Tate no Yuusha no Nariagari - Bölüm 20: Felaket Dalgası

Çeviri : SunFlower
Düzenleme : Lohengramm
Beğeni : 0
Okunma : 148
Tarih : 29 Ağustos 2018 18:38:01

Felaket Dalgası

 

  Tam da dalgayla gelen canavarlar köyü mahvetmeye başlamadan önce oraya vardık. Maceracılar ve askerler kalabalık saldırı grubuna karşı zar zor savunma yapabiliyordu. Sayıları azalmıştı…

  …ve savunmamız aşılmak üzereydi.

 

   “Raphtalia lütfen köylüleri buradan uzaklaştır.”

   “Hah? Ya sen Naofumi…?”

   “Ben düşmanı kızdıracağım!”

 

  Kendimi öne attım ve kalkanımı, çekirge görünümlü canavarlara doğru sertçe vurdum.

  Metalin çarpışma sesini bariz şekilde duymuştuk ama herhangi bir zarara sebep olmamıştı.

  Yine de dikkatlerini çekebilmeyi başarmıştım…

  Raphtalia’ya da hep böyle yapardım.

 

   “Tadaa!”

 

  Zayıf çekirge gibi gözüken canavar sürüsü benim olduğum yöne doğru atıldı. Yeni taktik bulmalıyım, hızla yeni hedefime karar verdim: hortlaklar ve eşek arısı topluluğu.

 

  Dan! Dan! Dan!

 

  Bu barbar zırhım sayesinde mi yoksa kalkanımla mı ilgili? Hangisi olursa olsun genelde olduğu gibi zarar almadım.

 

   “B-Biz?”

   “Ah evet… Ben onları zapt ederken siz gidip kendinizi düzeltin!”

 

   Riyuuto köyünde birçok tanıdık yüz gördüm.

  “T-Tabii efendim!”

 

  Neyse ki alandaki tek kişi ben olsam bile kimse ölümcül yara almamıştı.

 

   “Bu ne…”

 

  Bu düşünce de ne şimdi? Ne kadar sevimsiz.

  Ben biraz sersemleyip dalgınca bakarken canavarlar pençe, köpek dişleri ve iğne saldırılarını kullanarak beni yerle bir etmeye çalıştılar.

  Her ne kadar saldırılar etkiliymiş gibi birkaç ses duysam hiçbir acı hissetmiyordum sadece çok hafif kaşıntı hissettim.

  Ama tabii onların üzerimde süründüğünü hissetmek berbattan öte bir histi.

  Bu yüzden onlardan birini çok fena patakladım.

  BAM!

  Kahretsin, buranın yerlileri diğer insanları nasıl yalnız bırakacaklarını bilmiyorlar mıydı?

  Ama sanırım felaket dalgası gerçekleşiyor olduğu için bu duruma yapacak bir şey yoktu.

 

   “Ya-Yardım e--!”

 

  Minnet borcum olan otel sahibine bir canavar tam arkamda saldırıyordu.

  Otel sahibinin, canavarın pençesi yüzünden başı koparılmadan önce, bağırdım:

 

   “Hava Darbesi Kalkanı!”

 

  Bu yeteneğimi kullandım ve can kurtarıcı kalkan belirerek hemen otel sahibini korudu.

  Otel sahibi kalkanın birden belirmesiyle şoka girmişti sonra benim olduğum tarafa baktı.

   “Kaç hadi!”

   “…Aah, teşekkür ederim.”

  Eğilerek selam verip şükranlarını belirtti ve ailesiyle beraber oradan ayrıldı.

 

   “Hyaaaaaaaaaaaaaaa!”

 

  Aşina olduğum, sağır edici bir bağırış.

  Onu takip eden bir grup canavardan kaçmayan çalışan bir genç kızın olduğu yerden geliyordu.

  Oraya yaklaştım.

 

   “Kalkan Zindanı!”

 

  Bir kutu kalkanı gelip o kızı koruması için çağırdım.

  Kalkanların birden belirmesiyle canavarların yeni hedefi ben olmuştum.

  Bu güzel. Gelin hadi. Ben çok lezzetliyim.

  Kalkan Zindanı'nın etkisi geçmeden canavarları kendime çekmeyi başardım ve tekrar öne atıldım.

  BAM! BAM!

 

  Haah haah…

  Bedenim sayıca çoğalan canavarlar yüzünden ağırlaşmaya başlamıştı.

  Sonra da ateş yağmuru başladı.

  Grup halindeki canavarların arkasından gelen zırhlı birlik halindeki şövalyeleri görebiliyordum. Onların arasındaki büyücüler sihir yapıyordu, ateş yağmurunun sebebi buydu.

 

   “ARKADAŞLAR! Burada müttefik var!”

 

  Her ne kadar sadece ben olsam da.

  Canavarlar hızla tutuştu ve kül oldular.

  Çok fazla böcek olduğu için onlar da bir güzel yandı.

  Görünüşe göre sadece fiziksel savunmam değil sihir savunmam da oldukça yüksekti.

  Ön taraf içimden gelen öfke gibi parlak bir kan kırmızıyla yanıyordu, bu dost ateşinin sebebini sorgularken; şövalye ordusuna baktım ve onlara yaklaşıyordum ki kargaşanın ortasında pelerinim uçuştu ve alevleri dağıttı.

 

   “Hm, yani bu Kalkan Kahramanı… Şaşırtıcı bir güçlükleri yenme yeteneği var.”

 

  Şövalye komutanı bana bir bakış attı ve bunları söylerken yere tükürdü.

  Sonra arkasında kılıcını savuran bir gölge belirdi.

  Büyük bir “Şlaaak!” sesiyle komutan kılıcını kılıftan çıkardı ve kendi bıçağıyla ona saldıran kişinin bıçağının önünü kesti.

 

  “Naofumi’ye karşı bu tavrının anlamı ne!? Cevabına göre seni keserim!”

 

  Raphtalia kana susamışlığıyla böyle bir çıkış yaptı.

 

   “Kılıç Kahramanı'nın yoldaşı, ha?”

   “Doğru. Ben Naofumi’nin yoldaşıyım! Hiçbir saygısızlığı affetmem!”

   “…Bir yarı insanın, biz şövalyelerle aynı seviyedeymiş gibi konuşması… bu ne cüret?”

   “Sen vatandaşlarını koruma görevini önemsemedin ve kendi müttefiklerine saldırdın, özellikle de kendi sihrini kullanarak tüm canavarlarla birlikte ateşe vermeye çalıştığın Naofumi’ye saldırdın. Bu yüzden sizin gibi insanlara şövalye demek uygunsuz!”

   “Hâlâ buralarda ve güvende olması yeterince iyi değil mi?”

   “Hayır, değil!”

 

  Raphtalia diğerleri onu çevrelemeye başlarken hararetli şekilde komutanla tartışmaya devam etti.

 

   “Kalkan Zindanı!”

   “Kahretsin, seni pi—”

 

  Çevrelenen şövalyeleri zindanımla sınırlandırdım ve yaptığım zorlu işten kurtulmaya çalışan şövalyelere baktım.

 

   “…Buradaki gerçek düşmanlar dalgayla gelen canavarlar değil mi? Amacınızı karıştırmayın!”

 

  Yüzü bembeyaz olan şövalyeler benim bu çıkışımdan sonra kafalarını çevirdiler.

 

   “Suçlu bir Kahramanın bu şekilde saçma şeyler söylemeye hakkı yoktur.”

   “Ah peki… Bana her türlü uyar. Yani siz bana düşman olmak istiyorsunuz, öyle mi?”

 

  Ön taraftaki ateş, üzerimde sürünen canavarlar ve dalganın etkisiyle daha çok gelmeye başlayan yaratıklarla doluydu, hepsi yanıyordu.

  Bütün bunları göz önünde bulundurarak bana baktığında tüm şövalyelerin yüzü maviye döndü.

  Sonuçta, ben Kalkan Kahramanıydım. ‘Bu adamla uğraşma’ ya da işte buna benzer bir şey.

 

   “Raphtalia, tahliye etmen bitti mi?”

   “Hayır… henüz bitmedi. Sanıyorum bu biraz daha vakit alacak.”

   “Anladım, o zaman acelete et ve vatandaşları uzaklaştır.”

   “Ama…”

   “Bizim müttefiklerimiz üzerime ateş yağdırsa bu hiç can yakıcı ya da kaşındırıcı bile değildi. Bu sadece… kollarım ve bacaklarım yalanmış gibi bir his verdi.”

 

  Raphtalia’nın omzuna dokundum ve sonra şövalyelere baktım.

 

   “…Ne pahasına olursa olsun seni kesinlikle öldüreceğim. Mesela en berbat canavarları üzerine salacağım ve sizi orada bırakacağım ve bunun gibi birkaç eğlenceli şey daha.”

 

  Tehdit edişim etkili olmuştu, şövalyeler sihir denemeyi bıraktı ve iç çekti.

 

   “Şimdi Raphtalia. Savaş çoktan başladı; insanları bu savaşın şiddetinden uzak tutmalısın. Vöh, bak, bir grup düşma. Evet hadi git ve bunu yap.”

 

  Beklenmedik şekilde, şövalyeler kendi ağırlıkları kadar yük taşıyabilecek gibi göründükleri için… onları burada bırakmak iyi gibi duruyordu.

 

   “E-evet!”

 

  Sözlerimden sonra Raphtalia hızla köye döndü.

 

   “Kahretsin! Suçlu bir Kahraman olsan bile hava atmaya çalışıyorsun.”

 

  Şövalye komutanı, Kalkan Zindanı’nın süresi bitince bana bir aptal gibi bağırmaya başladı.

 

   “Peki, yani sen… ölmek mi istiyorsun?”

 

  Canavarlar üzerime doğru gelmeye başladı.

  Aptallar, onları burada bırakırsam tek başlarına kendilerini korumaları gerekeceğini bildikleri için sustular.

  Aman tanrım, bu insanların arasında bir tane iyi birini bulamayacağım gibi.

  Bu adamlar, Kalkan Kahramanı olduğum için başkalarını korumak dışında yapacak bir şeyimin olmadığını düşünen insanlardı. Kim eğlence olsun diye başkalarına yardım eder ki?

 

  Sonrasında, ortaya çıkan canavarların temizlenmesi büyük ölçüde tamamlandı.

  Raphtalia endişeyle insanları köyden uzaklaştırmayı bitirir bitirmez alana geri döndü, o sırada ben intikam almaya başlamıştım.

  Şövalye sürüsünü insan kalkanımızmış gibi kullanırken bir yandan da canavarları kızdırarak üstümüze doğru çekerken işlerini bitirdik. Ve birkaç saat çabucacık geçti.

 

   “Tamam, sanırım artık sona geldik.”

   “Öyle görünüyor, çocuk oyuncağıydı.”

   “Yep, bu şekilde bakınca bir sonraki dalga da böyle olur gibi duruyor.”

 

  Bizim cesur savaşçı kahramanlarımız, savaş alanının ortasında, aynı zamanda dalga patronu Chimera’nın yatıyor olduğu yerde konuşuyorlardı.

  İnsanları tahliye etmek sanki sadece maceracıların ve şövalyelerin sorumluluğuydu…

  Bir ay geçse bile bu aptallar bunun hâlâ bir oyundan başka bir şey olduğunu düşünmüyordu.

  Bu boktan kahramanlara karşı sessiz kalmak beni zorluyordu ama dalgadan sağ kurtulmayı başardığım için rahatlamıştım.

  Gökyüzü hâlâ kapkaraydı. Bu sadece zamanla ilgiliydi, akşam güneşiyle birlikte renk turuncuya dönerdi.

  Ayrıca en azından bir sonraki aya kadar yaşamalıydım.

  …Hiçbir zarar almasam da bu muhtemelen dalganın güçsüzlüğündendi: yani şimdilik yara almamıştım. Dürüstçe söylemem gerekirse bir sonraki dalgaya dayanabilir miyim bilmiyordum.

  Eninde sonunda onların saldırılarına karşı koyamayacak hale gelecektim… sonra ne olacaktı?

 

   “İyi işti cesur kahramanlar. Kral, başarılarınızı kutlamak için çoktan bir ziyafet sofrası hazırlattı. Sizi oraya davet ediyoruz, çünkü ödülleriniz de orada verilecek.”

 

  Doğal olarak katılmak istemiyordum. Ama param yoktu. Bu yüzden orada bulunarak onları kutsayacaktım! Hadi yola çıkalım!

  Aslında her dalga sonrasında çabalarımıza denk gelecek şekilde bize ödüller hazırlamaları beklenir bir durumdu.

  500 gümüş para. Bu şu an benim için çok büyük bir miktardı.

   “Ah, ımm…”

 

  Riyuuto köylüleri beni gördü ve konuşmak için bana doğru geldiler.

 

   “Ne?”

   “Çok teşekkür ederiz. Sen orada olmasaydın hepimiz ölürdük.”

   “Ben orada olmasam da siz kurtulurdunuz.”

   “Hayır.”

 

  Bir başka köylü yorumuma karşı çıktı.

 

   “Hayatta kalmamız senin oralarda olman sayesinde oldu.”

   “Eğer öyle düşünüyorsan… o zaman ne istersen yap.”

   “””EVEEET!”””

 

  Köylüler beni selamladı ve geri gitti.

  Köyleri şiddetli şekilde baskına uğramıştı. Sanırım orayı eski haline getirmek epey zor olacaktı.

  Sadece hayatlarını kurtaranlara minnet duyuyorlar ve beni genelde küçümsüyorlar… ne iki yüzlü bir topluluk.

 

   “Naofumi!”

 

  Uzun süren savaştan sonra çamurlu, terli ve gülen Raphtalia koşarak bana doğru geldi.

 

   “Gerçekten başardık! Herkes şükranlarını belirtiyor.”

   “…Sanırım.”

   “Bununla birlikte kimsenin sonu benimki gibi olmayacak. Bunların hepsi senin sayende Naofumi!”

   “…Haaa.”

 

  Yani bu doğduğum yerde tarih boyunca bilinen, savaş sonrası neşe dedikleri durum; Raphtalia’nın gözünden yaşlar akmaya başladı.

 

   “Ben de… en iyisini yapmayı denedim.”

   “Doğru, sen de iyi iş çıkardın.”

 

  Başını okşarken onu övüyordum.

  Bu doğruydu. Raphtalia komutlarımı dinledi ve fedakarca savaştı.

  Bunu yanlış şekilde değerlendirmek benim ahmaklığım olurdu.

 

   “Bir grup canavarı yendim.”

   “Haha, beni gerçekten kurtardın.”

   “Hehehe.”

 

  Raphtalia bu kadar neşeyle gülerken biraz rahatsız hissettim ahbap; sonra kaleye doğru ilerledik.

 

   “Güzel güzel! Tam da kahramanlarımızdan beklediğimiz gibi. Bu ve bundan önceki savaşın ölü sayılarını karşılaştırdığımdaki şaşkınlığımı gizleyemiyorum.”

 

  Güneş batıp gece yerini alır almaz kral yüksek sesle görkemli ziyafetini duyurdu.

  Bu arada önceki savaşın ölü sayısıyla ilgili bir fikrim yoktu ama bu savaştaki ölü sayısı tek basamaklıydı.

  …Tabi bunun için övgü almak gibi bir isteğim yoktu.

  O kalın kafalı kahramanların, canavarlardan arta kalanlarla mücadele etmeyi sorumluluk olarak alırken beni temizlik yapmak için arkada bırakmalarına içerlememiştim.

  Sonuç olarak bizim acıklı durumda olacağımızı düşünüyordum.

  Bu sefer şanslıydık ama şövalyeler vaktinde gelmeseydi neler olacağını kim bilebilirdi…

  Bizi onlara yakın yere gönderen kum saati sağ olsun.

  Bu ciddi bir konuydu…

 

  Yardım için bağır ve yardımcılar gelsin.

 

  Dalgaya karşı savaşla ilgiliydi.

  Kum saati tarafından ışınlandığımızda şövalyelerin bize eşlik etmek için hareket ettirilmesi iyi bir imkandı.

  Ama biz son ışınlandığımızda şövalyeler arkada kalmadı mı?

  Bu onların tercihi olmalı! O insanlar bir kahraman olarak beni bilgilendirmek istemiyorlar bu yüzden de onlar ışınlanmadı!

  Ama… bu aptal kahramanların yoldaşları da ışınlanmadı mı?

  Yani, bu nasıl oldu?

  Böyle bir ayarlama inanılmaz acayip, sanki bir oyun gibi.

  …Aman neyse, büyük bir belayız, öyle değil mi? Bu yardım geldiği için onların savunmalarını bıraktıkları bölüm.

  Kısacası karışık bir konu.

  Ziyafetin verildiği yerin uygun gözüken bir köşesinde bana düşen yemekleri yiyordum.

 

   “Bu tam bir ziyafet!”

 

  Raphtalia yıldız gibi parlayan gözleriyle normalde yiyemeyeceği yemek dağına baktı.

 

   “Git ve ne istiyorsan ye.”

   “Tabi efendim.”

 

  Genelde ona yemesi için güzel şeyler vermem… bu yüzden burada ne istiyorsa yemesine izin vermek mantıklı olacak. İstediği kadar yedikten sonra savaş sırasında çok daha faydalı olacaktır.

 

   “Ah… Ama eğer çok yersem kilo alırım.”

   “Henüz hızlı büyüme vaktin gelmedi bile, değil mi?”

   “Ih…”

 

  Nedense Raphtalia baya sıkıntılı bir yüz ifadesine büründü.

 

   “Ne istersen yemende bir sıkıntı yok.”

   “Sen şişman kızları mı tercih ediyorsun, Naofumi?”

   “Hah?”

 

  Ne diyordu o?

 

   “Pek değil.”

 

  Kadınları düşünmek sadece aklımda o sürtüğün canlanmasına sebep oluyordu. Ayrıca birçok hoş olmayan duygu ve düşünce de ortaya çıkıyordu.

  Birini söylemem gerekirse o kadın iğrenç bir aklın şekil bulmuş haliydi…

 

   “Sanırım bu doğru. Her zamanki Naofumi gibi.”

 

  Aklında ne varsa ondan vazgeçmiş gibi bunları söyledi.

 

   “Naofumi, bu çok iyi.”

   “İyi.”

   “Evet.”

 

  Hmm… Bu ziyafet zaman israfıydı. Ne zaman ödülümü alacaktım?

  Burası bir çöp yığını gibi, etrafa bakmak beni sinirden delirtiyor.

  …Bir düşününce ödüllerin yarın verilmesi ihtimali olabilir.

  O zaman bu aptalca bir davet miydi? Yok hayır, yemekler çok güzel olduğu için bundan faydalanacağım.

  Raphtalia gelişim çağında olduğundan durumu diğer insanlarla aynı değildi! Asla böyle bir şansı kaçıracak kadar salak olamazdım.

 

   “Acaba yemekleri eve götürmek için kap gibi bir şey var mı, merak ediyorum.”

 

  Her zaman yarını düşünmeli ve asla para israf etmemeliyiz.

  …Bana dinlenmek için izin vermelerini ve yemeği daha sonra tekrar pişirmelerini isteyeceğim. ‘Yemek’ gibi görünen her şey benim için uygundur.

  Motoyasu kalabalığın arasından bize doğru geliyordu.

  Cidden, bugünkü sıkıntı ne?

  Baş belası gibi gözüktüğü için Motoyasu bana yoğun nefretle bakarken kalabalık o yürüyen çöpe yol açtı.

 

   “SEN! NAOFUMI!”

   “…Ne?”

 

  Bir elindeki eldiveni çıkardı ve bana fırlattı.

  Eğer yanılmıyorsam bu adam benimle düello yapmak istiyordu.

  Kalabalık bir sonraki sözüyle hareketlendi.

 

   “Düello yap benimle!”

   “Neden bahsediyorsun?”

 

   Sonunda beyni mi yandı?

  Gün boyu oyunları düşünmeye devam edersen bir aptala dönüşeceksin.

  Patronu öldürmek için görevlendirilen kahrolası mızrak kahramanı, savunması gereken masumlardan vazgeçiyordu.

 

   “Biliyordum! Raphtalia sadece, senin kölen olduğu için peşinden geliyordu!”

 

  Beni gösterip ihbar ederken mücadele ruhuyla yanıp tutuşuyordu.

 

   “Hmm?”

 

  Söz konusu kişi bir güzel ziyafetin tadını çıkarıyordu.

 

   “Yani, ne olmuş?”

   “’Yani ne olmuş?’... diyorsun?! Bunu cidden söyledin mi!?”

   “Haaa.”

 

  Bir köleye sahip olmanın neyi var?

  Benim tarafımda savaşmak isteyen başka kimse yoktu. Bu yüzden bir köle aldım ve onu kullandım.

  Ha ayrıca bu ülkede kölelik yasağı yok.

  Yani bu sinirden kuduruşun sebebi ne?

 

   “O benim kölem. Bu durum seni ne ilgiendirir?”

   “Bu… Yanlış olan kölelik değil!  Bizler bu dünyadaki insanlardan farklı ahlaki değerlere sahip kahramanlar olduğumuz için bu yaptığın yanlış!”

   “Biraz geç olmadı mı… kendi dünyalarımızda da köleler vardı değil mi?”

  Motoyasu’nun dünyası hakkında bir şey bilmiyordum. Ama insanlık tarihinde kölelik içermeyen bir topluluğun olmaması neredeyse imkansızdı.

  Bunun farklı bir yorumlaması şöyle olabilir: toplumdaki bireyler yüksek birliklere köle.

 

   “Affedilemez? Sen kafanı kullanıyor musun? Şu kahrolası beynini bir kullan, düşün!”

 

  Diğer insanları da kendi ön yargılı inançlarına katılmaları için zorluyordu… Bu adamın aklından sorunları var.

 

   “Ama neyse ki burası başka bir dünya. Burada köleler var. Benim onları kullanmamdaki sorun ne?”

   “Ap…tal!”

 

  Motoyasu dişlerini sıkarken yumruğunu bana salladı.

 

   “Düello yap benimle! Eğer ben kazanırsam Raphtalia’yı sal!”

   “Neden bu çekişmeyi kabul etmek zorundayım? Hem ben kazanırsam ne olacak?”

   “Raphtalia’yla ne istersen yapabilirsin! Tıpkı şimdi olduğu gibi.”

   “Sen geri zekalı mısın?”

 

  Bu düellonun bana pek bir yararı olmayacağını anlayınca Motoyasu’yu umursamamaya ve oradan ayrılmaya yeltendim.

 

   “Motoyasu’nun dediklerini duydum.”

 

  Heyecanlı kalabalık, krala yol verdi.

 

   “Kahramanlardan birinin köle kullandığını duydum… her ne kadar sadece bir söylenti olsa bile. Eğer Motoyasu’nun teklifini reddedersen o zaman ben teklif ederim. Düello!”

   “Götüm. Hadi bizim ödülleri ver. Böyle bir yerde harcayacak zamanım yok!”

 

  Kral iç çekti ve parmaklarını kıpırdattı.

  Askerler nereden çıktılarsa gelip beni çevrelediler.

  Raphtalia’ya baktığımda askerler tarafından alıkonulduğunu gördüm.

 

   “Naofumi!”

   “…Sen beni tehdit mi ediyorsun?”

 

  Tüm sinirimle ona bakarken söyledim.

  Bu adam ne dersem diyim inanmayacaktır.

  Yani durum buydu, buraya davetsiz girdiğimi bilmiyordum.

 

   “Eğer bu dünyadaysan benim her bir kelimem bir emirdir! Eğer iş ilerlerse Kalkan Kahramanının kölesine zorla el koyabilirim bile.”

   “…Psk!”

 

  Kölenin üzerindeki laneti çözmek… buranın büyücüleri bu teknikleri biliyor olmalı.

  Bir diğer deyişle Raphtalia’yla bağlantımı korumak için savaşmalıyım.

  Uğraşma benimle! Bu köleye verdiğim parayı bile yeni yeni toplayabildim.

  Onun üzerinde kimin emeği ve parası var sanıyorsun?

 

   “Bu saldırı anlamsız! Ben—ııııııh!”

 

  Bir şey söyleyememesi için bir kumaş parçası kıvrılıp Raphtalia’nın ağzına tıkıştırıldı.

 

   “Sahibin, esir edilmiş bireyin ceza lanetini aktifleştirme gücü vardır. Bu yüzden kölenin daha fazla konuşmamasını sağlamamıza izin verin.”

   “…Bunu sadece düelloya katılmam için yaptın.”

   “Seni katılma ödülünden mahrum mu bıraksak?”

   “Ne! Seni pi—”

   “Peki o zaman, düello kalenin bahçesinde gerçekleşecek.”

 

  Aşağılık kral söylenmemi yarıda kesti ve düellonun yerini bildirdi.

  Kahretsin, saldırı gücüm olmadığını görmüyor musunuz? Bu aptal bir yarış!

Önceki Bölüm Sonraki Bölüm

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.