Tate no Yuusha no Nariagari - Bölüm 19: Anı / Siyah Canavar

Çeviri : SunFlower
Düzenleme : Lohengramm
Beğeni : 0
Okunma : 104
Tarih : 29 Ağustos 2018 18:37:28

  Anı / Siyah Canavar

 

  00.17

 

  17 dakika içinde beklenen dalga ortaya çıkacak.

  Kasaba bu durumdan çoktan haberdar edilmiş olmalı.

  Vatandaşlar evlerinde kendilerine barikatlar oluşturmuşken şövalye ve maceracılar ise silahlarını donanmış bir şekilde dalgayı fark eder etmez onu yok etmek için hazır bekliyorlardı.

  Kahraman olduğum için dalganın ortaya çıkışından kaçma girişiminde bile bulunamıyordum.

  Yoldaşım için de aynı durum geçerliydi; Raphtalia da bu dünyaya benimle birlikte ışınlanmış gibiydi.

 

   “Vakit neredeyse geldi, Raphtalia.”

   “Hıhı!”

 

  Raphtalia garip bir heyecan ve coşkuyla başını salladı.

  Bu duruma hiç itiraz etmedim çünkü onu bu şekilde motive olmuş görmek büyük bir nimetti.

 

   “Naofumi… seninle biraz konuşabilir miyim?”

   “Hım? Sorun olmaz sanırım, sıkıntı ne?”

   “Ah şöyle, nedense bir felakete karşı savaşacağımız için biraz duygusal hissediyorum.”

 

  …Neden bu dediklerini mırıldanıyor ve kendi ölüm bayrağını çekiyor?

  Eğer o ölürse ben acı çekeceğim için onu koruyor olacağım… Durun, bu benim diyeceğim bir şey olmadı, çok fazla anime ve mangadan etkilenmiş olmalıyım.

  Bu dünya bir oyuna benzese de kesinlikle bir oyun değildi. Bu dünya gerçekti.

  Ve şuna bir bakın, o diğer aşağılık kahramanların ne kadar iyi silahları var. Kalkanımın yeteri kadar güçlü olup olmadığını bile bilmiyordum.

  Birkaç yara alacağım gibi duruyor.

  Hayatımı kaybetme riskim bile olduğu için eğer bu savaş sadece yaralarla biterse muhteşem olurdu.

  Ölürsem bu ülkenin çöp yığını olsan insanları cesedimin önünde sevinirlerdi.

 

----Bir suçluya yakışan bir son.

 

  …Neyse bunu bırakalım. Bu şekilde düşünmeye devam edersem savaşamam.

  Ki bir sonraki ay da hayatta kalmak için savaşmalıyım.

 

   “Gerçek şu ki… Ben ilk felaketin ortaya çıkışı yüzünden esir edildim.”

   “…Öyle mi?”

 

  Tabi ya, sorunun bu olduğuna dair ufak bir düşüncem vardı.

 

   “Bu ülkenin uzak bir bölgesinde yaşıyordum. Tarım ve çiftçilik odaklı bir yarı insan köyü, ilk dalga oradan belirmişti.”

 

  Ebeveynleri nazikti ve o köyde yaşayan herkes barış içindeydi.

  Ama sonra felaket dalgasıyla beraber koca bir topluluk halinda İskelet Askerler ortaya çıktı.

  İskelet Askerler en başta sadece çok sayılarda geliyordu bu yüzden köye yakın yerlerdeki maceracılar onları bastırabilmişti.

  Ama canavarlar ve kocaman böcekler inanılmaz bir kalabalıkla gelmeye devam ediyordu. Bu yüzden savunma durumları kısa sürede bozulmuştu.

  Sonra üç başlı kapkara Kerberus belirdi. Ve köylüler, çaresiz küçük otlarmış gibi ezildiler.

 

  Raphtalia’nın köyü tanınması zor ıssız bir hale dönüştüğü için köylüler umutsuzca kaçmayı denedi.

  Maalesef, canavarlar acımasızdı; sanki dünyanın en iyi sporunu yapıyormuşçasına herkesi öldürdüler.

  Ve diğer hepsi gibi Raphtalia’nın ailesi onu da yanlarına alıp uçurumun kenarına gidene kadar kaçtılar.

  Ebeveynleri kaçmanın anlamsız olduğunu bilerek Raphtalia’ya bakıp gülümsediler.

  Bu zamanı kaçmak için değil de korkulu kızlarının başını nazikçe okşayarak geçirdiler.

 

   “Raphtalia… şu andan itibaren kendini berbat bir durumun içinde bulabilirsin. Hatta bu felaket dalgasında ölebilirsin bile.”

   “Ama biliyor musun Raphtalia? İkimiz de senin yaşamaya devam etmeni istiyoruz… bu yüzden lütfen bencilliğimiz için bizi affet.”

 

  Küçük olsa bile ailesinin sadece onu güvende tutmaya çalıştıklarına tüm kalbiyle inanıyordu.

 

   “Hayıııır! Annee! Babaa!”

 

  Dan!

  Onların tek istediği Raphtalia’nın yaşamasıydı ve bu yüzden onu uçurumdan denize attılar.

  O düşerken yırtıcı bir canavarın ailesinin üzerine atlamasına şahit olmuş.

 

  Raphtalia büyük bir su sıçramasıyla denize daldı, yine de mucizevi bir şekilde hayatta kalmayı başardı ve yakınlardaki kıyıda yıkandı.

  Aklı yerine gelince Raphtalia kalktı ve anne babasına bakmak için uçurumun kenarına tekrar gitti.

  O zamana kadar şövalyeler ve maceracılar, canavarları kontrol altına alabilmişti.

  Büyük zorluklarla adeta cesetlerden oluşan bir denizde ilerledikten sonra ebeveynlerinin yerini bulabilmişti.

  Orada dehşet miktarda kan vardı… ve et parçaları her yerdeydi.

  Ebeveynlerinin öldüğünü fark eden Raphtalia içinde bir şey patlamış gibi yere serildi.

   “OLAMAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAZ!”

 

  Sonra gerçeklerden kaçmak ve hıçkıra hıçkıra tüm içtenliğiyle ailesi için en iyisi olmasını dilerken amaçsızca etrafta gezindi.

  Ve o daha ne olduğunu anlamadan sirk çadırının karanlık köşesinde hapsedilmişti.

  Orası… cehenneme benziyordu.

  Her gün birileri ya satılır ya da geri getirilirdi.

 

  Raphtalia da bu durumlara dahildi.

  Başta onu hizmetçi yapmayı düşündüler. Soylu biri onu aldı ve ona birkaç şey öğretmeye çalıştı.

  Ama Raphtalia çok öksürüyordu ve ayrıca geceleri tam bir ölüm perisi gibi çığlıklar atıyordu.

  Bu yüzden ertesi gün ilk iş olarak çadıra geri getirildi.

  Bir sonraki alıcı ona çeşitli işler öğretmeyi denedi ama yine ertesi gün hemen çadıra getirildi.

  Benden önceki alıcı aralarındaki en kaba olanıydı.

  Onu bir akşam satın aldılar, gece boyunca onu kamçıladılar ve onu yırtık pırtık bir halde geri sattılar.

  Bu dünyada başkalarına zarar vermekten memnun olan ahmaklar olmasına biraz bile şaşırmadım.

  Hastalık onu mahvetmişti, sürekli tekrar eden kabuslar neredeyse kalbini kırmıştı ve sayısız kez terk edilmişti… bunlar ben onu alana kadar yaşanan olaylardı.

 

   “Biliyor musun, seni tanıdığım için gerçekten memnunum Naofumi.”

   “…Tabii.”

   “Bana düzgün bir hayat yaşamayı öğreten sendin.”

   “…Evet.”

 

  Dalgınca Raphtalia’nın söylediklerine cevap veriyordum. Bir makine gibiydim.

  Ama artık bunun hiçbir önemi yoktu.

 

"Bu yüzden bana bir şans ver lütfen. Bu dalgayı püskürtmek için bir şans."

"...Olur."

"O zaman elimden geleni yapacağım!"

"Ha... ha... görelim bakalım."

 

Ben bile biraz fazla zalim davrandığımı düşünüyordum.

Ancak yalnızca eski ben bu kadar acınası bir tavır takınabilirdi.

     00.01

 

  Zamanın gelmesine 1 dakikamız daha vardı.

  Pozisyonumu aldım ve ışınlanmak için hazırlandım.

 

  Buum!

  Her yerde sağır edici bir ses yankılandı.

  Hemen sonrasında görüş alanım bulanıklaştı ve etrafım değişti. Muhtemelen devriliyordum.

 

   “Gökyüzü…”

 

  Ürkütücü bir şarap kırmızısına boyanmıştı, kabuk çatlamaya başladı ve çatlaklar boyutları nedeniyle tüm gökyüzüne yayıldı.

 

   “Yani bu…”

 

  Manzarayı değerlendirirken 20 kişinin takip ettiği 3 gölge hızla yanımdan geçti.

  O ahmak kahramanlar.

  En iyi yol onları takip etmek olduğu için ben de takip ediyordum ama nereye gidiyorlardı?

  Hızla ilerlerken birbirlerini ittiren ve gökyüzündeki geniş çatlaktan sürünerek çıkan düşmanlarımızı gördüm.

 

   “Burası Riyuuto köyüne yakın bir yer!”

 

  Raphtalia etrafı incelerken endişeyle bağırdı.

 

   “Tarım alanı olduğu için burada hala birçok yerli olmalı!”

   “Ama herkes buradan boşaltılmış olma—“

  Sonra aniden bir şeyi fark ettim.

  Felaket Dalgasının nereden geleceğini daha önceden bilmiyorduk değil mi? O zaman nerelerin boşaltılması gereken yerleri nasıl bilebilirdik?

 

   “Sizi aptallar bir dakika bekleyin!”

 

  Seslenmeme aldanmadan o aptal 3 kahraman dalganın kaynağına doğru hızlandı.

  Bu süre zarfında bir grup canavar örümcek, kalabalık canavar topluluğundan ayrılıp doğrudan köye doğru ilerlemeye başladı.

  Durun, kahraman topluluğu silahlarıyla gökyüzüne ateş açtıları, bir tür mesaj veriyorlardı.

  Bunu, şövalyeleri bilgilendirmek ve onların yardım etmesini sağlamak için olabilirdi.

 

   “Pişt! Raphtalia! Hadi gidip köyü koruyalım!”

 

  Riyuuto köyündeki birçok insana teşekkür borçluydum.

  Eğer dalga yüzünden ölürlerse kesinlikle vicdan azabı çekerim!

 

   “HIHII!”

 

  Sonra o aptal kahramanlardan ayrılıp farklı bir yöne doğru hızlandık.

 

        Kerberus > Cehennemin girişinde bekleyen üç başlı köpek

 

Önceki Bölüm Sonraki Bölüm

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.