Vampir Hükümdarı

26 Mart 2021
Çeviri: MoonWarrior
Düzenleme: MinPei
74 Görüntülenme
Bu bölümü 1 Kişi beğendi.

Baskın (3)

“Olmasa bile önemli değil. Burada bir sürü harikulade cesetler olma potansiyeline sahip vücutlar var. Ehehe.”

Oğlanın garip yanıtına karşı sadece bir iç geçirmek ile yetindi lider. İşini düzgün yaptığı sürece astlarının kişisel hobilerini pek umursadığı söylenemezdi.

...

Aradan bir kaç saat geçti. Neşeli olan köyde küçük çaplı bir panik hakimdi. Panik olanlar çoğunlukla genç, çocuk kesimiydi. Yetişkinler, sanki bunun olacağını biliyormuş gibi korkutucu bir sakinliğe sahipti. Bu yüzden panik olan çocuklar, yavaşça yatışmaya başlıyor ve ebeveynlerinin söylediklerini yerine getirmeye başlıyorlardı.

Bunlar olurken erkekler -ve bazı kadınlar- sanki olası bir savaşa hazırlanıyormuş gibiydiler. Nereden çıktığını çocukların anlamlandıramadığı zırhlarını kuşanmış, oldukça keskin gözüken; mızraklarını, kılıçlarını, baltalarını ve oldukça havalı ve sağlam duran yaylarını -tabii ki oklarla dolu sadakları da kuşanmışlardı- ellerine almışlar, olası bir savaş için hazırlık yapıyorlardı.

O saatte meydanda olanlar dışında geneli kimlerin onlara saldıracak kadar acımasız olduğu konusunda bir fikre sahip değildi. Özellikle küçük olan çocuklar. Böylesine zararsız bir yere neden saldırmayı düşünsünler gibi düşüncelere sahiptiler.

Bunlarla en alakalı ve de aynı zamanda en alakasız olan Noah ise Julia’nın gelmesini istedi ve Alicia ile apar topar Lunette’in tarif ettiği "Sığınak" olarak bahsedilen yere koşmaya başladılar. Bunu yapan tek kişi olmadıkları için biraz arbede oluşsa da bir şekilde diğerleriyle birlikte ilerleyebildiler.

Fakat Noah kısa bir anlığına duraksadı. Yüzünde tereddütlü bir ifade belirdi. Sonrasında boş bir bakışla, bir yöne bakarken tereddütlü ifadesinin yerini ilgisiz bir hal aldı ve kendi kendine mırıldandı.

"Sana güveniyorum. Umarım dediğin gibi olur."

Bunu demesinin ve önüne dönmesinin hemen ardından birisi ona çarptı.

"Ah, kusura bakmayı-"

Çarptığı kişiyi görünce duraksadı. Bakışları ilgisiz bir hal aldı ve sanki o orada yokmuş gibi geri döndü.

“Ah, sen miydin? Kusura bakma küçük kertenkele. Seni görmemişim.”

Çarptığı kişi onun bu köyde ona en belirgin şekilde düşmancıl hislerinin olduğunu düşündüğü kertenkele kuyruklu kadındı.

Alaylı tavrı, kertenkele kuyruklu kadını sinirlendirdi. Fakat şu an kavga edebilecekleri ne uygun bir yerdeydiler ne de uygun bir zamanda. Bu sebeple uzatmamayı tercih edip, Noah’ın yanından yürüyerek geçti.

Noah da hemen ardından peşinden gitti.

Onlar gittikten bir kaç dakika sonra, ağaçların arkasından bir iç çekiş geldi.

“Huh. Bir an yakalandım sandım. O da neydi öyle?”

Takım lideri olarak seçilen o lanet kaslı kadının, o psikopat astının emrine uyarak köylülerin en ufak hareketini dahi takip etmekte görevlendirilen adamlardan birisiydi. Kendisi, şu ana kadar neredeyse hiç fark edilmemişti. Kendine gizlilik konusunda oldukça güvenen birisi olduğundan bu onun için oldukça normaldi. Fakat, aniden bir çift gözün onu bulduğunu hissetti.

Bakan kişi her kimse, bakışları ölümün soğukluğunu yayıyordu. Öyle ki bir an ölümünün yakın olduğunu hissedip kaskatı kesildi. Fakat şanslıydı ki ölmek yerine ona bakan kişi bakmayı kesti. Bu ona bakan her kimse merhametin işareti ve aynı zamanda bir uyarıydı onun için ve o bu uyarıyı açıkça anlamış ve onu açıkça korkutmuş ve tereddütlü bir hale sokmuştu.

‘Ne yapmalıyım? Devam etmezsem, o lanet olası beni rahat bırakmaz. Fakat bana bakan o adam… Aman! Canım daha önemli be!’

Daha fazla tereddüt etmeden uzaklaştı.

Noah ise o sırada bir şekilde Lunette’yi kaybetmeyip, peşinden takip edebilmişti ve kendi kendine zihninde mırıldanıyor ve diğer ikiliyle beyin fırtınası yapıyorlardı.

‘İşe yarayacağına emin misin Heron? Ne de olsa ben basit bir ölümlüyüm.’


[Rahat ol evlat. Sen ben- benim varisimsin. Benim kim olduğumu zaten biliyorsun. Benim öldürme arzumun gramını dahi çıkartsan o zayıf gelişimciyi korkutmaya yeterde artar. Hahaha!] (Heron)

[Her ne kadar öldürmeyi seven malum birisinin aksine bir psikopat olmasam da haklı. Onun öldürme arzusunun azıcık bir kısmı bile bu gezegendeki herhangi birisini korkutmaya, korkutmasa bile tereddüde sokmaya yeter de artar.] (Akshay)

‘Öyle diyorsanız öyle olsun. Fakat şimdi ne yapmalıyım? Savaş kapıda ve bu lanet sistem bana hiç yardımcı olmuyor.’

Böyle şikayet etmesinin nedeni basitti. Az önce adamı tespit ettiği sırada sistem ona oldukça saçma bir görev vermişti.

YN: Hocam uzun süredir bu paneli yazmıyorum. Görev sayısında hata varsa lütfen yorumlarda belirtmeyi unutmayın. Ona göre düzeltiriz. Muhtemelen canım editörüm hatam varsa düzeltir ama olsun. (Ne zamandan beri bana bu kadar düşkünsün .d)

[002. Görev: Vampirin İntikamı]


[Aşama - 0/3]

[Aşama 1 - Hayatta Kal]

[Ödül - Vücut Gelişim Tekniği/Ruh Sindirimi Tekniği]

[Açıklama: Kullanıcı köye yapılan baskının sonuna kadar hayatta kalmalıdır.]

Noah bir iç geçirirken aynı zamanda öfkeyle şikayetlendi. ‘Sistem dantian olmadan gelişim yapma imkanım varsa neden daha önce söylemedin? Ayrıca bu lanet olası görevde ne böyle!?’

Cevap ise oldukça keskindi.

[Kullanıcı kendi sorunlarıyla başa çıkmayı, engellerde pes etmemeyi öğrenmeseydi, bu paneli bir daha göremeyebilir, bir daha gelişim yapmayı hayal edemezdi. Şansınız gerçekten de, şanssızlığınız kadar absürt olduğundan ödül olmadan bile kap sayesinde gelişime benzer bir güçlenme yolu bulabildiğiniz için şükretmeniz gerektiğini düşünmekteyim.]

Sistemden böyle bir cevap beklemeyen Noah afalladı. Öyle ki şaşkınlık yüzüne yansıyınca yanındaki kızlar merak ettiler.

“Ne oldu Noah?”


“Ha? Ne? Ha, bir şey yok. Önemli bir şey değil.”

Noah, kızların, neden şaşırdığı konusunda ki merakını basitçe geçiştirdikten sonra bir süre suskun kaldı.

Ve o süre boyunca kadınlar ve çocuklarla birlikte sonunda “Sığınak” olarak bahsedilen yere gelmişlerdi.

“Hey! Burası bir mağara!”

Evet, “Sığınak” dedikleri yer, kocaman bir mağaraydı. Hem de küçük bir tepenin üstünde oluşan bir mağara. Öyle bir oluşmuş ki bu mağara nereden bakarsanız bakın, hiç bir şekilde doğal durmuyordu.

“Evet? Bir sıkıntı mı var?”

Alicia tuhaf bir şekilde bağıran Noah’a sordu. Sorusuna yanıt hemen gecikmedi.

“Birileri bizi öldürmeye çalışıyorsa burası açık bir hedef olmaz mı?”

Noah’ın dediği oldukça yerindeydi. Bu yüzden ona hak verdi. Fakat Lunette’ye güveniyordu. Bu yüzden umutlu gözlerle ona baktı.

Lunette de iç geçirip yanıt vermek zorunda kaldı.

“Mağaranın yolunu kimse bilmiyor ve ayrıca burası sıradan bir mağara değil. Merak etme, kimse bizi kolay kolay bulamaz.”

Noah’ın hala şüpheleri vardı. Fakat bir şey söylemek yerine güvenmeyi seçti.

[Kız haklı. Buradaki mananın yoğunluğu aşırı fazla. Muhtemelen bir tür formasyon var burada. Yani rahatla.] (Akshay)

Noah, bunu duyunca daha da rahatladı ve merak edip diğerlerinin neler yaptığını gözlemlemeye başladı.


Kimisi mağaranın ortasına yerleşmiş bir tür kart oyunu oynuyordu, kimisi gücünü toplamak adına meditasyon yapıyordu. Fakat çoğunluk mağaranın duvarına yaslanmış bir şekilde herhangi bir haber beklemeye koyulmuştu. Bazıları çocuklarını avutuyordu. Bazıları fazlasıyla aç ve huysuz olan bebeklerini emzirmek zorunda kalıyordu. Kimileri ise çocuklarıyla birlikte ağlayıp sarılıyordu. Oldukça hüzünlü bir manzaraydı.

Buraya kadar olan yolculukta hiç dikkat etmediği hüzün, umutsuzluk ve öfke gibi olumsuz duygulardan oluşan hava mağarada adeta somut bir tabaka oluşturmuş gibiydi.
Noah iç geçirip, tıpkı onlar gibi mağaradaki duvarlardan boş bir yer bulup oraya oturup düşüncelere daldı.

‘Umarım hayatta kalabiliriz…’


Aradan saatler geçti. Hava hafiften kararmaya başlamıştı. Normalde bu saatlerde bile hareketli olan köyde büyük bir sessizlik vardı.

Tahliye tamamlanmıştı. Kalanlar ise köyü savunmak için hazırlanmıştı. Ellerindeki silahların keskinliği, kendini aya devretmek üzere olan güneşin, yorgun parlaklığından yansıyordu. Çoğu silahlarına bakınca kendi yüzlerini görüyordu. Çeşitli ırklar vardı bu küçük orduda.

Tüm elf türleri, orklar, canavarinsanlar, cüceler, hatta şu ana kadar kendilerini hiç bir şekilde deşifre etmeyen fakat parlak gözlerinden belli olan vampirler. Hepsi tek yürek, tek bilinçti.

Gerekirse canlarını vereceklerdi. Fakat karşıda bir canlı bile bırakmayacaklardı!

Metalin gıcırtılı sesleri eşliğinde beklemedeydiler. Onların önünde ise lider sıfatıyla Lillia duruyordu. Fakat ona tam olarak lider denemezdi.

‘Eski zamanları hatırladım. Buraya ilk geldiğim zamanı hatırlıyor musun Lillia?’

“Ah, nasıl unutabilirim? O zamanlar küçük masum bir kızdım. Dışlanmama rağmen, herkese yardım etmek istiyordum. Seni gördüğüm o an… korkudan kaskatı kesilmiştim. Kim düşünürdü korkudan kaskatı kesildiğim bir adama aşık olacağımı?”

Lillia bunu dedikten sonra acı bir kahkaha attı istemsizce fakat hemen ardından hüzünlü bir yüz gösterdi.

“O gün… o kadar aptal olmasaydım. Ölmeyecektin…”

‘Hey, hey! Ölmedim. Hala burdayım, yanında. Sadece vücudum yok o kadar. Fakat, ruh olarak her zaman yanındayım. Ayrıca ne derler bilirsin değil mi? Bir kabusu öldürmek, sizin kabusunuz olur. Yani üzülme. Her zaman senin küçük kabusun olarak yanındayım. Haha!’

“O günde aynısını demiştin…”

Lillia ve içindeki ses birbiriyle konuşurken, ağır adımlarla yandan üç buçuk kollu yaşlı bir adam geldi. Diğerleri gibi bir zırh seti giymişti. Üç elinde bir silah vardı. Bir çift balta, bir ağır kılıç. Sakat olan koluna ise bir hançer şeklinde bir protez koymuştu. Miğferindeki bir çift boynuz ve böylesine bir silah setiyle, tam teçhizatlı bir savaş iblisi gibiydi.

İçindeki sesle konuşmayı kesen Lillia, rahatlamış bir şekilde bu savaş iblisine baktı.

“Ulric amca. Sonunda geldiniz.”

Ulric kahkaha atarken Lillia’nın omzuna elini koydu.

“Hohoho! Her zamanki gibi çok saygılısın evladım. Uzun zamandır bu seti giymiyorum. Biraz küstahça aynada kendime baktığımdan geciktim kusura bakmayın. Eee? Şu bahsettiğiniz adamlar nerde?”

Lillia onun utanmaz gecikme mazeretini görmezden gelmek için elinden geleni yaptı ve ne yaptıklarını söyledi Ulric’e.

“Hmhm. Aynen planda bahsedildiği gibi gitmişsin. Demek o çocuğu attıktan sonra bir daha ses çıkartmadılar? Hmm…”

Düşünceli bir ifade gösterirken aniden aklına bir kaç olasılık geldi ve birilerini işaret edip, emirler yağdırmaya başladı.

“Hey! Siz iki kertenkele! Sığınağa gidip, orayı koruyun. Ordaki yirmi kara elf! Sizde keşif amaçlı etrafı arayın. Eğer birisini bulursanız mümkünse canlı yakalayın.”

“Emredersiniz!”

Hepsi tek bir ağızdan konuşup derhal görevlerini yerine getirmeye başladılar.

Lillia, ona bakarken tarifi zor bir hisle çevrelendi. Bir güvenlik hissi ve büyük ölçüde korku.
Yoğun savaşlar sonucu oluşan vahşi hayvanlara benzeyen bir aura yayıyordu Ulric. Bu da her canlının hissettiği en temel dürtülerden birisini, korkuyu tetikliyordu.

O sırada Lillia'nın boynuzuna bir damla düştü.

Damlayı hisseden Lillia şaşırdı. O damlanın hemen ardından yavaş yavaş artan şekilde su damlaları düşmeye devam etti.

"Yağmur yağıyor.. Her yağmur yağdığında Göklerin lütfunu kazanmış birisinin öleceği söylenir. Kim bilir? Belki aramızdan birisidir. Ya da bizden tamamen alakasız biri."

Ulric mırıldanırken yüzünde tuhaf bir ifade belirdi.


Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.
Yorum Yap
Üyelik girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için tıklayın.
Yorumlar