Bir İblis Lordunun Hikayesi: Zindanlar, Canavar Kızlar ve İç Isıtan Bir Mutluluk

24 Mart 2020
Çeviri: zibillionbytes
Düzenleme: Residenttt
98 Görüntülenme
Bu bölümü 9 Kişi beğendi.
Cilt 3

Allysia Krallığı

Allysia Krallığı çok meşhur bir krallıktı. Ülkenin kuzey batı ucunda olmasına rağmen, ülkenin her yerinden gelen tüccarlar ve bilginlerin toplandığı bir merkez olarak kabul edilir. Krallığın zenginliği, çok fazla insan bulunmasından geliyordu. Etrafındaki ülkelerden daha fazla insana sahipti ve bu yüzden her işe uygun yetenekte insan bulmak kolaydı. Ülkenin ekonomisi etrafındaki ülkelerden daha gelişmişti ve tabii ki halkı da bunun faydalarından yararlanıyordu.

 

Ve bu, buz dağının sadece görünen yüzüydü. Allysialılar, sağlam ekonomileriyle gerçekten gurur duyuyorlardı, ama teknolojilerinin gelişmişlik seviyeleriyle daha da gurur duyuyorlardı. Allysia’da üretilen büyüyle güçlendirilmiş eşyalar ve araçlar başka yerlerde bulunan muadillerine göre birkaç jenerasyon ileride oluyordu. Gelişmişliklerinin sadece halka ait şeylerde olmadığını söylememe gerek yoktur herhalde. Askeri araçları da son teknoloji ürünleriydi.

 

Allysialıların güçlü olduğu bir sır değildi. Allysia bayrağı ve askerleri, yarı insan kuvvetlerine hücum ederken sık sık görülürdü.

 

Bu kudretli ülkenin başında olan, şu anki hükümdar, Kral Reiyd Glorio Allysia’ydı. Kral Reiyd henüz devrimsel bir yenilik yapamamıştı. Onun meşhur olduğu alan savaş değildi; Reiyd, düşman ordularını dağıtıp, elleriyle bir generali alaşağı edecek türde bir kral değildi.

 

Ama, buna rağmen harika bir yönetici olarak bilinirdi. Yürüttüğü politikalar, ülkeye istikrar getirmiş ve böylece insanlar onun güvenilir olduğunu düşünüyordu.

 

“Yeniden değerlendirmeniz için size yalvarırım majesteleri! Harekete geçmemiz gerek! Zamanı geldi!”

 

Kral, huzurundaki bir ziyaretçi tarafından oyalanıyordu. Onu ikna etmeye çalışan adam, oğlundan başkası değildi, Riutt Glorio Allysia.

 

Reiyd, oğlunun büyüyüp, iyi bir genç adam olduğunu düşünüyordu. Prens ülkesini seviyor ve ona hizmet etmek için sıkı çalışıyordu. Ne yazık ki Riutt henüz çok gençti. Tutkularının bazen yanlış yönlenebileceğini anlamakta zorlanıyordu---

 

“Oğlum, endişelerini anlıyorum, ama harekete geçmene izin vermiyorum.”

 

---Ve bu, tam olarak öyle zamanlardan biriydi.

 

“Yani, benden yanınızda boş boş oturup izlememi mi istiyorsunuz!? Ülkemiz bir istilaya maruz kalıyor!” diye çıkıştı Riutt. Avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

 

Kral, oğlunun neden bu kadar sinirli olduğunu biliyordu. Birkaç gün önce gelen bir haberci, ülkenin sınırında bulunan Alfyro’nun, bir canavar ordusu tarafından bir süre geçici olarak işgal altında kaldığını haber vermişti.

 

“Saldırı ya da istila, ne demek istersen, önemli değil. Sorun zaten kendi kendine çözüldü. Zarar görenler sadece suçlulardı. Askerlerimizi harekete geçirmek için bir sebep göremiyorum.” dedi kral. Oğlunun aksine, kararını açıklarken sakin kalmayı başarabilmişti.

 

Kral, aslında misilleme yapmayı düşünmüştü. Ama oğlunu reddetmesinin sebebi de zaten bunu önceden düşünmüş olmasıydı. Krala göre, amaçları göz önünde bulundurulduğunda, istilacılarla kavga çıkarmanın bir anlamı yoktu. Ama oğlunun, kararına katılmaması, kralın canını sıkmıştı.

 

“Verdikleri zarar önemli değil. Önemli olan, ülkemizin sınırlarının yabancı bir güç tarafından ihlal edilmesi!”

 

Babasının kararını dinleyen Riutt daha da tutkulu bir hale gelmişti.

 

Riutt, misilleme yapmayı ve düşmana bir saldırı düzenlemeyi yapılması gereken en mantıklı şey olarak görüyordu. Eğer ne kadar güçlü olduklarını göstermezlerse canavarların geri gelip şehre tekrar saldıracaklarından endişeliydi.

 

Saldırmalarını istemesinin diğer sebebi ise sadece sinirli olmasıydı. Çok sevdiği ülkesinin bir şehri, akılsız canavarlar, mantık nedir bilmeyen hayvanlar tarafından zarar görmüştü.

 

Ama aslında, bu iki sebep daha çok bahane gibiydi.

 

Aslında prens ülkesinin sınırlarını genişletmek istiyordu. Alfyro’yu istila eden canavarlar Uğursuz Orman’dan geliyordu. Uğursuz Orman’a sınırı olan ülkeler bu yeri fethedemeyecek kadar tehlikeli olarak görüyordu.

 

Bir başka deyişle, el değmemiş, fethedilmemiş bakir topraklardı---kelimenin tam anlamıyla bir hazine dağıydı.

 

Ve Prens Riutt burayı deli gibi istiyordu. Uğursuz Orman’ı fethetmek, şüphesiz, ülkesini çok güçlendirecekti. Ama babası, kral, Yüce Ejderha yüzünden orayı fethetmekten çekiniyordu Riutt’a göre babasının korkuları temelsizdi. Yüce Ejderha, Uğursuz Orman’a yüzlerce yıl önce yerleşmiş olmalıydı. Prens efsaneleri biliyordu, ama ejderhanın hala hayatta olduğundan şüpheliydi. Sonuçta onu son zamanlarda gören olmamıştı.

 

Ormanı mesken tutan canavarların güçlü olduğunu biliyordu ama elinin altındaki güçlü silahlar da öyleydi. Ordusunun onlarla başa çıkabileceğini ve Uğursuz Orman’ı ele geçirebileceklerini biliyordu

 

Yani Prens’e göre, Allysia’nın Uğursuz Orman’ı ele geçirmenin önündeki tek engel babasının korkaklığıydı.

 

İç çekerek, “Bunu söylemenin nedeni, Uğursuz Orman’ın doğasını bilmiyor olman.” dedi kral.

“Biliyorum, hem de çok iyi biliyorum. Ama burası da canavar kaynayan, el değmemiş bir başka toprak.”

“Eğer gerçekten biliyor olsan oraya saldırmak istemezdin.”

 

Aptal, inatçı oğluna bakarken yüzü burulan kralın gözleri hayal kırıklığı doluydu.

 

Riutt’un tahammül edebileceği bir ifade değildi.

 

“Ne dersen de umurumda değil Riutt. Orduları ormana yollamana izin vermiyorum. Bu benim fermanımdır.”

“...Peki.” Riutt dişlerini sıktı. “Şimdilik bu isteğimi geri çekiyorum.”

 

Prens arkasını döndü ve taht odasından bir hışımla çıkıp sarayın karmaşık koridorlarında ağır ağır ilerledi.

 

Kızgınlığını gizlemeye gerek duymamıştı. Karşısına gelecek herhangi birine öfkesini tattıracağı çok belliydi. Buna rağmen, bir süre sonra bir adam yanına hızla koşarak geldi.

 

“Peki şimdi ne olacak, ekselansları? Majestelerinin fermanı, hamle yapmamızı bayağı zorlaştırdı.”

“Majestelerinin planımızdan haberi yok ve bilmemeye de devam edecek.” dedi Riutt sert bir şekilde.

“Yani planladığımız şekilde ilerleyecek miyiz?”

“Evet. Askerleri hazırla.”

“Nasıl isterseniz efendim.”

 

Adam görevini yerine getirmek için prensin yanından ayrıldı.

 

Tek başına, kafasında bir yer olmadan ilerleyen prens birden durdu ve kalenin şatafatlı süslemelerine şöyle bir baktı.

 

Doğrudan onlara bakmasına rağmen, bakışları, tutku ateşiyle, kontrolsüz bir hırsla dolduğu için, süslemeleri görmüyordu.

 

***

 

Bir grup zırhlı ve disiplinli adam Uğursuz Orman’ın içinde hareket ederken etrafa ayak sesleri ve kuşandıkları kılıç ve zırhların tangırtıları her yerde yankılanıyordu.

 

Bir düzen içinde hareket ediyorlardı ama bütün olarak bakıldığında biraz tuhaf ve alışılmadık gözüküyorlardı. Bir açıdan bakıldığında bu normal sayılırdı. Sonuçta burada, prensin sancağı altında toplananlar, gerçek anlamda bir birlik değildi. Sadece işi halletmek için birbiriyle iş birliği yapan bir grup insandı.

 

Çoğu asker, Allysia’lı soylular tarafından işe alınmış askerlerdi. Teknik olarak hepsi aynı organizasyonun bir parçası sayılırlardı ama bu sefere çıkmadan önce hiçbiri birbiriyle daha önce tanışmamıştı. Hepsi farklı efendilere hizmet ediyorlardı; her grup biraz farklı hızlarda hareket ediyordu. Doğal olarak, işverenlerinin çıkarlarını gözetmek için buradalardı. Onları prensin yardımına yollayan soylular, kazanacağı bölgeden birer parça da kendilerine düşeceğini ümit ediyordu.

 

“Off. Bu işi sevmedim. Neden buralara kadar geldik ki?” diye homurdandı askerlerden biri.

“Cesur ol dostum. Nasıl hissettiğini biliyorum. Bu bölge çok tehlikeli, ama bu iş için bize iyi para ödüyorlar değil mi? Ayrıca, bizimle birlikte gelen bir sürü tecrübeli askerler de var, e son model ekipmanları da sayarsak, pek de kötü durumda sayılmayız.”

“Doğru, voliyi vurduk.”

 

Askerin şikayetlerine cevap verenler paralı askerlerdi. Diğerleri gibi onlar da, prense hoş görünmek için birileri tarafından seçilmiş askerlerdi. Barış zamanlarında paralı askerler, haydutlar gibi davranırlardı, bu yüzden gerçek askerler onları hiç sevmezdi, ama en azından güçlü olduklarını düşünürlerdi.

 

“Ayrıca, bir iblis ya da yarı insan falan neyse, bir sürü yarı insan kızı kaçırmış diyorlar. Her şey yolunda giderse, o kızların tadına da bakabiliriz belki.”

“Hehehe, yarı insan mı? Bu hoşuma gitti. Sanırım daha sıkı çalışmam gerek.”

“Şimdiden heyecanlanırsan sonuna kadar dayanamayacaksın.”

“Heh, sıkıntı yok kanka. Benim ufaklık, uzun süre bir taş kuşundan daha sert kalabilir.”

 

Adamlar ilerlerken rezil rezil konuşmaya devam ediyorlardı--cehennemin kapılarına ilerlediklerinin farkında olmadıkları için böyle konuşabiliyorlardı.

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.
Yorum Yap
Üyelik girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için tıklayın.
Yorumlar
Tomris (1205 puan) Üye
2020-03-25 13:26:25
Aynen aynen kesinlikle tek yemiyeceksiniz
Farazgul (246 puan) Üye
2020-03-25 02:14:46
Çeviri için teşekkürler.
Kiriyodx (4 puan) Üye
2020-03-24 18:29:48
Umarım tüm orduyu siler ve şu prensi de öldürür umarım hatta gücünü filan iyice göstermek için 1 2 orduyu yok edip güçlü soylu ları öldürürse en iyisi
maahhaam (4109 puan) Üye
2020-03-24 14:21:27
Ceviri icin tesekkurler
Labaroka (1509 puan) Üye
2020-03-24 13:57:18
Sıçtılar