Bir İblis Lordunun Hikayesi: Zindanlar, Canavar Kızlar ve İç Isıtan Bir Mutluluk

29 Nisan 2020
Çeviri: zibillionbytes
Düzenleme: Residenttt
1368 Görüntülenme
Bu bölümü 31 Kişi beğendi.
Cilt 10

Yetimhane - Kısım 3

Kulaklarım ateşe damlayan yağ damlarının cızlamalarıyla doluyordu ve kızarmış etin leziz kokusu etrafımda dolaşıyordu Kalabalıkta birkaç içki elden ele ilerlerken, hava kahkahalarla inliyordu. Alkolü, olaya henüz dahil olmuş biri getirmişti. Ortamda bir ozan bile vardı ve en iyi şarkılarından biri olduğunu iddia ettiği bir şarkıyı söylemeye başlamıştı. Performansı, etrafındaki insanların alkış tutup sevinçle bağırmalarına neden olmuştu. Her ne kadar çocukların hepsi yemeklerini bitirmemiş olsa da bitirmiş olanlar kalkıp koşturmaya ve sevinçle ebelemece oynamaya başlamıştı.

 

Aynı zamanda ben de keyfime bakıyordum. Sarhoşlar ve çocuklar arasında mekik dokuyordum. Sarhoşlarla yiyor, çocuklarla oyun oynuyordum. Şu anki durumdan dolayı başı biraz belaya girmiş olan tek kişi kahramandı. Tam olarak kimin hatası olduğunu bilemiyordum ya benim ya da çocuklarındı ama, çocukları izleyip yaralanmamaları için elinden gelenin en iyisini yapıyordu.

 

Carlotta ve müdür, kenarda bir yerde oturuyordu. Carlotta Nell’i, yarım gülümsemesiyle izliyor, müdür ise bütün yüzüne yayılmış mutlu ifadesiyle olan biteni seyrediyordu. Yetimhanesi mutluluğun sembolü olmuştu. Yetimhanenin çevresindeki atmosfer öyle neşe doluydu ki, sanki başkent kötü zamanlardan geçmiyor gibi hissettiriyordu.

 

Durumu izlerken, insanların, sadece temel ihtiyaçları karşılandığında tamamen açık, sosyal ve mutlu olduğunu hatırlamıştım. Yemek bir gereksinimdi. Bütün canlılar yaşamak için ona ihtiyaç duyardı. Yeterince yiyecek bulamayanlar, en azından ölüm riskinden kurtulmak için, artıklar için birbiriyle savaşır ya da sahip olanlara meydan okurlardı.  Ve başkent sakinlerinin yaptıkları da buydu. Aç karınla cömert olmak çok zor sonuçta.

 

“Ebe! Ebe sensin Bay Maske!” Yakınımdaki bir çocuk arkamdan bana dokundu. Geldiği hızla da kaçmıştı.

“Hayır olamaz! Peki, madem öyle birini yakalasam iyi olur.” Dedim. Çabucak kahramana yaklaştım ve omzuna dokundum. “Pekala Nell, ebe sensin. Sıra sende.”

“Ne!? Bir dakika, ben de mi oynuyordum!?”

“Pekâlâ millet! Sizi yakalamasını istemiyorsanız Nell’den kaçsanız iyi olur.”

 

Çocuklar neşeli bir şekilde çığlık attı ve yetimhanenin bahçesine dağıldı. Her ne kadar başta dertli sırıtışını takınsa da kahraman bir süre sonra rahatladı ve fikre ısınmaya başladı.” “Gel buraya da seni yakalayayım!”

 

Kısa süre sonra bahçedeki neşeli çığlıklara karışmıştı.

 

Bu, ne yazık ki, küçük atıştırmamızın engellendiği zamana kadardı.

 

Dört kişilik bir asker grubu derme çatma yapılmış sahnenin bir tarafından yaklaştı ve kalabalığı yararak ilerlemeye başladı.

 

“Neler oluyor burada!?” muhtemelen grubun lideri olan adam bağırmıştı. “Ekstra yiyeceklerin ülkeye verileceği size söylenmedi mi!?”

 

Kalabalığın çıkardığı bütün sesler aniden kesildi, sanki hiç başlamamış gibi. Hava birden kötüye dönmüştü. Herkesi bir kasvet havası sarmıştı. Kalabalıktan çoğu insan gözlerini nefretle kıstıklarından, bunalımlarını nefretle dizginliyorlardı.

 

Sayısız nefret dolu göz üzerlerine çevrilmiş olmalarına rağmen, askerler umursamıyor gibiydi. Onları öylece görmezden geldiler ve şamatanın döndüğü yerin merkezine doğru ilerlediler, yetimhaneye. Lanet olsun. Umurlarında değil. Bir şey diyeyim mi, neredeyse etkilenecektim. Böyle davranabilmek için bayağı cesur olmak gerekir. Yani, zihnen bayağı sağlam olmalılar.

 

“Buna inanamıyorum. Bunu nasıl yaparsınız? Bu ülke için elimizden geleni yapıyor, çabalıyoruz, sizin için, ama siz bütün bu güzel yiyecekleri bizimle paylaşmıyorsunuz. Asker yüzünü buruşturmuş, olabildiğince acınası görünmeye çalışmıştı. Ne yazık ki, kötü bir oyuncuydu, ve zaten başından beri, kalabalıktan bir kişinin bile onunla empati kurmaya niyeti yoktu. Bahçedeki herkes nefret dolu tavrını takınmıştı. “Pekala? Aranızdan hanginiz bu kadar yiyeceği hükümdardan saklayan asi?”

 

Adamla yüzleşmek için bir adım öne atmıştım ki daha kendimi tanıtamadan Carlotta benim önüme geçmişti.

 

“Asi mi? Bu bayağı ciddi bir suçlama. Bunlar kendi avladığım etler. Onlarla istediğimi yapmakta özgürüm değil mi?”

 

Ona şüpheci gözlerle bakınca, bana karşılık olarak kısa bir bakış attıktan sonra askerlere döndü. İşleri ona bırakmamı istiyor gibiydi.

 

Sakin ve rahat gözüken Carlotta’nın aksine, kahraman gardını almıştı. Yüz ifadesi sertti ve refleks olarak her an silahını çekebilecek bir duruş takınmıştı.

 

“Tabii ki de hayır.” diye alay etti asker. “Alshir, bizim muhteşem başkentimiz, bir yiyecek kıtlığının tam ortasında. Yiyecek kıtlığı! Bu bizim, bu şehrin halkının elbirliği ederek bunu aşması gerekir. Hepimiz aynı gemideyiz. Herkes acı çekerken, sizin gibi insanların tıka basa yemesine izin veremeyiz.”

“Hepimiz aynı gemideyiz, öyle mi?” Carlotta şaşırmıştı. “O zaman neden ordunun yiyecekleri halka dağıtmasıyla ilgili bir kanıt göremedim?”

“Bana sorma, ben sadece bir askerim. Yiyeceğin paylaştırılmasıyla ilgili bir şey bilmeme imkan yok. Size söyleyebileceğim tek şey, hükümdardan aldığımız emirle ikmal olarak kullanabileceğimiz tüm fazla yiyeceğe el koymak.” dedi asker, pis pis sırıtırken. “O zaman buradaki her şeyi alıyoruz. Eminim çoktan tıka basa doymuşsunuzdur.”

 

Kalabalık hemen yuhalamaya başlamıştı. Etrafta “Dalga geçiyor olmalısınız.” ve “Siktirin gidin sizi şerefsizler! Biz umurunuzda bile değiliz!” gibi çığlıklar yankılandı ama bu pek de uzun sürmedi. Görevli asker iğrenç bir bakışla herkesi susturdu.

 

“Hala doymadınız mı? Peki, buna ne dersiniz?” Carlotta’yı tepeden tırnağa edepsiz bir şekilde süzdü, dudaklarını yaladı ve devam etti. “Bir şövalye gibi giyinmiş olabilirsin, ama böyle bir vücutla, orospu olmaya daha uygunsun. Buna ne dersin? Nazik olacağız. Bizimle gelmene izin veririz ve hatta sana yiyecek de veririz. Beslediğimiz herkesle seni paylaşmamıza izin verirsen tabii.”

 

Liderleri kahkaha atmaya başlayınca, hemen ardından adamları da ona katılmıştı. Of süper. Artık bok gibi birileri olduklarını gizlemeye çalışmıyorlardı bile.

 

Şövalye, bir anlığına kaşlarını ölüm bakışıyla birlikte çatmıştı ama onların kışkırtmalarına kanmamıştı. Muhtemelen onu yemlemeye çalıştıklarını ve karşılık vermenin işleri daha kötüye götürebileceğini bildiğinden, kolları göğsünde birleşmiş bir şekilde duruyordu.

 

Dostum, bunların sorunu ne? Onlar asker değil mi? Yani, ülkeyi korumaktan sorumlu kişiler değiller mi? Tek gördüğüm bir grup serseri. Bir dakika, tabii ya! Tamamen unutmuşum. Kilise gözlem altında. Her hareketleri izleniyor. Muhtemelen bütün bu olaylar düzmece. Bu iğrenç, disiplinsiz moronları buraya yollayıp tüm ziyafeti engellemek için yollamış olmalılardı. Olay çıkartmak için izledikleri yol muhtemelen buydu. Tam bu yüzden bu can sıkıcı aptalları buraya yollamışlardı. Onları öldürmemizi ve bunu kendi siyasi hamlelerine gerekçe olarak kullanmak istiyorlardı. Eğer durum buysa, yakınlarda bir yerde tüm olayı izleyen ve genel merkeze bilgi verecek birileri olmalıydı...

 

Bu tarife uyan birilerini aramak için hemen haritamı açtım. Tam isabet. Arka sokaklardan birinde bir adam vardı. Sinsi takılmaya çalışıyordu ama doğrudan bizi izliyordu.

 

Düşmanın tuzağını bulmuştum. Tabii çözümü de. Gözcüyü önceden öldürdüğüm sürece, serserileri halletmekte özgürdüm. Bunu yapmamak için hiçbir sebep yoktu. Kararımı vermiştim ve uygulamaya hazırdım.

 

Ama sonra bir şey oldu.

 

Askerlerden biri liderinin şakasına gülerken yanlışlıkla küçük bir kıza çarpmıştı.

 

“Hayıııır! Yahnim!”

 

Bu çarpışma, kızın tabağını düşürmesine, içindekilerin de adamın üzerine ve zırhına dökülmesine neden olmuştu.

 

“Cık.” Adam cıkladı. “Lanet olsun sana, aptal velet!”

 

Hepsi onun suçuydu. Ona çarpan kendisiydi. Ama umurunda değildi. Bu asker müsveddesi, akıl almayacak şeyi yaptı. Kılıcını çekip başının üzerine kaldırdı ve yemeği dökülmüş çocuğu öldürmek için ilerledi.

 

“N’ oluyor lan!?” Gözlerim ardına kadar açılmıştı. Ciddi misin sen? Bu aptallar işi bu raddeye kadar götürecekler mi!?

 

Panikledim. Bacalarıma aşırı güç vererek yeri tekmelemeye kullandım. Havaya öyle fazla güçle yükseldim ki, sanki ışınlanmış gibiydim. Birden askerin önünde belirdim ve yumruğumu kılıcının düz tarafına geçirdim.

 

Bir çatlama sesi duyuldu. Kılıç vurduğum yerden kırıldı ve daha yavaş hareket etmiş olsam küçük kızın canını alacak ucu yere yuvarlandı.

 

“Hı? Kılıcı-”

 

Başka bir şey düşünemeden reflekslerim harekete geçmişti. Belimi çevirerek güçlü bir döner tekme atmıştım. Ayağım askerin boynunun içine geçmiş ve onu, kimsenin bulunmadığı tarafa doğru uçurmuştu. Hemen yere düştü ve ümitsiz, felçli bir yığına dönüştü. Hay sıçayım. Tamamen batırdım, değil mi? Lanet olsun Yuki! Vurmadan önce bir düşün.

 

“İşte şimdi yandın seni küçük pislik!”

 

İki numaralı beyinsiz kılıcını çekip saldırmaya çalıştı. Bir şeyler yapmaktan başka çarem olmadığından, vücudumu biraz kenara çevirdim ve etrafında dönüp bir tane daha döner tekme çaktım. Başının arkasına vuran tekmem, askeri anında bayıltmıştı.

 

Yanıma baktım ve açıkta kalmış arka tarafımdan saldırmaya çalışan üç numaralı beyinsizi gördüm. Meydan okumasını kabul ettiğimi gösteren bir duruş aldım ama ben daha hareket etme şansı bulamadan herif uçmuştu.

 

Onun yerinde dikilen Carlotta, yeni yumruk atmış birinin duracağı şekilde duruyordu.

 

“Hmph.” Kol korumasının arkasına bulaşan kanı silkelerken burnundan bir ses çıkardı. “Sizin gibilere kılıç kullanmak fazla gelir.”

“Şerefsizler! Buna nasıl cüret edersiniz!? Bunu ödeyece--” lider bağırırken kılıcını çekmeye çalışmıştı, ama Nell’in kılıç kını kör noktasından gelmiş ve lafını bitiremeden boynuna inmişti.

 

Saldırı beyinsizin kafasını sallamış ve onu bayıltmıştı. Dizlerinin üstüne düştü ve ardından yere yığıldı.

 

“Öff...” diye söylendi. “Neden herkes bu kadar çabuk şiddete başvuruyor?”

 

Dört askerin yenildiğini gören kalabalık kulakları sağır edecek kadar bağırmıştı. Öyle güçlü bir şekilde bağırmışlardı ki havayı bile titretmişlerdi.

 

Onlara katılıp zafer pozu vererek bağırasım gelmişti. Ama şimdi sırası değildi. “Üzgünüm ama bir süreliğine buradaki adamlarla ilgilenmeni isteyeceğim. Saldırdıkları kıza bir tabak daha yahni verildiğinden emin ol.”

“Hı? Dur, nereye gidiyorsun?” Diye sordu kahraman.

“Durumu izleyen bir beşinci de yakınlarda bir yerlerdeydi, ama çoktan topukladı. Olaylar kontrolden çıkmadan önce onunla ilgileneceğim.”

 

Gözetleyen adam, bir duvarın üzerinden yakınındaki bir binanın çatısına çıkmış ve çatıdan çatıya atlayarak üstü olduğunu düşündüğüm birine doğru koşturmaya başlamıştı. Bir dakika. Bu nasıl koşuyor lan böyle? Ninja falan mı bu yoksa?

 

Yeterince açıklama yaptığımı düşünerek, başka bir şey demeden, ninja özentisinin olduğu tarafa doğru harekete geçtim.

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.
Yorum Yap
Üyelik girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için tıklayın.
Yorumlar
Yaoi'den_nefret_ederim (137 puan) Üye
2023-03-22 16:16:30
Bölüm için teşekkürler
DasanDra (148 puan) Üye
2020-07-27 00:03:43
Bölüm için teşekkürler
ASİLZADE (3982 puan) Üye
2020-05-03 05:31:47
Ninjaysa oda isekai japondur bence
maahhaam (4749 puan) Üye
2020-04-30 09:28:32
Çeviri için teşekkürler
Sadecesama (301 puan) Üye
2020-04-29 19:28:49
Yuki adamsın be! Çeviri için teşekkürlerr~