POPÜLER NOVEL GÜNCELLEMELERİ
Cilt 1

The New Gate Bölüm 1.03: Bir Son ve Bir Başlangıç - 3

Çeviri : Lohengramm
Düzenleme : -
Okunma : 68
Tarih : 02 Aralık 2018
Önceki Bölüm Tüm Bölümler

THE NEW GATE

1. BÖLÜM 3. KISIM

Shin, Hediyeler'den sonra yeteneklerine ve büyülerine de iyice göz attı ve hatta doğrulamak için birkaç tanesini aktifleştirdi. Çevresinde yok olması sorun olacak bir şey olmadığı için şanslıydı, bu sayede yeteneklerinin gücünü ve büyülerini özgürce test edebildi.

Çevresinde bir sürü büyük krater yarattıktan sonra iki ana şey öğrendi: Dövüş Sanatları Yetenekleri'nin felç cezası ve dolma süresi gitmişti ve artık büyüsünün gücünü doğrudan kontrol edebiliyordu.

Hâlâ oyun olduğu zamanlarda felç cezası ve dolma süresinin olması doğaldı, ama gerçek hayatta var olmaları hiç mantıklı olmazdı, bu yüzden yok olmaları çok işine yaradı. Ama her istediğinde Dövüş Sanatları Yetenekleri'ni sonsuza kadar üst üste kullanamıyordu.

Oyunun karakteristik özelliklerinin yok olmasının kötü yanıysa artık tendonlarının yırtılabilecek, eklemlerinin çıkabilecek ve genel olarak sakatlanabilecek olmasıydı. Eğer burası gerçekse, bu gayet mantıklıydı. Ne olursa olsun Shin artık oyun dünyasında değildi. Eğer düşmanın saldırısına maruz kalırsa artık yalnızca HP barı aşağı düşmeyecekti. Eğer nasıl hareket edeceğini dikkatlice düşünmezse, ihtiyacı olduğunda bunu yapamayabilirdi.

Shin kendisine bunun artık bir oyun olmadığını yeniden hatırlattı.

Eskiden gerçek hayatı, oyun dünyasıyla birbirine karıştırırdı, ama artık oyun dünyasını, gerçek dünyayla karıştırıyordu. Böyle şeyler düşünürken Shin'in aklına, THE NEW GATE'i ikinci bir gerçeklik olarak görmeye başladığı geldi.

"O hâlde burayı üçüncü bir gerçeklik olarak mı düşünmeliyim?" diye düşündü Shin, yüzünde sinsi bir gülümsemeyle.

İkinci gerçekliğin (oyun dünyasının) gerçek gibi hissettirmesi biraz zaman almıştı, ama üçüncü gerçekliğe çok daha çabuk uyum sağlıyordu. Az önceki yorgunluğu sanki bir yalanmış gibi şu an çok heyecanlıydı.

"Sanırım gitme vakti geldi."

Shin, eşya kutusundan bir kitap ayracı çıkardı. Bu normal gibi görünen kitap ayracını yukarı kaldırdı.

"Eve dön!"

Shin bunu söylerken ışık bir anda kitap ayracının etrafına toplandı ve bir beyzbol topu şeklini aldı. Ardından da bir şahin şekline büründü.

Işıktan yapılma şahin, havada süzüldü ve Shin'in kafasıyla arasına biraz mesafe koyarak belirli bir yeri gösterdi.

Shin'in kullandığı eşyanın adı Rehber'di. Kullanıcılara önceden kaydedilmiş mekanlara dek rehberlik ediyor. Genelde avlanma alanlarındaki güvenli noktalar işaretlenirdi, ama Shin gibi birkaç oyuncu evlerini işaretlerdi.

Shin, harita çıkaramadığı için nerede olduğunu bilmiyordu. Ardından eşyalar listesinde Rehber'i gördü ve kaydettiği tek mekan Ev olduğu için önce oraya bakmaya karar verdi.

Işığın şahin şeklinde olması tamamen Shin'in tercihiydi. Oyuncular bu eşyanın ışığının şeklini istedikleri gibi değiştirebiliyorlardı.

"İşte geliyorum, bekle beni güzel evim!"

Shin evine doğru koşmaya başladı. Gideceği yeri seçtiğinde eşya oranın 67 kemel ötede olduğunu gösterdi. 1 kemel yaklaşık 1 kilometreye eşitti. Yani evi yaklaşık 67 kilometre uzaklıktaydı.

Normal birinin bu mesafeyi yürümesi baya zaman alırdı, ama Shin'in dayanıklılığı ve bacak gücü önceki hâline göre bambaşka bir seviyedeydi. Aylak aylak gezinirken bile hızlıca yol katedebilirdi. Koşu hızıysa saatte 70 km'ye kadar çıkabiliyordu. Dahası bir araç sürmüyordu, bu yüzden bütün arazilerden, sık ormanlardan, kuru çalılıklardan veya kayalarla dolu boş arazilerde seyahat edebilirdi.

"Yiiiiihhhuuuuuu~~!!"

Rüzgârda koşarken çığlık atmak çok iyi hissettirmişti. Sanki uyandığından beri göğsünde biriken bütün o kasvetli duygular bir anda temizlenip yok olmuştu. Koştuğu için coşkuyla dolmuştu. Dayanıklılığının ne zaman biteceğini bilmiyordu, ama pek fazla azaldığını hissetmiyordu, bu yüzden hiç durmadan koşmaya devam etti.

Yolda Tetra Grizzlies (dört kollu ayılar), Çift Başlı Yılanlar ve Alevli Yaban Domuzları gördü. Gücünü denemek için karşısına çıkan bütün bu canavarları kesti. Ayıların, yılanların ve yaban domuzlarının seviyesi sırasıyla 87, 68 ve 79'du. Seviyeleri konusunda yanılmıyordu çünkü bu bilgiyi Analiz X'ten almıştı. (Ç.N: Analiz seviye 10, Analiz "x" değil.)

Hepsi yeni başlayanların sık sık seviye kastığı belirli saldırı düzenleri olan canavarlardı. Shin'in seviyesindekiler onları silahsız rahatlıkla yenebilirdi, ama canavara bakıp onun doğaçlamasını ve hayatta kalma çabasını görünce ürperdi.

Ardından kendi kendine bu canavarlarla dövüşerek zaman harcamanın iyi olmadığını düşünerek yalnızca koşmaya odaklanmaya karar verdi.

Çayırlarda koşmaya, kayalardan atlamaya ve ormanlarda depar atmaya bir saat boyunca devam etti. Karşısına koca bir kale suru çıktığında ve buraya yaklaştığında, şahinin ışığı evine yaklaştığını gösterirmişçesine titremeye başladı.

Yavaşladı, ardından tamamen durdu. Şahin, kale surlarının biraz dışındaki bir yeri gösteriyordu. Görünüşe göre burası kale surlarının önündeki ormanda bir yerdeydi. Ama Shin, evinin yakınlarında şehir veya sur olmadığına emindi.

"Bunu ne ara yaptılar?"

Kale surlarına bakarak ve iç çekerek mırıldandı. Surlar yaklaşık altı katlı bir bina uzunluğundaydı, yontma taştan yapılmışlardı ve asil bir hava veriyorlardı.

Çiziklerin ve parçalanmaların canavar savaşlarından ötürü olup olmadığından emin değildi.

Shin oyunun içinde büyük çaplı bir sürü savaşa girmişti, bu yüzden kale kuşatmaları konusunda da çok deneyimliydi. Bu kalenin aşılması güç olacağını düşündü. Canavar caydırıcılar, güçlendirme ve büyü dayanıklılığı gibi güçlendirmeler yapılmıştı. Hepsi güç olarak yüksek seviyeydi.

Şu anki konumunda Shin herhangi bir kapı göremedi, bu yüzden surların ardında bir şehir olduğunu düşünmüyordu, ama çevresini dolaşana dek bundan emin olamazdı. Ancak çorak bir arazinin çevresinde surlar olması pek mantıklı değildi, bu yüzden buraya daha sonra bakmaya karar verdi.

Şimdilik surla işi yoktu, bu yüzden yeniden ormana baktı ve şahinin gösterdiği yere doğru bakmaya devam etti.

Yaklaşık 100 mel yürüdükten sonra aniden kendini değişik bitki örtüsü olan bir açıklıkta buldu. Şu ana dek geçtiği ağaçların genişliği 30-40 c,emeldi fakat bu bölge genişliği 1 mel olan devasa ağaçlarla kapatılmıştı. (Ç.N: mel = metre ve cemel = santimentre)

Açıklığın ortasında tam da hatırladığı gibi bir bina dikiliyordu.

Görünüşü taştan ve ağaçtan yapılma tek katlı bir ev gibiydi. Oyunun içindeyse burası hem dükkan hem de eviydi. Dükkan tarafının girişinde Yorozuya Tsuki no Hokoraşeklinde okunan kocaman bir tabela vardı. (Ç.N: Yorozuya "Perakendeci" anlamına geliyor ve Tsuki no Hokora'nın düz çevirisi de Ay Tapınağı.)

"Görünüşü pek fazla değişmemiş."

Hiç şüphesiz burası Origin'e karşı yaptığı nihai savaştan önceki gibiydi. Shin evinin hâlâ güvende olduğunu görünce rahatladı.

Shin oyunun içindeki dükkanı işletirken, silahtan eşyalara kadar bir sürü mal satıyordu. Bunlar genel olarak arazilerden veya zindanlardan düşürdüğü eşyalardı ve bazen kendi yaptığı şeyleri de satıyordu.

Shin'in ziyaret ettiği araziler ve zindanlar, yüksek seviyeli canavarların bulunduğu yerlerdi, bu yüzden nadir eşyaları ve materyalleri elde edebiliyordu ve bunları dükkanında satıyordu. Ay Tapınağı yüksek seviyeli oyuncular arasında çok ünlü olmuş, iyi gizlenmiş bir dükkandı. Sattığı şeyler genelde çok pahalıydı, bu yüzden müşterilerinin çoğu yüksek seviyeli oyunculardı.

Başarılı iş yerini düşünürken (aslında çok nadir meşgul olurdu) Shin kapıyı açtı. Dükkanda neden mallar sıralı olduğu halde tezgahın boş olduğunu merak etti.

Dükkanın içinde resmi zırhlar ve pelerinler giyen birkaç adam ve kadın vardı. Birkaçı Shin'in girdiğini fark etti ve iki tanesi ona doğru yaklaştı.

"Özür dilerim, şu an biraz meşgulüz. Daha sonra yeniden uğrar mısınız?"

Bunu diyen kişi muazzam süslenmiş bir zırh giyen sarışın bir delikanlıydı. Hemen hemen Shin'le aynı boydaydı ama düzenli çalıştığı, kalın kollarından ve bacaklarından belli oluyordu.

"Burada ne oluyor?"

"Sana çıkmanı söyledik!"

Ne olduğunu sormaya çalışırken sarışının yanına gelen kahverengi saçlı adam tarafından kabaca ona çıkmasını emretti. O da çok süslü bir zırh giyiyordu. Shin'den biraz daha uzundu ve iyi orantılı, yapılı bir vücudu vardı.

"Benim de bugün halletmem gereken işlerim var."

"Kapa çeneni. Senin gibi ezik bir maceracının bize cevap vermeye hakkı yok!"

"Hey, kes şunu Iran!"

Iran muhtemelen kahverengi saçlı delikanlının adıydı. Ona karşı resmi dille konuşmak yazık olurdu, bu yüzden Shin normal dille konuşmaya karar verdi.

Shin'in gitmeye niyeti olmadığını görünce Iran onu kaba kuvvetle atmaya karar verdi. Shin'i uçurmayı planlarak avuçlarını Shin'in boşluğuna doğru ittirdi. Shin karşılık veremeyince Iran sırıttı.

"Uoh!"

Ancak elleri Shin'e dokunduğunda, Shin hem kımıldamadı hem de ittirirken uyguladığı baskı Iran'a geri döndü ve dengesini kaybedip kıç üstü düşmesini sağladı. Zırhıyla beraber yere iki seksen kapaklanınca yüksek bir ses odada yankılandı. Çevredeki herkesin gözü o ikisine döndü. Iran yerdeydi ve neler olduğunu anlayamıyordu. Shin'se o sırada öylece durup masummuş gibi görünüyordu.

"Ku, seni piç—!"

"Bu kargaşa da ne böyle!"

"...peh!"

Bir anlık çılgınlıkla Iran, kılıcına uzandı. Aynı anda dükkanın içinde yüksek bir ses yankılandı ve Iran aniden büzüştü. İşlerin sarpa saracağını düşünen Shin, içinden derin bir nefes verdi.

Kalabalık öylece açıldı, sarışın, mavi gözlü, gereksiz yere süslenmiş bir zırh giyen, harika vücutlu bir adam aralarından çıkageldi. İkisine ters ters baktı. Az öncekinin aksine Iran çok sessizdi. Adamın kalabalığı yardığını gören Shin içinden "Sen Musa mısın be adam?" diye geçirdi.

"Ben buraya kimse girmesin demedim mi?"

"Çok özür dilerim Loost-sama!"

Iran bir an bile gecikmeden eğildi. Iran'ın böyle davrandığını gören Shin, bu adamın rütbeli biri olduğunu düşündü. Karşısında eğilmiş Iran'dan bakışlarını bir an bile ayırmayan Loost, Shin'e doğru geldi. Gözleriyle Shin'i aşağılıyor gibiydi.

(Ahh, sinir bozucu bir eleman daha geliyor.)

Shin'in ne düşündüğünü bilmeyen Loost, ağır adımlarla geldi ve Shin'in karşısında durdu.

"...............”

“?”

"Hey, sen ne yaptığını sanıyorsun? Loost-sama'nın karşısına çıkıp da kendini tanıtmamaya nasıl cüret edersin?!"

Loost, sessizliğini bozmadan Shin'in kafasında başını eğdi. Iran'ın sesini öfkeyle yükseltmesine tepkisiz kaldı. Görünüşe göre Loost bunca zamandır Shin'e kendisini tanıtmasını bekleyerek bakıyormuş.

"Ah, özür dilerim. Adım Shin, bir gezginim."

Adının sonunda -sama olan birine karşı kibirli davranarak yamuk yapmak yalnızca başına daha fazla bela açardı. Bu yüzden Shin adını söyleyerek eğildi. Bu tarz insanların karşılarında saygılı davrandığın sürece böyle şeyleri görmezden geldiğini daha önce deneyimlemişti.

"Hıh, görünüşe göre adab-ı muaşeretten bihabersin. Sorun değil, gezginler pek eğitimli değillerdir sonuçta."

Loost, Shin kafasını eğerken kibirle başını salladı. Shin hiç güvenmemişti ve böyle taktiklerin bu dünyada da işe yaradığını not aldı.

"İşimiz bitti. Gidiyoruz."

Böyle dedikten sonra Loost hemen dümdüz yürümeye başladı. Bunu fark eden Shin de çabucak sola çekildi. Shin'in hareketlerini gören sarışın delikanlı ve birkaç kişi daha gözlerini kıstı.

"Peh."

Yanından geçerken bunu diyen kişi Iran'dı. Diğer herkes Loost'un ardından dükkandan çabucak çıkmıştı. Onlar daha farkına bile varamadan, sarışın delikanlı da dahil olmak üzere dükkanda yalnızca üç kişi kalmıştı.

"Iran'ın öyle yapmaması gerekiyordu. Onun yerine özür dilerim."

Bunu diyen kişi sarışın delikanlıydı. Diğer iki kişinin de yüzünde özür dilermiş gibi bir ifade vardı.

"Merak etmeyin, aslında pek bir şey yapmadı zaten."

"Böyle düşündüğünüz için size minnettarız. Benim adım Aldi. Aldi Sheil. Eğer Kraliyet Şövalyeleri'ne ihtiyacınız olursa lütfen beni ziyarete gelin."

"Adım Shin. Eğer fırsat bulursam, bu teklifi değerlendireceğim."

Shin, Aldi'nin teklifine yanıt verirken bir yandan da sağ elini uzattı. Görünüşe göre bu bir şövalye grubuydu. Shin şövalyelerin kibirli olacağını düşünmüştü, ama Aldi ve diğer ikisini görünce Shin öyle olmadıklarına karar verdi.

Aldi dükkanı terkederken Shin'e başını salladı. Diğer ikisi muhtemelen Aldi'nin astlarıydı.

Bütün şövalyeler gittikten sonra dükkan çok ferah hissettiriyordu. Shin rafları ve rafların üzerindeki daha önce görmediği ürünleri gördü.

(Silahlar genel olarak gümüş veya demirden, en iyi ihtimalle de gümüşten yapılıyor. Ekipmanlar genelde deriden yapılma. Eşyalar da çoğunlukla düşük seviye iksirler ve eterden ve debuffları iyileştiren birkaç haptan oluşuyor. Ham madde satılmıyor.)

(Ç.N: İksirler can doldurmak, eterlerse mana doldurmak için)

Shin bütün eşyaların düşük seviye olduğunu görünce ümitsizliğe kapılmıştı. Buradaki neredeyse her şey yeni başlayanların kullanması içindi.

(Dükkan benim işlettiğim zamankinden daha iyi bir durumda değil gibi...)

Shin dükkanın durumundan ötürü endişelendi.

"Bunca zamandır ne mırıldanıyorsun?"

"Ha?"

Aniden biri konuşunca Shin'in ağzından cevap otomatik olarak çıkmıştı. Görünüşe göre bunca zamandır bilinçsizce içinden bir şeyler mırıldanıyordu. Sesin geldiği yöne doğru dönünce Shin, kendisine bakan bir çift altın göz ve altın gözbebeği gördü.

Shin tezganı arkasında genç, siyah saçlı, altın gözlü bir elf kızı gördü. İpeğimsi, parlak siyah saçından çıkan sivri kulakları gördüğünden onun bir elf olduğuna emindi. Çoğu elf güzeldi, ama onu on tane erkek görse, onu da aşık olurdu. 160 cemellik boyuyla Shin'den kısaydı. Cildi bembeyazdı ve ince ve orantılı bir bedeni vardı, göğüsleriyse apayrı bir şeydi.

İlk bakışta 17-18 yaşlarında göründü, ama elfler uzun süre yaşadığından, gerçek yaşlarını bakarak anlamak zordu. Genç görünmesine rağmen yüzlerce yıl yaşamış olabilirdi. Bu yüzden kendine bunu hatırlattı.




"Ahh, yalnızca tezgâhtaki mallara bakıyordum."

"Öyle mi? Nedense gözlerinde biraz fazla keskin bir bakış vardı."

"Kötü bir niyetim yoktu."

"Sorun değil. Baş belâları gittiğine göre, istediğin kadar bakınabilirsin."

Böyle dedikten sonra elf kızı arkadan bir sandalye çekti ve oturdu.

"'Baş belâsından' kastın az önceki herifler mi?"

"Sürekli gelip bana Efendimin ne zaman döneceğini sorup duruyorlar. Sinir bozmanın da bir sınırı vardır!"

Görünüşe göre buraya sık sık geliyorlar. Shin, bunu kızın bıkmış gibi konuştuğu ses tonundan anlamıştı.

"Kulağa gerçekten çok zor geliyor. Ah, bu arada kendimi tanıtmadım. Adım Shin. Gördüğün üzere bir gezginim."

"Kendini basit bir tezgâhtara bile tanıttığına göre baya ciddi biri olmalısın. Adım Tiera Lucent. 'Tiera' demen yeterli. Buranın sözde sahibinin çırağıyım ve aynı zamanda tezgâhtarlık yapıyorum. Eğer buraya güzel eşyalar veya ham madde getirirsen seve seve satın alırız."

"Ahh, bunu dört gözle bekliyorum. Bu arada şövalyeler sık sık onu aramaya geliyormuş, Efendin inanılmaz biri falan mı?"

"Sen ne saçmalıyorsun? Çocuklar bile Ay Tapınağı'nın sözde sahibi Schnee Raizar'ı tanır."

"Ahh, o kadar ünlü demek. Dur bir dakika, 'sözde' mi dedin?"

"Bu unvanı kullanmakta ısrar ediyor. Dükkânın gerçek sahibinin dışarıda olduğunu iddia ediyor."

"Demek o kadar ünlü birinden bile üstün birileri var ha..."

Shin, bu kadar ünlü birinden bile daha üstün birinin olduğunu duyunca, dükkânın işletilmesi konusunda içi rahatladı. Nedense bu sözde sahibin adı zihninde bir şeyleri uyandırmıştı.

"Schnee Raizer... Schnee Raizar... Schnee... Schnee RaizaAAAAAAHHHHH?!"

Shin aniden bağırınca Tiera irkiliverdi. Aniden ayağa kalkınca sandalye yere düştü ve "güm!" diye bir ses çıkardı.

"Özür dilerim, biraz şaşırdım."

Shin, sandalyenin sesi onu kendine getirir getirmez özür diledi. Bu ismin tanıdık geldiğini düşünüyordu, tabii ki öyle olmalıydı! Oyundayken dükkanı yarattığı destek karakterlerine bırakmıştı. O karakterin adı Schnee Raizar'dı."

"Seni rahatsız ettiğim için özür dilerim, ama sana Efendinle ilgili birkaç soru sorabilir miyim?"

"T-Tabii! Elimden geldiğince tüm sorularını yanıtlamaya çalışırım."

Tiera, Shin'in suratı ciddi bir ifadeye bürününce biraz çekindi. Ancak Shin, Tiera'nın hiç beklemediği biçimde işbirliği yapmasına şaşırmış hâldeydi ve Tiera'nın vücut dilini hiç okuyamadı.

"Bu Schnee Raizar isimli kişi Yüksek Elf ırkından mı? Beline kadar uzanan gümüş saçları, çok solgun mavi gözleri, 166 cemel boyu ve muazzam bir vücut yapısı var mı?

"Kesinlikle. Saydıklarınız hepsi doğru, ama... Efendimin hayranı falan mısınız?"

Tiera şu ana kadar Shin'den baya uzaklaşmıştı, ama Shin bunun farkına hiç varmamıştı.

"Anladım, demek öyle. Birbirimizi önceden beri tanıyoruz. (Çünkü dükkânın sahibi bendim ve o da benim emrimde çalışıyordu.)"

"Efendimin tanıdıklarından biri misiniz? Gerçekten mi?"

"Beni hâlâ hatırlayıp hatırlamadığından emin değilim gerçi."

Az evvel yüzünde gördüğü ifadeden dolayı olacaktı ki, Tiera şu an Shin'e büyük bir şüpheyle bakıyordu.

Shin de onları aniden ziyaret edip, dükkân sahibinin tanıdıklarından biri olduğunu iddia eden birine inanmanın zor olduğunu biliyordu. Gerçek sahibin o olduğunu bilen tek kişi olan Schnee'nin onu unutmuş olma ihtimali vardı. Bu yüzden taşkınlığını, sohbetin konusunu değiştirerek gizlemeye karar verdi.

"Bu arada, Schnee şu an nerede? Şu ana kadarki konuşmamıza bakılırsa, bir süredir uzaklarda olmalı?"

"Özür dilerim fakat size bunu söyleyemem. Şövalyelere bile söylemediğime göre, size söylememin hiçbir imkânı yok, değil mi?"

"...doğru dedin."

Shin bu dünyanın hiyerarşisinden emin değild, ama az önce Aldi ile yaşananları gördüğü kadarıyla, şövalyelerin yüksek seviyelerde olduğunu anlamıştı. Gezginlerin bir grup olarak pek fazla güvenilirliği olmadığını fark ederek omuzlarını çökertti.

"Eğer ona bir mesaj iletmek istersen, bunu senin yerine yapabilirim. İşimin yarısı ona mesajlarını iletmekten ibaret zaten."

"Yarısı mı? Kaç tane mesaj iletiyorsun ki?"

"Mesajlar genellikle hükumetlerden veya loncaların üst tabakalarından oluyor. Ben 'mesajlar' diyorum ama çoğu genelde istek sayılır. Diğer ülkelerin onu aramaya gelmesi sır olmalıydı, ama artık herkesin bildiği bir sır gibi bir şey oldu."

"Nasıl desem... Efendin baya müthiş biri, değil mi?"

Shin içinden "Schnee nasıl biri oldu da diğer ülkeler ondan istekte bulunur hâle geldi?" diye düşündü.

"Bu istekleri çok nadir kabul eder. Ee, ne söyleyeyim? Ona bir mesaj bırakmak ister misin?"

"Bir bakalım... Sanırım şimdilik bir mesaj bırakacağım."

"Mesaj iletmek 10 bronz sikke, yani 1000 Jul tutuyor."

"Oh, bunu parayla mı yapıyorsun? Şey, pardon da 'Jul' ne?"

Shin daha önce duymadığı bu para birimi karşısında boynunu büktü. THE NEW GATE'teyken para birimi olarka Geyls kullanırlardı.

"Bana ciddi ciddi bunu mu soruyorsun? Para birimlerini bilmeden nasıl bu kadar seyahat ettin sen?"

"Şu anki para biriminin eskiden kullandığımızdan farklı olması benim suçum değil ki!"

"Eskiden kullandığınızdan farklı mı? Bu para birimine geçeli dört yüz yıldan fazla oldu. Bir bakabilir miyim?"

400 yıl. Shin bunu duyunca donup kaldı. Aniden Urashima Tarou gibi hissetti.

(Ç.N: Urashima Tarō (Japonca: 浦島 太郎), bir kaplumbağayı kurtaran ve karşılığında Ryūjin'in sarayı Ryūgū-jō'yu ziyaret etmeye hak kazanan bir balıkçı hakkındaki bir Japon efsanesinin kahramanıdır. Ryūgū-jō'da üç gün kaldıktan sonra köyüne döndüğünde kendisini 300 yıl sonrasında bulur.)

"Bende bu kadar var..."

Shin eşya kutusundan 1 Geyls çıkardı ve tezgâha koydu. Geylsler üç cemel çapında, üstünde kucağında bir kızı tutan sekiz kanatlı bir ejder resmi bulunduran altın sikkelerdi.

"Hey, sen bunu nereden buldun?"

Tiera'nın gözleri Shin parayı çıkarır çıkarmaz fal taşı gibi açılmıştı.

"Tiera?"

"Ah, ha? Ne?"

"Yok bir şey, çok şaşırmış gibisin. Bir şey mi oldu?"

"Bir şey olduğu falan yok! Bunun eşya kutunda olduğunu duyan herkes şaşırır!"

"Niyeymiş o?"

"Sen..."

Tiera ağır bir nefes verdi ve omuzlarını düşürdü. Shin'in Tiera'nın neden bu kadar çok şaşırdığına dair hiçbir fikri yoktu.

"Günümüzde eşya kutularına erişebilenler yalnızca Yüksek Lordlar, Yüksek Elfler ve Yüksek Periler gibi uzun süre yaşayan ırkların asilleri. Yani bizlerin eşya kutuları yok, ama sen aniden burada karşıma çıktın ve bu sanki önemsiz bir şeymiş gibi bunu gösteriverdin. Tabii ki şaşıracağım. Şimdi bana kraliyetten olduğunu falan söylemeyeceksin, değil mi?"

"Ha? Yok ya, kraliyetten falan değilim."

Şaşırma sırası Shin'deydi. Oyuncuların bu kadar doğal bir biçimde kullandığı eşya kutusunun artık yalnızca seçilmiş önemli kişiler tarafından kullanılabileceği aklının ucundan dahi geçmemişti. Bu arada ırk isimlerinin başındaki "Yüksek" unvanı, o ırk mensubunun en az 10 defa reenkarne olduğunu belirtiyor. THE NEW GATE'te temel yedi ırk var: İnsanlar, Hayvanlar, Dragniller, Cüceler, Elfler, Lordlar ve Periler. İnsanlar insan, Hayvanlar hayvan adamlar, Dragniller ejder insanlar, Lordlar iblis insanlar ve Periler de adından anlaşılacağı üzere periler.

"Bunu kullanmanın baya normal olduğunu düşünmüştüm."

"Bunu kullanmanın hiçbir "normal" yanı yok. Bu arada hangi ırktansın? İnsanlara benziyorsun, ama içinde o kadar fazla büyü gücü karışmış ki anlayamıyorum. Elf misin? Lord musun? Dragnil misin? Yoksa farklı bir ırktan mısın?"

"Ben de emin değilim. Sanırım şu an Yüksek İnsan'ım."

Shin ırkının bu olduğuna emindi. Karakter ekranında da öyle yazıyordu. Yüksek İnsanlar, debufflara ve büyü saldırılarına karşı yüksek dayanıklılıkları olan bir ırktı. Amacı denge olan bir ırk olan Yüksek İnsanlar, en az nitelik puanına sahiplerdi, bu yüzden kimse bu sınıfı seçmezdi.

THE NEW GATE'in geçmişine göre insanlar var olan son türlerdi. O zamanr atmosfer büyüyle doluydu. Bu büyünün çoğunu emerek insanlar büyü saldırılarına ve debufflara karşı büyük bir dayanıklılık kazandılar. Eğer tüm olayları bu olsaydı insanlar güzel bir büyü karşıtı ırk olurlardı. Ancak hikâye ilerlemeye devam etti ve bu dayanıklılığın, enerjilerinin büyük kısmını götürdüğünü ve başka hiçbir gücü tam anlamıyla edinemediklerini söyledi.

Bu da insanları ırk listesinin en sonuna itti. İnsan bir karakter olarak savaşmanın yollarından biri büyü dayanıklılığını geliştirip düşman büyücülerine saldırmak, ama diğer tarafta da insan olmayan savaşçılar varsa kaybedersiniz. İnsan büyücüler MP veya ZEKA konusunda elflere veya perilere denk değiller ve denge odaklı başka bir ırk olan Lordlara karşı büyü savaşlarında bile kaybediyorlar. Sonuç olarak insan bir karakter olarak oynamanın tek yolu lanetlere güvenen bir haydut veya avcı olarak oynamak.

(Gerçi bunların hepsi benim için artıydı.)

Shin özellikle bu ırkı sevmişti, çünkü karakterini geliştirmesi çok daha fazla çaba istiyordu. Tabii onun gibi düşünen insanlar büyük bir azınlıktı.

"Yüksek... İnsan mı?"

"Ha? Evet, öyle dedim."

Shin'in aklına aniden onunla insan olduğu için dalga geçen herkesi dövdüğü utanç verici anıları geldi. Tiera şaşkınlıkla yanıt verdi. Tiera'nın dediği kelimelerse Shin'e küçük dilini yutturdu.

"Yüksek İnsan ırkının... Soyu tükendi..."

"Ahh, soyları tüke... Ne? TÜKENDİ Mİ?!"

Önceki Bölüm Tüm Bölümler

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.

Yorum Yap

Üyelik girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için tıklayın.

Yorumlar (2)

20 puan
Ulaş16 saat önce
Üye
Başta biraz sıkıcıydı ama bu bölüm hoşuma gitti çeviri için teşekkürler

612 puan
UGURINAL1 hafta önce
Üye
Çeviri için teşekkürler.