanmasını sağladı. Her adımda peşindekiler daha fazla yaklaşırken, küçük mağaranın girişine en fazla on beş adımlık mesafe kalmıştı.

“Burada ölemem, dedemi bulmam lazım!”

Küçük çocuk bu durumda dahi amacını unutmadı, en kısa sürede bu badireyi atlatıp onu bırakmadığına inandığı yaşlı adamı düştüğü sıkıntılı durumdan kurtarmayı düşünüyordu.

Dört ayakları üzerinde, son hızlarını kullanarak ona yaklaşan yaratıklar küçük çocukla aynı fikirde değildi, güçlü bedenleri ve doğal yaşamlarının avantajını kullanarak neredeyse bir nefes kadar yaklaşmışlardı hedeflerine.

“Gümm!”

Çok kısa bir an, neredeyse göz kırpma süresinde Mel kendini mağaranın girişinden içeri atabildi, arkasındaki sürü aynı şeyi yapmak istediğinde ise büyük bir gürültü koptu.

Nereden geldiği belli olmayan bariyer ancak yetişkin bir insanın geçebileceği kadar büyük olan girişi kapladı. Dikkatsizce ona çarpan yaratıklar önce küçük bir zarar görmüş, daha sonra arkalarından gelen soydaşlarının da darbeleri ile paramparça olmuşlardı.

Kalbi yerinden çıkacak gibiydi küçük çocuğun, onu teğet geçen ölüm peşi sıra gelenlerin yüzüne tokadını indirmekten çekinmemişti. Pelteye dönen bedenlerin kalkanın üzerinde bıraktığı izler, insanın tüylerini diken diken edecek cinstendi.

Mağaranın en dip köşesine çekilen çocuk ne olacağını izlerken, vahşi yaratıklar önce kalkanı koklamaya başladılar, ardından birkaç pençe darbesi vurarak zarar verip veremediğini test ettiler.

Sonuç onlar için iyiydi, önlerindekinin sadece savunma amaçlı bir bariyer olduğunu çözmüşlerdi. Hemen, sürünün en güçlü bireyleri saldırı için yerlerini aldılar, bir seferde en fazla on yaratığın pençeleyebileceği kalkanın üzerine saldırılar yağmaya başladı.

Mel’ in peşindekiler, sağlam dört ayağın üstünde ince ve uzun bir gövdeye sahip vahşi yaratıklardı.

Öne çıkık çenelerindeki sivri ve büyük dişleri düşmanları için büyük tehdit oluştursa da, en önemli silahları pençeleri gibi görünüyordu.

Küçük mağaranın içindeki çocuğa ulaşmak için kalkanın üstüne inen her pençe darbesinde, parlak kıvılcımlar havaya karışıyordu.

Vahşi yaratıkların saldırısı amansızdı lâkin yoruldukça yer değiştirmelerine rağmen kalkan olduğu yerde duruyordu.

Tabii ki ilk oluştuğu halde değildi o da, parlak sarı rengi her darbeden sonra biraz daha soldu koruyucu kalkanın.

Yaklaşık yarım saat bu şekilde geçildi, Mel’ in başı iki dizinin içine iyice gömülürken onu yemek için mücadele eden yaratıkların akınları hiç durmadı.

Yaratıklar avlarına ulaşamadıkça daha da agresifleştiler artık bu tek lokmalık insanı öldürmek beslenme amacını aşmış, yaşanan kendilerini adeta aşağılayan bu kalkanı kırma mücadelesine döndü.

İşte bu anlarda, tüm yaratıklar istem dışı bir şekilde kenarlara doğru açıldı. Sık ağaçların olduğu taraftan dehşet verici bir kükreme duyuldu.

Sırayla kalkanı pençeleyen kırka yakın yaratık, saygı içinde boyunlarını eğmişçesine yere bakıyordu. Onların dışındaki daha zayıf yaratıklarsa, çoktan bedenlerinin hâkimiyetini kaybedip dizlerinin üstüne çökmüştü.

Gelen, etraftaki yırtıcıların en az iki katı büyüklüğünde, parlak kızıl kürke sahip, geniş gövdeli ve dört sağlam bacaklı bir yaratıktı. Çevresindekilerden daha iri, daha güzel ve daha yırtıcı duruyordu bu yaratık. Durumu çözemeyip onu müdahale etmek zorunda bıraktıkları için, diğerlerine biraz sinirlenmiş gibiydi.

Yavaşta olsa dayanıklılığını kaybeden kalkan sayesinde Mel güneşin doğuşunu görebilecek kadar şanslıydı aslında ama bu yaratığın ortaya çıkması ona uyanık halde bir kâbus yaşattı.

Çok beklemedi kızıl yaratık, normal bir insan elinin üç katı büyüklüğündeki pençesini küçük çocuğun son savunma duvarı olan bariyere indirdi.

Gerçekten kızmıştı Kızıl Kürklü Yırtıcı, kendini sakınmadan var gücüyle sürüsünün gururu ile oynayan kalkanın üzerine yüklendi.

Bir, iki derken, tüm rengini kaybeden kalkanın üzerinde bazı çatlaklar göze çarpmaya başladı. Yırtıcı sürüsü keyifle uluyor, genç Mel ise kaderin ona sunduğu sonu beklerken korkudan ağlıyordu.

Son bir pençe darbesiyle dağıldı bariyer. Şimdi, büyük başını mağaranın içine sokmuş Kızıl Kürklü Yırtıcı ile avı arasında hiçbir şey kalmamıştı.

“Lütfen çok acıtmasın, lütfen çok acıtmasın!”

Bu sahne, on bir yaşındaki çocuğun kaldırabileceği bir şey değildi, Mel gözlerini sıkı sıkıya kapatmış sadece acı çekmeden ölmeyi diliyordu.

İsteğinin mümkün olamayacağı, aralarından salyalar akan dişlerini öne çıkarmış sürü liderinin onun bacaklarına saldırmasından belliydi. Küçük çocuğu, ölmeden önce diri diri yemek istiyordu Kızıl Kürklü Yırtıcı.

Çevirmen Notu

..

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.
Yorum Yap
Üyelik girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için tıklayın.
Yorumlar
OkuyucuS0 (1569 puan) Üye
2019-08-20 04:17:17
Ah orda ben olacam mağaranın en derin yerine gidip kendime kurtların girmeyeceği bir oyuna girip kaçmak için kızmaya başlardım
Ulaş (1295 puan) Üye
2019-08-11 23:42:29
Dedeeeeeee yiyolar çocuğu hadi artık yetiş :(