Tate no Yuusha no Nariagari - Bölüm 18: Ejderha Oymalı Kum Saati

Çeviri : SunFlower
Düzenleme : Lohengramm
Beğeni : 0
Okunma : 105
Tarih : 29 Ağustos 2018 18:37:03

  Ejderha Oymalı Kum Saati

 

   “İşte, bizim delikanlı.”

   “Zırh siparişimiz nasıl gidiyor?”

   “Bitti! Uzun süre önce bitirdim.”

 

  Oyaji tezgahın arkasından zırhı getirirken konuştu.

  Getirdiği zırh vahşi ve kaba görünüşlü… yabani enerjisi olan bir zırhtı.

  Usapiru kürkünden boyun kısmına pofuduk bir şerit yapılmışken göğüs kısmı metal tabakadan oluşmuştu.

  Birleşme yerleri metal yerine Kirpi derisiyle bağlanmıştı. Elime aldığımda katmanlar arasına tamamen doldurulan Pikyupikyu tüylerini hissedebiliyordum.

 

   “…Bunu mu giyeceğim?”

 

  Nasıl söylesem, yani eşkıya kralların giydikleri zırhlar gibi görünüyordu.

  Buna "Barbar Zırhı" derken ne düşünüyorlardı? Eğer bunu giyersem doksanlardaki küçük Kuzey Amerikalılar gibi görünürdüm.

 

   “Sorun ne delikanlı?”

   “Yok bir şey, sadece bunun aşağılık kötü bir adam gibi durduğunu düşünüyordum.”

   “Ne diyorsun genç?”

 

  Ha?

 

    "Benim aşağılık bir dürzü olduğumu mu ima ediyorsun yani?"

 

  Para kazanmaya gelince kesinlikle en etkili yollara başvurmaktan çekinmem, ama bu beni kötü bir adam yapmaz, tamam mı?

 

   “Sana kesinlikle çok yakışacak Naofumi!”

   “Raphtalia… sen-“

 

  Bu sanki benim kötü adam olduğumu onaylamak gibi olmadı mı?

 

   “Her neyse, hadi bizim için bir dene.”

   “Höf… Eğer mümkün olsa kaçınırdım… ama bu zırhı almak için çok sıkıntı çektiğimiz için başka şansım yok.”

 

  Giyinme odasına girip hızlıca üstümü değiştirdim.

  …Bana tam uyduğunu görünce şaşkınlığımı nasıl ifade edeceğimi bilemedim.

  Bu gerçekten sadece silah ve zırh sattığı bir dükkanı olan samimi Oyaji’nin yapabileceği bir zırhtı. Bir bakışıyla benim ölçülerimi söyleyebilirdi.

  Giyinme odasından çıktım, kendimi Raphtalia ve Oyaji’ye gösterdim.

 

   “Vuhu… yüzün belki o yabani havayı vermiyor ama gözlerindeki o vahşi eşkıya parıltısını görebiliyorum.”

   “Hah? Kötü gözüken gözlerimin olduğunu mu söylüyorsun?”

   “Delikanlı önemli detayları tam kavramadan hareket ediyorsun.”

 

  Kahretsin, ne demek istedi şimdi bu?

 

   “Naofumi, bu sana çok yakıştı ve inanılmaz HAVALI görünüyorsun!”

 

  Raphtalia gülümseyerek bana övgüler yağdırdı.

  Sessizce Raphtalia’ya baktım.

  Olabildiğince acımasız ve kırıcı gözlerimle…

 

  …Yani en azından yapmak istediğim buydu.

 

  O nasıl bir çevrede büyümüştü?

 Ah, Raphtalia’nın yarı insan olduğunu unuttum. Muhtemelen bana kıyasla daha farklı bir estetik algısı olduğu içindi.

  Durumumdan bu zırhın savunmasının zincirli zırhla eşit düzeyde olduğu bilgisini edindim. Sadece bu biraz daha büyüktü.

  Oyaji bana göz kırptı. Yani bu bir bonustu, oldukça düşündürücü olduğunu söylemeliyim.

 

   “Haah… Teşekkür ederim.”

 

  Dürüstçe konuşmak gerekirse bu tür bir şey hobim değildi ama gelecek dalga için hazırlanmam gerektiğinden elimden bir şey gelmiyordu.

  Kendimi bunun gerçek sebep olduğuna ikna ettim.

 

   “Öyleyse, şimdi ne yapmalıyız?”

   “Bu, şu aralar kasabanın havasının gergin olduğunu anımsattı.”

   “Dalga yakın zamanda gelecek ama ne zaman ve nereden ortaya çıkacak?”

   “Hah? Sana kimse söylemedi mi delikanlı?”

   “Neyi?”

 

  Oyaji’nin bildiği ama benim haberimin olmadığı bilgi… ülkenin felakete karşı aldığı tedbirler olabilir. Oyaji’nin söylemek zorunda olduğu şeyleri söylemesini dinlerken kitlenmişim.

 

    “Muhtemelen kasaba meydanındaki meşhur kocaman saat kulesini görmüşsündür, değil mi?”

   “Yani sadece bir bakıştı. Genelde dağların eteklerinde çalışırım.”

   “Ejderha Oymalı Kum Saati o yapının içinde. O saatteki son kum tanesi düştüğünde Kahramanlar ve onların yoldaşları felaket dalgasının gerçekleştiği yere ışınlanacak.”

   “Ah…?”

 

  Şüphesiz… o aptal kral daha önceden ahmak kahramanlara ve yoldaşlarına bu haberi vermişti.

 

   “Dalganın ne zaman ortaya çıkacağını bilmiyorsan neden bir durup kendine bakmıyorsun?”

   “Sanırım… bunu yapmalıyım.”

 

  Ne zaman saldırılacağından haberim olmazsa bu benim için büyük bir sıkıntı olur.

  İşimi garantilemek için oraya uğramaya karar verdim.

 

   “Peki öyleyse Oyaji!”

   “Tamam o zaman!”

   “Sonra görüşürüz.”

 

  Vedalaştık ve oradan ayrılıp saat kulesine yöneldik.

  Kasabadaki en uzun yapı bu saat kulesiydi. Uzunluğuyla modern yapı binalarına rakip olabilirdi.

  Nedense saat kulesinin tavanı kubbeli gibi yapılmıştı, bir kiliseye benziyordu.

  Giriş ücreti alınmıyor gibi görünüyordu çünkü tamamen açıktı ve insanlar sürekli girip çıkıyordu.

  Resepsiyonda rahibe kıyafetine benzer bir kıyafeti olan kadın şüpheli şekilde beni inceledi. Muhtemelen yüzümü tanımıştı.

 

   “Sen Kalkan Kahramanı'sın, değil mi?”

   “Haha, gördüğün gibi. Süre sınırının sonuna yaklaştığımız için buradayım.”

   “O zaman lütfen burdan gelin.”

  Kilisenin ortasına konan kum saatine yönlendirildim.

  Yaklaşık 7 metre uzunluğunda devasa bir kum saati.

  Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar kutsal bir havayla dekore edilmişti.

 

  …Bu da neydi? Omurgam sanki elektrik veriliyormuş gibi karıncalanmaya başladı.

  Ona sadece bakarken bile duygularım değişti ve değişik bir his vücuduma yayılmaya başladı.

  Kumun rengi… kırmızıydı.

  Bakışlarımı birer birer düşen kum tanelerine çevirdim.

  Son kum tanesi düştüğünde ne olacağını hemen anladım.

  ‘Piin’ sesiyle birlikte kalkanıımdan ejderha oymalı kum saatinin tam merkezine doğru içindeki mücevherle birlikte minik bir ışık çıktı.

  Sonra görüş alanımda dijital bir saat belirdi.

 

      20.12

 

  Kısa bir süre sonra 12 yazan yer 11'e düştü.

  Kalan süre anlayabileceğim şekilde çevrilmişti.

  Dalgaya kalan zamanı bildiğim için artık buna uygun davranabilirdim.

  Yine de… 20 saatlik süre içinde yapabileceklerim çok sınırlıydı. Her şey düşünüldüğünde en iyi seçenek günün geri kalanında olabildiğince çok çayır bitkisi toplamamız gibi görünüyordu.

  Ayrıca birkaç iyileştirici ilaç hazırlamam gerekiyordu.

 

   “Ha? Şuradaki Naofumi değil mi?”

 

  Kulenin içinde mide bulandırıcı rezil bir ses yankılandı.

  Kadınların büyük hareminde yürürken Mızrak Kahramanı Motoyasu bana doğru geldi.

  Ah, tam şu an poposunu hava uçurmak istiyorum. Ama zamanı ve mekanı düşününce bu isteğimi bastırdım.

   “Sen de buraya dalga hazırlığı için mi geldin?”

 

  Bu tarif edilemez şehvetli cehennemin görüntüsüydü. Baştan aşağı küçümseyici bir bakışla beni süzdü.

 

   “Yapma adamım. Bu seviyedeki silahlarla mı savaşmayı düşünüyorsun?”

 

  Eğer öyle düşünüyorsam ne olacak?

  Beni bu duruma getirdiği için kime teşekkür etmeliyim? Belki de sen ve o kahrolası sürtük.

  Motoyasu’nun aleti bir ay öncekinden çok daha farklıydı, herhangi biri onun aletine öylesine bir bakışla bile onun çok yüksek seviyede olduğunu söyleyebilirdi.

  Temeli demir değildi, ama gümüşten yapılmış parlak bir zırhtı. Altına güzel ve hafif yeşile çalan bir renk kıyafet giymişti muhtemelen ekstra etkiler bu kıyafetleri kutsamıştı. Sadece bu da değildi ayrıca o kıyafetlerinin arasına giydiği zincirli bir zırhta vardı; Motoyasu savunmasıyla böbürleniyor gibiydi.

  Üzülerek söylüyorum ki efsanevi silahı da en baştaki halinde değildi. Ve kabullenmek rahatsız edici olsa da dürüst olmak gerekirse mızrağının tasarımı tek kelimeyle muazzamdı.

  O bir mızraktı… yani sanıyorum o hâlâ bir mızraktı.

 

   “…”

 

  Bu adamla konuşmak acı vericiydi.

  Motoyasu’ya arkamı döndüm ve saat kulesinin girişine doğru yürüyerek onu umursamadım.

 

   “Melromarc adına Motoyasu seninle konuşuyor! Kulaklarını aç ve onu dinle.”

 

  Motoyasu’nun arkasındakilerin hepsi kana susamış ve küçümseyici bakışlarla bana bakarken sürtük bir kız hayranı bana böyle bağırdı.

  Daha sonra sıra klişe alaya gelmişti. Dil çıkarıp yuhalayarak beni öfkelendirmeye başladılar.

  O sürtük, onu bir gün öldüreceğim.

 

   “Naofumi? Bunlar kim…?”

 

  Raphtalia başını eğdi ve Motoyasu’nun grubunu işaret etti.

 

   “…”

 

  En iyisinin buradan kaçmak ve ona cevap vermemek olduğunu düşünerek oradan uzaklaşmayı denedim.

  Tam o anda Itsuki girişte belirdi.

 

  “Pıst.”

  “Aa, Motoyasu ve… Naofumi.”

 

  Itsuki, ona ‘cık cık’ yaptığım için gücenmişti ama ‘iyi çocuk’ halinin geri gelmesi pek uzun sürmedi.

 

   “…”

 

  Ren de havalı görünmeye çalışırken sessizce bize doğru geldi. Aletleri kesinlikle yolculuğa başladığımız zamankinden çok daha güçlüydü.

  Ve sonra ikisinin yoldaşlaı da birer birer belirmeye başladı.

  Saat kulesinin nüfusu hızla arttı.

  4+12+1

  Biz, çağrılmış kahramanlar, kral tarafından seçilmiş 20 maceracı ve son olarak Raphtalia.

  Bu toplama 17 kişi daha eklenmişti, yaklaşan tehditler için hayal kırıklığına uğratan bir miktar.

 

   “Haa…”

   “Bu güzellik kim? Çok hoş.”

 

  Motoyasu, Raphtalia’yı işaret ederek söyledi.

  Bu adam, kadın/kız olduğu sürece çok memnun mu oluyordu?

  Küçük bir kıza göz koyan bir kahraman düşünün… bu ülkenin işi çoktan bitmiş.

  Her şeyin ötesinde bir de iğrenç tavırlarla Raphtalia’ya yaklaşıp sevgiyle ona kendini tanıtmaya çalışıyordu.

 

   “Tanıştığıma memnun oldum küçük hanım. 4 büyük kahramanlardan biri olarak bu dünyaya çağrıldım. Lütfen bana adımla seslen, Motoyasu Kitamura. Sizi tanımaktan onur duyuyorum.”

   “Ah evet… yani sen de o kahramanlardan birisin.”

 

  Raphtalia gözlerini ondan kaçırmışken ürkekçe başını salladı.

 

   “Adınızı öğrenme şerefine erişebilir miyim?”

   “Imm…”

 

  Sıkıntı çeken Raphtalia bana baktı ve sonra bakışlarını tekrar Motoyasu’ya çevirdi.

 

   “Ben Ra-Rapthalia. Sizinle tanışmak çok güzel.”

 

  Muhtemelen sinirden kudurduğumu tahmin etmişti. Bunu yüzünden akan soğuk terlerden anlamıştım.

  Bu kız da benden kurtulmak ve Motoyasu’nın hayran kulübüne katılmak istiyordu, öyle değil mi?

  Kahretsin, şurada sakince ve barış içinde geri çekilmeyi denedim, bu aptallar neden hâlâ kalbimin içine etmek zorunda ki?

 

   “Bugün burada ne işin var, güzellik? Hangi amaçla bu kadar tehlikeli silah ve aletleri yanında taşıyorsun?”

   “Ben Naofumi için buradayım, sebep bu.”

   “Hah? Naofumi için?”

 

  Motoyasu döndü ve şüphe dolu gözlerle bana baktı.

 

   “Ne cehenneme bakıyorsun?”

   “Sana bakıyorum şeytan, böyle hoş bir kızı neden bu kadar tehlikeleri işlere sürüklüyorsun?”

 

  Motoyasu bu sözleri bana küçümseyici gözlerle bakarak söyledi.

 

   “Sebebini sana söylememe gerek yok, it herif.”

   “Bu savaşı tek başına omuzlaman gerektiğini düşünüyorum… yani sonuçta sen sadece Raphtalia’nın naifliğinden faydalanarak onu kullanmış olacaksın.”

   “Seni kahrolası hayal dünyasında yaşayan gerizekalı.”

 

  Bu paralel dünyanın onunla aynı durumda olan kahramanı yerine en büyük sürtüğüne güvenen, boş laflar eden bu pislik cidden beni sinir etmeye başlıyordu.

  Oradan çıkmak için Itsuki ve Ren’in olduğu yere yöneldim.

  O ikisi ve onların güleryüzlü yoldaşları bana yol açtı.

 

   “Dalga zamanında da buluşalım.”

   “Bize yük olma.”

 

  Itsuki profesyonel, Ren ise gerçekten yalnız bir kurt kahramanı gibi kaba, sert bir tepki verirken yanlarından geçtim.

  Aniden gitmeme şaşıran Raphtalia durmadan etrafına bakarken hızla yanıma geldi.

   “Ben gidiyorum.”

   “Ah, ha! Naofumi!”

 

  Sesimi duyduktan sonra sonunda enerjik haline geri döndü.

  Çok şükür, diğer hali cidden hoş değildi.

  Nihayetinde saat kulesinden ayrılıp hızla kasabaya yöneldik ve kestirme olsun diye çayırlardan geçtik, geçen her saniyede daha da hakkım yenmiş gibi hissediyordum.

 

   “Im, Naofumi? Ne oldu sana?”

   “Bi’ şey yok…”

   “O zamanlar…”

   “Ne?”

   “Boşver…”

 

  Berbat ruh halimi hisseden Raphtalia, başını keyifsizce salladı ve beni takip etmeye devam etti.

  …Sonra vahşi Balon belirdi!

  Raphtalia hemen kılıcını kılıftan çıkardı.

 

   “Ora ora ora ora!”

 

  Kahretsin! Kahretsin kahretsin kahretsin kahretsin kahretsin kahretsin!

  Dikkatimi balona vurmaya verdiğim için biraz sakinleşmeyi başarmıştım.

  Kalan zamanı kenardan bakarak kontrol ettim.

 

     18.01

 

  18 saat daha.

  O zamana kadar ne yapabiliyorsam yapmalıydım.

  Daha sonra Balon Avına çıktım ve yol boyunca şifalı çayır bitkileri topladık.

  Gelecek dalgaya hazırlık olması adına bitkilerin yararlı ilaçlar olması için onları brileştirmem gerekiyordu.

  Ve akşam oldu… dinlenmek için otele döndükten sonra, Raphtalia sakince:

 

   “Naofumi.” dedi.

    “…Ne?”

   “Bu sabah, oradaki insanlar tıpkı senin gibi kahramanlardı değil mi?”

   “…Ih.”

 

  O felaket anı bana hatırlatmak zorunda mıydı?

  Tam da iş yaparken bu olayı unutmuştum.

 

   “Sadece… yani sizin aranızda ne oldu?”

   “Bunun hakkında konuşmak istemiyorum. Eğer bunu öğrenmek istiyorsan bara git ve oradakilere sor.”

 

  Ben doğruyu söylediğimde zaten kimse inanmamıştı. Muhtemelen bu kız da onlarla aynıydı.

  Tabi Raphtalia ve diğerleri arasındaki büyük fark onun benim kölem olmasıydı.

  Eğer o emirlerime uymaz, kaçmaya çalışır ya da isyan etmeye kalkışırsa lanet tarafından işkence uğrardı.

  Neyse ki Raphtalia konuşmayacağımı anlamayınca baskı yapmadı.

  Yarına hazırlanmak için uyuyana kadar uzunca bir süre ilaçlar oluşturdum.


Önceki Bölüm Sonraki Bölüm

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.