Ejderhanın Kalbi

25 Ağustos 2022
Çeviri: 9
Düzenleme: JrNirneat
103 Görüntülenme
Bu bölümü 0 Kişi beğendi.

Ayrı Hikayeler, Ayrı Dünyalar

-Fellam Krallığı, Uranel Şehri Varoşları-
 
 
[GÜM!!] [FSIUV!] [ŞRIL!..] Gökyüzü yas tutarcasına ağlıyordu.
 
Şehri karanlık yutmuştu, fırtınanın ve yağmurun, hınçla yukarılarda çakan şimşeklerin altında adeta eziliyor ve yutuluyordu.
 
Fellam Krallığı’nın başkenti Uranel, oldukça gelişmiş sayılı şehirlerdendi.
 
Gemi ticaretleri, vahşi hayvan pazarları, kristal madenleri ve sayısız onlarca kaynağı elinde bulunduran bir şehirdi.
 
Köle ticaretleri son zamanlarda artıp istihdamı düşürse de, askeri müdahaleler ile önüne geçiliyor ve isyanlar engelleniyordu.
 
İç politikası karmaşık bir düzeye sahip olsa da, krallık son dönemlerde oldukça iyi bir yol izlemiş ve dışarıya karşı güçlü bir prestij sağlamıştı.
 
Ta ki şimdiye dek.
 
Krallığın tek prensesi bu sabah yatağında ölü bulunmuşken, dört prensten sadece biri hayatta kalmıştı.
 
Kraliyet ailesine olan bu korkunç katliam ile krallık kırmızı alarma geçmiş ve sokaklar muhafızlar ile dolmuştu.
 
Kraliyet ailesi son derece yüksek koruma altına alınmış ve saraya giriş çıkışlar engellenerek ülke genelinde arama operasyonları düzenlenmişti.
 
Kapı kapı gezilse de katil yakalanamamış ve kimliği tespit edilememişti.
 
Şimdiyse, yıldızlarla dolu gece yeni bir güne hazırlanırken yağmurun götürdüğü kanlar, yollara karışıyor ve hızla gözden kayboluyordu.
 
Varoşların birkaç sokağında bu habersiz vahşet kol geziyor ve hiçbir canlı gözükmüyordu. Şu anda bulunduğumuz sokak olan, varoşların en arka sokakları haricinde.
 
Simsiyah gecenin karanlığında bir mermi gibi yağan su damlaları; Siyah paltolu, siyah çizmeli ve başında koyu renkte bir şapka olan, 1.80 boylarındaki adamın üstüne sertçe düşüyor ve dağılıyordu.
 
Adam, ara sokaklarda yürüyor ve yavaş adımlarla sanki avını takip eden bir kaplan gibi sakince dolaşıyordu.
 
Varoşlar oldukça fakir ve evsiz dilencilerle dolu, eşkıyaların ve çetelerin kol yürüttüğü yaşaması oldukça güç bir yerdi.
 
Akla gelinebilecek her türlü pis işin ve cinayetlerin işlendiği bu sokakta, yerde yatan onlarca ceset gözüküyordu.
 
Kapıların önünde veya camları patlamış evlerin içlerinde, kaldırım taşlarına yada duvarlara mızraklar ile sabitlenmiş onlarca ceset...
 
Ara sokakları aydınlatan şey sadece, bozulmaya yakın mana kristalleri ile çalışan sokak lambalarıydı.
 
Ve bu vahşeti bir tek bu lambalar aydınlatıyor ve görüyordu.
 
[GÜM!!] Gecenin yuttuğu sokakta, öfkeden kudurmuş şimşekler bir kere daha sesli ve güçlü bir halde çakarak yankılandı.
 
Yağmur gitgide hızını arttırırken, sokaklardaki kan oluklara doluyor ve yağmur ile beraber sürüklenerek akıyordu.
 
Adamın her adımında çıkan ses, yağmurun kuvvetli ezgisine bir nota daha ekliyordu.
 
Sokaktaki pencerelerden adamı izleyen birkaç meraklı ve korkmuş göz dışında, etraf oldukça tekin ve gericiydi.
 
[CZRRT!] Yanından geçtiği sokak lambası aniden sönüp bozulurken, adam kafasını hafifçe kaldırarak önüne rahat bir bakış attı.
 
Gözleri karanlıkta seçilemiyordu, ama parıltısı hafifçe belli oluyor ve kendisine gizemli bir hava katıyordu.
 
Adam adımlarını yavaşça durdururken, önünde aniden beliren ama karanlıkta seçilemeyen beş insan, yavaşça adama yaklaştı ve durdu.
 
İçlerinde en önde olan; birkaç adım atarak öne çıkarken, yaşlılığın verdiği cızırtılı tondaki sesi harap ve bitkin çıkıyordu.
 
Bırak gidelim... Ne olur, yetmedi mi? Kaçımızı daha öldüreceksin? İnsanlık adına! Bari çocuğumu bırak!” Ses tonunda oldukça belli olan korku, dehşet, ve umutsuzluk, kelimelerinin titrek çıkmasına neden olmuştu.
 
Kahverengi paltosu çamurla kirlenerek eski rengini kaybetmiş ve sabahtan kalma yorgunluğu yüzüne yansıyordu.
 
Arkasındaki adamların korkmuş yüz hatları, şeytanla karşı karşıya kalmışlar gibi bembeyaz kesilmişti. Adeta azılı bir cehennem zebanisi ile.
 
Önündeki adam, şehrin hayaleti gibiydi ya da kabusu, oldukça güçlü birisi. Kıtadaki en iyi 3 suikast loncasının, en iyi adamlarının başındaydı.
 
Şimdi ise bu adam karşılarında duruyor ve keskin gözleri ile vücutlarını süzüyordu, avını parçalamayı bekleyen bir yırtıcı gibi...
 
Adam kafasını tamamen kaldırırken; gözlerini, yaşlı adamın gözlerine kilitledi. Sanki gözlerinin ardını görürcesine, dikkatli bir biçimde adamı ve arkasında ona eşlik eden insanları süzdü.
 
Bir yırtıcı edası ile gözlerini kıstı ve yüzüne vuran ışık ile simsiyah bir şekilde parlayan gözlerini belli etti.
 
Koyu bir siyah, göz bebeğinin tamamı siyah bir şekilde parlıyordu. Saf siyah gecenin karanlığında bile belli oluyor, geceden daha koyu olduğunu haykırıyordu.
 
Gözünün kenarında beliren damarlar bile siyahtı, adeta bir ölüm meleği gibi, koyu ve net.
 
Kaldı bir...” Yavaşça ağzını açtı ve hırıltılı, sakin tonda çıkan sesi ile adım atarak yoluna devam etmeye başladı. Adamın kalın sesini duyan yaşlı adam ve arkasındaki diğer dört insan korkarak geriye çekildiler.
 
Olacakları daha sonra fark eden adamlar gözlerini hızla açtı ve bir şeyler demeye çalıştılar. Sözlerini tamamlayamadan dizlerinin üzerine istemsizce çöktüler ve kanamaya başlayan boyunlarını tuttular.
 
O yürümeye başlamışken, önünde duran 5 insanın da başsız cesetleri seslice yere düşerek tok bir ses çıkardı.
 
[PAT!] Yağmurun oluşturduğu küçük su birikintileri hızla kızıla boyanırken, dehşetle dolu gözler ile bakan 5 kafa hızla yerde yuvarlanıyordu.
 
Kırmızı renk bir kere daha sokakları süslemişti, yağmur onu alıp götürmeden önce...
 
Haberleri bile olamadan ölmüşlerdi. Sessiz, hızlı ve kesin ölüm. Adam kafaların üstünden hızla geçerek ve cesetlerin üzerine basarak yürümeye devam etti.
 
Ben...” Ortanca bir insandan çıkabilecek sesi, neredeyse fısıltı gibiydi. Kendisi haricinde kimsenin duyamayacağı kadar.
 
Adımlarını hızlandırdı ve sokağın başındaki evin önüne gelerek durdu. Pencerelere bakarken, yukarıda kendisini izleyen küçük bir çift göz gördü.
 
Mavi bir renkte, kahverengi saçlı ufak bir çocuğun gözü. Çocuk hızla dehşet dolu bir bakış atarken, gözü yerde yatan cansız cesetlere kaydı.
 
Ağzını kapatarak olduğu yerde kaskatı kesilmişti.
 
Adam derince bir iç çekti ve gözünü kapattı. Kafasını yukarı kaldırırken, yüzüne sertçe düşen yağmur damlalarının kendisini yıkamasına izin verdi.
 
Ellerini arkasında birleştirdi ve hafifçe gerilerek boynunu sağa sola büktü. Uzunca süre bu halde kalarak bekledi.
 
Ağzını hafifçe aralayarak başka bir kelime daha söyledi, “İnsan...” dudakları neredeyse oynamıyordu bile.
 
Kafasını indirerek tekrardan pencereye baktı.
 
Bu sefer göremediği gözler ile dudakları hafifçe kıvrılırken, evin bahçesine açılan çiti iterek içeri girdi.
 
Bahçe; yağmurun ıslattığı toprak ile çamura dönüşmüştü, adamın yere basarken çıkardığı cıvık sesler gitgide eve yaklaşıyordu.
 
Çizmeleri, sıçrayan çamurlar ile kirlenirken evin kapısının önüne geldi. Siyah eldivenleri ile kanla süslenmiş elini kaldırarak 3 kez yavaşça kapıya tıklattı.
 
[TAK! TAK! TAK!] Ses sokaktan bile duyulabilecek kadar net ve sade çıkmıştı. İçeriden hafif bir tıkırtı dışında başka hiçbir şey duyulmuyordu.
 
Tepki gelmeyince bir kere daha tıklattı, bu sefer daha sert ve güçlü bir şekilde yapmıştı.
 
[TAK!! TAK!! TAK!!] Kapı yerinden sökülürcesine sarsılırken, evin içerisinden hafifçe ağlama sesleri gelmeye başladı.
 
Çocuktan geldiği belli oluyordu, korkudan çıkan bu seslere aldırış etmeyerek adam tekrardan boynunu sağa sola büktü.
 
Rahatsız olmuş olduğu belli oluyordu. Daha fazla uzatmadan işini bitirip gitmek ister gibi hali ile elini indirdi ve bir adım geri gitti.
 
Simsiyah gözleri duygusuzca parıldarken, adam elinin işaret parmağı ile kapıya hafifçe bir fiske attı.
 
Kapı parçalarına ayrılarak dört bir yana dağılırken, içerideki masanın altına oturmuş kahverengi saçlı çocuk hüngür hüngür ağlayarak çığlık attı.
 
Anne!! Hıkğ! Ühühüh!.. Anne!!..” Çocuk şeytan görmüşçesine bağırırken, sokaklara dolan çığlıklar etrafa yayılarak fırtınaya karışıyordu.
 
Adam sessizce ve duygusuzca çocuğa baktı.
 
Yavaşça adım atarak masanın önüne geldi ve eğildi, gözlerini çocuktan ayırmazken ağzını açarak bir kelime daha söyledi.
 
Değilim...” Gözleri kısıldı ve yanakları kasılarak titredi.
 
Gözlerinden simsiyah dumanlar çıkarken elinde beliren gümüş bir hançeri hızla çocuğa doğru saplayarak çevirdi.
 
Kahverengi saçlı çocuk hızla elini uzatıp geri çekmeye çalışsa da, güçlü eller ile tutulan hançeri yerinden oynatamıyordu.
 
Ağzının kenarlarından gelen kan ile gözleri büyüyerek çırpınmaya başladı. Sesi aniden kesilse de boğuk çıkan hırıltıları hala duyuluyordu.
 
Adam hızla hançeri geri çekerek çocuğun vücuduna sildi ve eğildiği yerden kalkarak arkasını döndü.
 
Çocuk hızla boğazını tutarak yerde bağırmaya çalışıyordu, çıkaramadığı bağırışlar evin içerisinde yankılanıyor ve rahatsız edici seslere dönüşüyordu.
 
Daha fazla beklemeden hızlı adımlarla kapıya  doğru yürüdü ve yüzünde başlayan titreme ile evden acele ile çıktı.
 
Adımlarını durdurmadan sokağa kadar yürüdü ve tam ortasında durarak diğer evlere doğru döndü.
 
Gözlerinde akan nefret ve yaş, ilk defa bir duygu belirtisi göstermesini sağlamıştı. Gözleri simsiyah parlarken akan yaşlar, sert görünüşünü bir nebze de olsa hafifletiyordu.
 
Yanaklarından süzülen gözyaşları, hızla yağmura karışıyor ve kayboluyordu. Bütün vücudu titrerken, adam kuvvetli bir ses ile gökyüzüne var gücü ile bağırdı.
 
Güçlü ve kaba sesi bütün sokakta yankılanmaya başladı.
 
Ben yapmadım! Sikeyim ben yapmadım!.. Arh... Ben yapmadım...” Dizleri üzerine çöktü ve başını tekrardan yukarı doğru kaldırarak hafif tonda mırıldanarak söylenmeye devam etti.
 
Sokak onlarca cesetle doluydu, kan gövdeyi götürmüş bir şekilde onlarca ceset; Başsız, kolsuz, bacaksız ve parçalanmış onlarca ceset.
 
Şehrin iç kesimlerinden borazan sesleri yükselmeye başlasa da, adam mırıldanmayı kesmemişti.
 
Ağzından sürekli olarak çıkan ‘Ben yapmadım’ cümleleri dışında, hafiften beliren zırh ve çelik botların çıkardığı sesler duyulmaya başladı.
 
Sesler şehrin muhafız birliğinin yakınlarda olduğunu belli ediyordu, gitgide yaklaşan sesler ise buraya geldiklerini.
 
Hüngür hüngür ağlayan adam, titremesini keserken gözlerini sildi ve kafasını indirdi.
 
Sokağın başına uzunca süre baktı ve kendini toparlamaya çalıştı.
 
Gözleri tekrar eski duygusuz haline dönüyordu, yerden acele ile kalktı ve etrafını süzdü.
 
Onlarca cesede hızlıca göz attı. Yaptığı bu katliam sanki onu tatmin etmemişti.
 
Başka yaşayan bir insanın olmadığına emin olduktan sonra, arkasında kalan ve çocuğun can çekiştiği eve baktı. Gözlerinde kalan hüzün, eve bakarak yok olurken tekrardan bir şeyler mırıldandı.
 
Bu şekilde... Umarım cennette bana kızmadan yaşarsın... İnsan değilim ben artık...” Kelimeler dudaklarından dökülürken, çelik botların ve silahların çıkardığı tıngırtılar daha yakından gelmeye başladı.
 
Kraliyet Muhafızları, yaşanan bu katliam karşısında hızla sokaklara akın ediyordu. Sadece bu sokakta değil birkaç sokakta daha bu şekilde katliamlar yaşanmıştı.
 
Adam daha fazla beklemeden önüne döndü ve gözlerini kapadı. Bir şeyler mırıldanmaya başladıktan sonra, vücudu yavaşça gölgesine karışıyor ve tozlara ayrılıyordu.
 
Büyüsünü tamamladıktan sonra, gözlerinin kenarında kalan kurumuş göz yaşlarını elinin tersi ile sildi. Artık tamamen duygudan arınmış ve eski durgun gözleri ile beklemeye başlamıştı.
 
Birkaç saniye içerisinde vücudunun geri kalanı da yağmura karıştı ve gökyüzüne doğru süzülerek uçtu.
 
Muhafızların artık konuşma sesleri duyulurken, sokağın başında belirmeye başlamışlardı.
 
Mavi pelerinleri kirli su birikintilerinde ıslanırken ve kahverengi çamurla kirlenirken görkemli bir şekilde savruluyordu.
 
Armaları pelerinlerinin arkasında beyaz bir şekilde parıldıyordu. Gümüşi bir parıltı yayan çift başlı kartal ve ortasına geçirilmiş uzun bir çift elli kılıç.
 
Kartalın bir kafası sağa diğer kafası sola bakıyordu, ortasına geçirilmiş kılıçsa hafif çapraz duruyordu.
 
Üzerlerinde duran gümüşi bir parıltı ile parıldayan kabarık çelik zırhları, sokak lambalarının yaydığı ışık ile parıldıyordu.
 
Kafalarında püskülleri olan kalın bir miğfer mevcuttu. Çoğunluğunda mavi renkte tüylere sahip olsa da aralarında siyah olanları da vardı.
 
Tek bir kişide beyaz bir tüy vardı ve o da kraliyet muhafızlarının komutanı olmasından kaynaklanıyordu.
 
Muhafız komutanı olduğu belli olan adam, kafasındaki beyaz püsküllü miğferi çıkarıp elinde tutarken kılıcını kınından hızla çıkardı.
 
Gözleri dehşetle karşılaştığı bu korkunç manzaraya bakıyordu, kanlarla boyanmış ev duvarları, onlarca kopuk ceset ve uzuv parçaları, kafaları mızraklara geçirilmiş onlarca baş...
 
Nefes alışverişi hızlanırken, birkaç kere geri adım attı ve şoka uğramış diğer muhafızlardan birini yakasından tutarak ona doğru dönüp bağırdı.
 
Çabuk amına koyduğumun surlarını kapatın! Ülkeyi kırmızı durumdan işgal durumuna geçirtme talebini krala ilet! Çabuk ol lan!” Tükürükleri muhafızın miğferine sıçrayarak bulaşırken, hızla kafasını tekrardan sokağa çevirdi.
 
Emri alan asker, korkmuş gözleriyle elinde tuttuğu ipe bağlı olan atına hızla atlayarak dört nala saraya doğru yol aldı.
 
Atın yolda yürürken çıkardığı toynak sesleri gitgide azalırken, Muhafız Generali sertçe yutkundu ve elleri titreyerek diğer bir muhafıza daha fazla adamın gelmesi için birkaç emir verdi.
 
Etrafa yavaşça doluşan askerler, katliamı gördüklerinde iğrenmiş bakışlarını birbirlerinden saklamaya çalışıyorlardı.
 
İçlerinden siyah tüylü miğfere sahip bir muhafız çıkarak komutana seslendi.
 
General, etrafı temizlemek için birkaç adamımı insan gücü toplaması için işçi bürosuna gönderdim. İsterseniz bu işi bana bırakabilirsiniz” Yeni yeni olgunlaşmaya başlamış sesi henüz genç olduğunu bağırıyordu.
 
Gözleri mavi renkteydi, zırhın içinde bile belli olan vücut hatları kaslı bir yapıya sahip olduğunu haykırıyordu.
 
Karşısında bir komutan olsa da, son savaşlarda gösterdiği aktif performans yüzünden çoğu asker ona general olarak hitap etmeye başlamıştı.
 
Arkasını döndüğü için yüzünü göremese de, yaşanan bu katliam yüzünden şoka uğradığı besbelliydi.
 
Sen bulaşma bu işe çocuk, baş edebileceğin bir şey değil bu... Sadece burayı temizleyin. Halkı bu olaydan habersiz tutun. Biri bile ötmeye çalışırsa öldürün, bu olay sır olarak saklanacak!
 
Askere doğru dönüp söylemişti bu dediklerini.
 
Sarı ve uzun saçları rüzgarda dalgalanıp yağmur tarafından ıslanıyordu. Yeşilimsi bir renge sahip göz bebekleri titrese de, sert bakışlarından taviz vermiyordu.
 
Kırklı yaşlarında gözüken yüz hatları hala eski gençliğinden kalma izleri taşıyordu. Yakışıklı ve yapılıydı.
 
Asker dik bir şekilde durarak kafa salladıktan sonra sertçe yutkunup geri geri giderek uzaklaştı.
 
Komutan askerin arkasından bakarak derin bir şekilde düşüncelere dalmıştı. Kaşlarını çatarak tekrar sokağa bir bakış attıktan sonra, askerlerinden birine atını getirmesi için emir verdi.
 
Khujak Loncası, demek bu şekilde parçalandı... Bunu başaracak kişi sayısı çok az, hatta yok bile denebilir... Kim ve neden, nasıl yaptı bunu? Yaşlı veya çocuk, hiç kimseyi affetmemiş
 
Sakinliğini tekrar kazanarak gelen beyaz kürklü ve zırhlarla donatılmış atına atlayarak bağırdı. “Bir grup benle gelsin! Diğer sokaklara da bakacağız! Bu gece bu bok temizlenecek! Yarına kadar bir iz bile kalırsa buradaki herkes kellesine veda etsin!
 
Güçlü ve sert sesi ile diğer muhafızlara bağırdı, askerler hızla kafalarını eğip kaldırarak onaylayan bir şekilde “Anlaşıldı efendim!” diyerek bağırdı.
 
Gözlerini askerlerden çekerek sokağın çıkışına getirdi ve hızla atına bağırarak koşmasını sağladı. “Deh!” Arkasından kendisini takip eden 15 atlı ile diğer sokaklara doğru yola koyuldu.
 
Siyah püsküllü genç muhafız ise arkasından hayranlıkla bakarken, omzunu dürten ve miğferine sertçe şaplak atan arkadaşı ile kendine geldi.
 
Çeliğin çeliğe vurma sesi ile kulakları çınlasa da arkadaşının çemkiren sesini gayet net duyabilmişti.
 
Ne bakıyon lan! Tek başıma yönetmekten canım çıktı az yardım et. Hem onu idol olarak alman bir bokuna yaramaz haberin ola! Adam 38. Seviye lan!
 
Genç adam gözlerini devirerek miğferini çıkardı. Ağzını açmadan elindeki miğferi gülerek arkadaşının kafasına geçirirken, “Sen başaramayacaksın diye diğerleride mi başaramayacak lan dingil! Hadi hadi, şu işi halledip içmeye gidelim” dedi.
 
Kafasına gelen miğfer ile sersemleyen adam yarı güler halde elini gencin omzuna atarken birkaç şaka daha yaptı.
 
Gülerek “Ulan Brant, koskoca generalle adam akıllı konuşan bir tek sensin. Geri kalanlar cümle kurmakta zorlanıyor be! Nereden geliyor bu güven anlamıyorum ki! Puhaha!” bağırdı ve koltuk altına aldığı arkadaşını sıkarak sarstı.
 
Brant tekrar göz devirerek “Ulan üstüm başım tükürük oldu, yağmurun ıslattığı yetmezmiş gibi! Az sal da şu boku temizleyelim artık, hem babana işten kaytardığını söylememi istemiyorsan...” dedi ve arkadaşına imalı bir bakış attı.
 
Bütün mutluluğu giden arkadaşı somurtarak homurdandıktan sonra, kolunu çekerek sırtına birkaç defa vurdu ve “İyi madem, bu işten sonra içkiler senden o zaman. Kehehe!” diyerek hızla koşarak uzaklaştı.
 
Brant, salak arkadaşının arkasından iç çekerek bir bakış attıktan sonra önüne döndü.
 
Etrafta gözüken uzuv parçalarına iğrenerek bakarken, dikkatini sokağın ilerisinde ufak bir çocuk çekti.
 
Onlarca cesedin arasından bir evin bahçesinden sürünerek çıkıyordu, gecenin karanlığında ne kadar görmesi zor olsa da görmeyi başarmıştı.
 
Sokak lambaları titrek ışıklarını çocuğun sarı saçlarına vuruyordu.
 
Yerde can çekişerek sürünürken boğazını tutuyordu. Brant gözleri sonuna kadar açılırken hiç beklemeden, bağırarak çocuğa doğru koşmaya başladı. “Hwan! Hwan burada biri yaşıyor lan! Acilen şifacı getir! Amına koyduğumun duydun mu!? Şifacı istiyorum!
 
Hwan emrindeki askerlere emir vermeye yeni başlamışken, bağıran arkadaşının sesini duydu.
 
Şaşırarak Brant’ın koştuğu yöne baktı ve yerde sürünen çocuğu görmesi ile o da endişeyle arkadaşının dediğini yapmak için atına atladı ve hiç beklemeden şehre doğru dört nala sürmeye başladı.
 
Brant ise nefes nefese kalmış vaziyette çocuğun yanına geldi ve dizlerinin üstüne çökerek çocuğun başını kaldırıp dizine koydu.
 
Kan çanağına dönmüş ve eski maviliğini kaybetmiş gözlere bakarken elleri titriyordu.
 
L...L-lütfen y-yard...” Çocuk cümlesini tamamlayamadan ağzından püskürttüğü kan ile sarsılarak tepindi.
 
Brant hızla çocuğu yan çevirerek ilk yardım için bir bez parçasını çocuğun giysisinden yırtarak boynuna sarmaya başladı.
 
Kalbi küt küt atarken endişe dolu sesiyle çocuğa “Sakın konuşma! İyileşeceksin, sadece biraz daha sabret be oğlum! Sakın pes etme tamam mı! Yapabilirsin!” diyerek güven vermeye çalıştı.
 
Boğazı keskin bir bıçak tarafından delinmişti, eğer deliği kapatabilirse... Bunun imkansız olduğunu bilse bile denemekten vazgeçmek istemedi.
 
Etrafına dolmaya başlayan muhafızlardan birine acele ile “Çabuk alkollü bir şeyler getir! Adamakıllı bir kumaş parçası ve sargı bezi! Çabuk ol!” diyerek bağırdı ve eliyle sardığı kumaş parçasını sıkıca kesiğe bastırdı.
 
Çocuğun gözleri titreyerek kendi gözlerine bakarken donuklaşmaya ve enerjisini kaybetmeye başlamıştı, elinde olmadan çene kasları sıkılaşarak dişleri gıcırdattı.
 
Dayan be oğlum! Dayan! Az kaldı yardım gelecek kurtulacaksın!” Güven vermeye devam eden güçlü ve genç sesi çocuğun titremelerini hafifçe kesse de önleyemiyordu.
 
Küçükken yaşadığı varoşların nasıl bir yer olduğunu adı gibi biliyordu ve bu çocuğun da kaderinin kendisine benzediğine inanarak bütün gücü ile yardım etmeye can atıyordu.
 
Ellerinde tuttuğu küçük çocuğun neler yaşadığını, nasıl bir hayata sahip olduğunu... Dişlerini fazla sıkması ile çenesi ağrımaya başlamıştı.
 
Diğer elini yumruk yaparak sıktı ve korkusuzca çıkan cesur sesi ile “Bunu kim yaptıysa bulacağım, söz veriyorum. Bulacağım ve derisini yüzeceğim!..” diyerek çocuğa doğru bağırdı.
 
Her ne kadar bağırsa da nafileydi.
 
Gözleri kayarak gitmeye başlayan çocuk, titreyerek sarsılmaya başladı. Aşırı kan kaybından bilinci kapanıp kaybolurken duyduğu son kelimeler bunlardı...

 -----------------------------------------------------------


Çevirmen Notu

Bu Bölüm Toplam 2600+ Kelimeden Oluşmaktadır.

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.
Yorum Yap
Üyelik girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için tıklayın.
Yorumlar