Mirasçı

20 Temmuz 2019
Çeviri: Sanseiu
Düzenleme: Sanseiu
423 Görüntülenme
Bu bölümü 3 Kişi beğendi.

Bölüm

Her adımda yanlış karar verdiğini anladı Mel ama geri dönüp kıyafetlerini değiştirmek yerine ilerleyerek belki de kendisini test etmek istedi.

“Mağarada oluyordu şimdi neden olmuyor?”

Aslında başka bir konu daha vardı moralini bozan. Gözünün alabildiğine yeşil, dört tarafı ağaçlarla çevrili olsa da, hiçbirinden enerji çekemedi.

Bu bitkiler mağaradakiler gibi uysal başlı değildi, ne zaman onlarla etkileşime girmek istese keskin bir acı iğne gibi zihnine saplandı.

“Neden inat ediyorsunuz ki; niyetim size zarar vermek değil, sadece güçlenmek istiyorum!”

Karşısına çıkan ilk engele toslayan Mel, sakin ormanın içinde bağırmaya başladığında dallarda dinlenen kuşların çoğu ürkerek havalandılar, hâlbuki beklediği yanıt bu değildi küçük çocuğun.

Sadece kuşlar değildi onunla iletişime geçen, bir çift kırmızı gözde ağaçların arasından onu gördü. Sonra takip etmeye başladı, çizdiği bitmek bilmeyen çemberler boyunca eşlik ederken varlığını hissettirmemek adına sürekli mesafeyi belli bir uzaklıkta tuttu.

“Bu böyle olmayacak, sakinleşip küçük adımlarla ilerlemem gerekiyor!”

Yarım günlük seyahatten sonra Mel, yüzyıllık ağaçların onunla muhatap dahi olmadığını acıda olsa kabul etti ve meditasyon durumuna geçip daha genç filizlerle işe başlamaya karar verdi.

Sırtını geniş gövdeli asırlık çınara yaslayarak gözlerini kapattı, içindeki enerji  onu kabul edecek kökleri bulmak için yavaşça ilerledi.

Şu an için imkânsız görünen dev köklerin yanından usulca geçerek, onun gibi genç fidanlara temas etti. Vahşi yaşamda var olma mücadelesi veren bitkilerin ilk tepkisi, reddetmek oldu.

Yılmadı Mel, zihnini baskı altına alan acılara katlanarak denemelerine devam etti, ta ki kendisinden daha zayıf bir köke temas edene kadar.

“Oldu, gerçekten birisi benimle iletişime geçti!”

İçi içine sığmıyor, zar zor kontrol etmeyi başardığı kendi gibi cılız enerjisini kullanarak bir canlıya boyun eğdiriyordu. Kalbinin atışlarından gömleği dalga dalga oldu, bir an önce etkileşime girdiği fidanın enerjisini çekip almak istedi.

“Öldürme döngüsüne girmemiş kimseyi öldürme!”

Kendinden geçmiş olan Mel buz gibi sulara atılmışçasına titredi. Dedesinin ona bıraktığı mirasın temel taşı olan sözler, hırs bürümüş gözlerini açmasını sağladı.

Bir an sonra ise hislerinin sadece dedesinin sözleri nedeniyle değil, suratına doğru inen büyük pençe nedeniyle de olduğunu gördü.

“Seni namussuz!”

Hızla kendini yana attığında, az önce olduğu yerdeki ağacın gövdesi bıçak kadar keskin tırnakların bıraktığı izle süslendi.

Uzun zamandır onu izleyen bir çift gözün marifetiydi bu, dört ayağının üzerinde kesik kesik soluyan vahşi hayvan kulaklarını dikmiş Mel’e bakıyordu.

En büyük kâbusu geri dönmüştü, köyünün katledildiği gece onu öldürmeye çalışan yaratıklardan biri karşına dikilmiş, genişçe açtığı ağzının içindeki keskin dişleri gösteriyordu.

“Böyle sinsice saldırdığına göre tek başınasın, yoksa çoktan etrafımı çevirmiştiniz!”

Dedesinin mirasını almak bilinçsel düzeyinde dev bir sıçramaya neden olduğundan, kendisinin ve düşmanın durumunu değerlendiren Mel, hızlıca çıkarımını yaparak ona göre duruşunu aldı.

Yeni hayatına başladığı şu günlerde eskisi gibi kaçıp saklanmayacaktı, öldürme döngüsünün içindeki bu yaratığa gereken dersi vermek istedi.

Kuklalarla yapılan onca antrenman boşuna mıydı? Kazanımlarını ve öğrendiklerini gerçek hayatta sınama şansını kaçırmazdı Mel.

Zaten düşmanı da hiç onu bırakacak gibi durmuyordu, yavaşça kırdığı ön ayaklarının üzerinde bekleyişini zıpkın gibi ileriye doğru fırlayarak sürdürdü.

Aynı anda Mel de ona doğru hızlandı, dallarına geri dönen kuşların kanat çırpmalarının altında ilk çarpışma gerçekleşti.

Kanın havaya karışan kokusu sakin ormanın içinde asılı kalmışken, damlalar yerdeki sık bitki örtüsünün üzerine sıçradı, belli ki henüz mücadelenin başında taraflardan biri yaralanmıştı.

“Çok hızlı, sabit duran kuklalara hiç benzemiyor!”

Sırtı boyunca uzanan kanlı kesiğe bakan Mel sıktığı dişlerinin arasından çıkan fısıltılarla adeta kendisine telkinde bulundu. Boz kürkü diken diken olmuş kurdun çevikliği, ilk canlı rakibi karşısında küçük çocuğu dezavantajlı hale soktu.

“Bu da bir eğitim sayılmaz mı, henüz yolun başında böyle korkarsam dedemin yüzüne nasıl bakarım?”

İnsanı diğer türlerden ayıran özelliklerden biri içsel motivasyonlarından güç alabilmesi, ilk darbede yaralanan kurt olsaydı muhakkak kaçmayı düşünürdü ama Mel Mirasçı sıfatının hakkını vermek adına gözlerini hasmına dikmişti.

Avantajı ele geçirmiş yaratık da geri durmadı, ilk kanı akıtmış olmanın momentumunu kaybetmeden taze eti midesine indirmenin peşine düştü.

Çevik bir hamleyle Mel’ in üstüne atıldığında bu sefer karşılık görmedi, hareket halinde zayıf kaldığını anlayan küçük çocuk yana savrularak darbeden kaçtı.

Vuruş gücü olarak kendine güveni tamdı lakin iş hareket becerilerine geldiğinde sanki o kukla, rakibi hareket edebilen biriymişçesine çaresiz kalıyordu.

Onun gibi, vahşi yaratık da olayın farkına vardı. Hızını ve çevikliğini kullanarak Mel’ in nefes almasına imkân tanımadan, ardı ardına ataklar yaparak üstünde baskı kurdu.

Mücadele adeta dayanıklılık savaşına döndü, bunu isteyen de yine kurttu. Hayvani sezgileri şüphesiz hareketlerinin temel dayanağıydı.

Mirası alan Mel’ in zihinsel olarak aşama kat ettiği bir gerçek olsa da, bedenen ancak bir arpa boyu kadar yol almıştı. Her geçen saniye hareketleri yavaşlıyor, derisinin üzerindeki kesik sayısı artıyordu.

Malum son bağıra çağıra yaklaştı, son saldırıdan kaçarken yalpalayarak dizlerini üzerine düşmesi bardağı taşıran son damla oldu.

Yaratık oluşan açığı değerlendirmek adına ileri atıldı. Yarım gün boyunca peşinde dolaştığı çocuğun yumuşacık boynu tüm sululuğuyla ona bakarken, hedefine doğru ilerledi.

Mel son gücüyle dönüp kendi korumak istediğinde ise hiç beklenmeyen bir olay yaşandı. Sık bitki örtüsünün içinden bir dal, kamçı gibi uzanıp avına atılan kurdun bir bacağına dolanıverdi.

Momentumunu kaybeden hayvan tökezlediği an, acı bir ulumayı gökyüzüne doğru bıraktı. Bir gözünü kapatırken, diğer gözünün olduğu tarafta üç şeritli bir ejderha pençesi izi vardı.

Mel, dedesinin tüm köyü haritadan silerek ardında duran koca dağı yıkan vuruşunu yaptı. Aynı etkiyi yaratmaktan çok uzak olsa da, başarmıştı.

Bu zafer, dedesinin mirasını kullanarak kazandığı ilk zaferdi. Uyarısıyla gözlerini açarak gelen darbeyi savuşturmasından başlayan süreç, etkileşime girdiği bitkinin yardımıyla son vuruşu gerçekleştirene kadar, hep ona göz kulak adamın sayesinde oldu.

“Dede, beni hala koruyorsun! Sana söz veriyorum, yüzünü kara çıkaracak hiçbir şey yapmayacağım!”

Mel kendi yaşıtlarına göre vasat bir çocuktu; bedeni, düşünme hızı, kararlılığı ve uysal doğasıyla vahşi dünyada kendine yer bulması çok zordu ancak hiç kimse onun sadakatini sınayacak kadar küstah olamazdı.

Az önce ettiği sözler kalbinin en derinliklerinden çekip çıkardığı, ne olursa olsun yolundan sapmayacağı dedesi adına ediliyordu.

“Hemen kaçmalıyım, sürü toplanırsa kurtulamam!”

Yaşadığı yoğun fiziksel ve duygusal durum karşısında yığılıp kalan Mel, uzun süre sonra kendini tamamen toparlamayı başardığında aklına bir şey gelip saplandı.

O da rakibinin ölmeden önce yaptığı hareketti, kurt ulumuştu. Öleceğini anladığı an, intikamını alması için sürüsünü son nefesini verdiği yere çağırdı.

Panikle kalktı cılız çocuk, ağır cesedi sürükleyerek tek sığınağına, Mirasçı unvanını aldığı mağaraya doğru ilerledi.

Çevirmen Notu

....

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.
Yorum Yap
Üyelik girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için tıklayın.
Yorumlar