Overlord - Bölüm 3.3: Büyük Mezar - 3

Çeviri : Selim Alp
Düzenleme : Sinan Saçoğlu
Beğeni : 23
Okunma : 2731
Tarih : 18 Nisan 2018 14:56:10

PART 3



Gringham’ın görüşünde zifiri karanlıktan başka bir şey yoktu. Çizmelerinin altında çatırdayan bir şeyler vardı ve sanki bir bataklığa çekiliyormuş gibi yavaş yavaş battığını hissediyordu. Biraz paniklemişti ama bel seviyesine kadar battıktan sonra durduğu için çok da derin gözükmüyordu. 

Gringham, ebeveynlerini arayan kayıp bir çocuk gibi zifiri karanlığın ve sessizliğin hakim olduğu alanda konuştu.

“Orada birisi var mı?”

“Buradayım, Gringham.”

Yoldaşlarından biri olan haydutun sesi yankılandı. Ses çok uzaktan gelmemişti. Muhtemelen koşarken aralarındaki mesafeyle aynıydı.

“Başka kimse var mı?”

Cevap yoktu. Beklenen cevap da buydu. Işık olmadığı göz önüne alındığında, büyücü veya savaşçının burada olması muhtemel değildi. En azından haydut onunla olduğu için kendini şanslı saymalıydı.

“Sadece biz varız gibi gözüküyor.”

“Bunun anlamı...Tsh, sanırım haklısın.”

Bir adım öne atarak etrafına baktı. Derin karanlık her yerdeydi ve karanlığın nerede başlayıp nerede bittiğini söyleyememekten korktu. Hiçbir yerde haraketlilik yoktu.

“Işığı yakalım mı?”

“Tabii ki.”

Hareketlerinin bu sessizliği bozup bozmayacağını, ya da bir tuzağı etkinleştirip etkinleştirmeyeceğini, ve diğer uğursuz düşünceleri merak etti. Ancak, insan gözü karanlıkta göremiyordu ve bir çeşit ışık kaynağına ihtiyaç duyuyordu.

“Biraz bekle.”

Haydutun sesiyle birlikte, karanlıktan bir tür hareket sesi ve ışık geldi. 

Gördüğü ilk şey, parlayan bir sopa tutan haydudun görünüşüydü. Ve ışığı yansıtan sayısız parlayan nesneler, ona mahsen mezarındaki hazineleri hatırlattı. 

Ama durum bu değildi. 

Gringham çığlıklarını zar zor bastırdı ve haydut nöbet geçirmek üzereymiş gibi görünüyordu. 

Işık sayısız yansıma oluşturmuştu. Böcekler tüm odayı doldurmuştu ve yansımaların kaynağı hamamböcekleriydi. Oda, uzunluğu serçe parmağı büyüklüğünde olanlardan, bir metreden daha fazla olanlara kadar çeşitli büyüklükte hamamböcekleriyle doluydu. Dahası, sayısız katmanlar halinde birbirlerinin üstüne yığılmışlardı.

Ayaklarında hissettiği ezme hissi ve gürültüsü hamamböceklerinden geliyordu. Beline kadar geldiklerini göz önüne aldığında, kaç tane olduğunu hayal bile etmek istemedi. 

Oda çok genişti, ışık duvarlara ulaşmıyordu. Parlayan sopanın etki alanı göz önüne alındığında on beş metre genişliğindeydi, içerisinin ne kadar geniş olduğunu kabaca kavrayabilirdi. Tavana doğru baktığında, ışığı geri yansıtan, koskocaman bir hamamböceği sürüsü gördü.

“Burası.. neresi?”

Haydut inatçı bir tonda mırıldandı. Gringham ne hissettiğini anlayabiliyordu. Konuştuğu sırada, bir anda harekete geçeceklerini hissetti.

“Neler oluyor?”

Gringham korkuyla etrafına bakarken, zifiri karanlığa dalmadan önceki son anı hatırladı. Parlayan büyülü çemberi düşündü ve hayduta sordu.

“Zemin tuzağı mıydı?”

“Muhtemelen durum böyle değil. Başka bir şey miydi? Farklı bir büyü...”

“Bir teleportasyon tipi büyü tuzağı... Belki de Yaşlı Lich’ler yapmıştır.”

Işınlanma büyüleri vardı. Örneğin, kaçmak için kullanılan 3. seviye büyü [Boyutsal Hareket] bunlardan biriydi, ancak büyücü bu büyüyü sadece kendi üzerinde kullanabilirdi. Bunun gibi başka insanlar üzerinde kullanılabilen ve aynı anda birçok kişinin üzerinde kullanılabilen başka büyüler de vardı...

“Bir grup insanı aynı anda ışınlayabilen 5. veya 6. seviye büyüler var, değil mi?”

“Evet öyle olduğunu düşünüyorum.”

“Bu tür bir büyü kullanabileceklerini düşünmek...”

En azından 5. seviye büyüyü kullanabilen bir varlık. Duyulmamış şeydi. Fakat, Gringham bunun anlamını kavrayabilirdi. Eğer o kadar güçlü biri olsaydı, o zaman birden fazla Yaşlı Lich’i tek seferde idare edebilecek kadar güçlü olduğunu düşünmek mantıklıydı, komuta ve kontrol edilmeleri de daha kolay olurdu. 

Gringham bu mezarın içinde gizlenen tehlikenin gerçek boyutunu fark etti ve bir soğukluk hissi vücudunu doldurdu. Aynı zamanda içinde, bu isteği yapmış olan Earl’a karşı derinden bir nefret kaynaması başlamıştı. Elbette, bu işi üstlenenler Gringham ve diğer işçilerdi ve tüm risklere rağmen hayatlarını bahis çipi gibi ortaya koymuşlardı. Bununla ilgili şikayet edemezlerdi. 

Ama Earl mezar hakkında biraz bilgi sahibi olmalıydı. Aksi taktirde, işçileri toplamak için böyle önemli bir miktarda para teklif etmezdi.

“Bize bilerek mi bilgi vermedi? Lanet olsun... Buradan hızlıca çıkalım. Bu yer... uğraşmamız gereken bir yer değil.”

“Tamamdır Gringham. Sen yönlendir, ben takip edeceğim.”

Haydut fark etmemiş gibi görünüyordu, ya da fark etmemiş olması daha iyiydi. 

Hamamböcekleri hiç hareket etmiyordu. 

Gringham onu çevreleyen hamamböceklerine baktı. Antenleri çok az hareket ediyor olsa bile ölü değillerdi ama yine de hareket etmiyorlardı. Bu bilinmeyen bir tehlikenin kokusuydu.

“Hayır, kaçamazsınız.”

Üçüncü bir kişinin sesi duyuldu.

“Kim var orada?”

Gringham ve haydut her yere baktı ancak herhangi bir hareket belirtisi yoktu. 

“Ah özür dilerim. Ben Kyouhukou, Ainz-sama tarafından bu bölgeden sorumlu kılınan kişi. Tanıştığımıza memnun oldum.”

Sesin geldiği yönde, garip bir sahneye tanık oldular. Bir şey hamamböcekleri sürüsünü iterek yukarıya tırmanmaya çalışıyordu. 

Yakın dövüş silahıyla ulaşılabilecek bir aralıkta değildi. Haydut sessizce yayını hazırladı ve Gringham sapan ve taşlarını çıkarmaya çalıştı ama sonra farklı bir karar verdi. Beline kadar gelen hamamböceği yığını içinde koşturacak ve rakibini hemen kesecekti. 

Tüm hamamböceklerinin içinden geçtikten sonra ortaya bambaşka bir hamamböceği çıktı. 

Ama kesinlikle türünün geri kalanından farklıydı. Bu hamamböceği otuz santimetre boyundaydı ve iki ayağı üzerinde dik bir şekilde duruyordu. 

Başında sevimli küçük altın bir taç ile kenarları lüks altın ipliklerle süslenmiş kırmızı bir pelerin giyiyordu. Ön bacağında saf beyaz bir mücevher gömülü bir asa tutuyordu. 

Bunların en garip tarafı iki ayağı üzerinde durmasına rağmen, başı Gringham ve haydut ile karşı karşıyaydı. Eğer ki sıradan bir böcek dik dursaydı, başı gökyüzünü işaret ederdi. Ama önlerindeki garip varlık hiç de böyle değildi. 

Gringham ve haydut birbirleriyle bakıştılar ve Gringham’ın müzakereden sorumlu olmasına karar verdiler. Haydutun okunu çekmediğini ve aşağıya indirdiğini doğruladıktan sonra, Kyouhukou ile konuştu.

“Kimsin sen?”

“Hmm... Görünüşe göre ilkinde beni duymadın. Kendimi bir kez daha tanıtmamı ister misiniz?

“Hayır, sorun bu değil.”

Gringham bunun konuşulacak ya da sorulacak bir şey olmadığını fark etti.

“Dürüst olacağım. Takas yapmak ister misin?”

“Oh-ho, takas yapmak istiyorsun. İkiniz için de çok minnettar hissettiğim için, teklifinizi dinlememek için herhangi bir nedenim yok.”

“Minnettar hissetmek” gizemli sözlerdi, ona minnettarlık hissi veren şey hakkında huzursuz olmuştu, ama bu dezavantajlı koşullar altında sormak göze alabilecekleri bir şey değildi.

“…Biz ne istiyoruz... Bu yerden zarar görmeden çıkmamıza izin vermeni istiyoruz.”

“Tabii ki, bu istediğin bir şey olurdu. Ama bu odadan ayrılsanız bile, şu anda Nazarick’in Büyük Yeraltı Mezarının 2. katındasınız. Zemine dönmenizin çok zor olacağını size bildirmeliyim.”

İkinci kat-

Gringham’ın gözleri kelimenin tam anlamıyla açıldı.

“Yani, yüzeydeki anıt mezarın altındaki kapı 1. kata mı çıkıyordu?”

“Bu sıra dışı mı?”

“Hayır, sadece doğrulamak istedim.”

“Haha, 1. kattan ışınlandığınız için, kafa karışıklığınızı anlayabiliyorum.”

Gringham, yapısal bir düzen içerisinde kafasını sallayan Kyouhukou’ya bakarken, sanki sırtına bir bıçak saplanmış gibi, omurgasından aşağıya inen bir ürperti hissetti. Daha önceki teorisinin doğru olduğunu fark etmekten korkuyordu.

Başka bir deyişle, ışınlanma büyüsü bir tuzak olarak kullanılmıştı. Bu ne tür bir büyü, ne gibi bir büyülü yetenek gerektirirdi? O bir büyücü değildi ama etkinlerini tamamen fark etmişti.

“Tabii ki, bize mezardan çıkış yolunu da söyleyebilirsin... Hmm, hayır o kadarını sormayacağız. Sadece bu odadan çıkalım.”

“Hmm hmm”

“Sana... ne istersen vereceğiz.”

“Öyle mi...?”

Kyouhukou başını salladı ve düşünmeye konsantre olmuş gibi görünüyordu. 

Bir süre mutlak sessizlikle geçti. Sonra Kyouhukou anlamış gibi başını salladı ve konuşmaya başladı.

“Dileyebileceğim her şeye burada zaten sahibim. İstediğimi sağlayabileceğinden şüpheliyim.”

Kyouhukou, konuşacak olan Gringham’ı ön bacağını kaldırarak susturdu ve devam etti.

“Ama size neden daha önce teşekkür ettiğim konusunda kafanız karışmış gözüküyor, bu yüzden size bir açıklama yapmak istiyorum. Görüyorsun, arkadaşlarım yamyamlıktan bıktı. Çözüm olarak, yiyecek olarak hizmet edecek olan sizlere bir kez daha teşekkürlerimi sunuyorum.”

“Ne!?”

Haydut, ne söylediğini anladığı anda okunu fırlattı. Ok havayı yararak geçti ama Kyouhukou’nun kırmızı pelerini tarafından sarıldı ve yere düştü. 

Oda titremeye başladı. 

Her yönden sayısız sesler gelmeye başlamıştı ve giderek artıyordu. 

Bir gelgit dalgası patladı. Kara bir dalga gibiydi.

“İkiniz için talihsiz bir durum olabilir, ama şimdi akşam yemeği olma vaktiniz geldi.”

Devasa gelgit dalgası Gringham ve haydutu yuttu. Sanki akıntı tarafından süpürülmüşler gibiydi. 

Gringham siyah girdabın içinde dönerken zırhındaki boşluklardan içeri girmeyi başaran hamamböceklerini eziyordu. Silahlar böylesi küçük böcek sürülerine karşı işe yaramazdı ve alan etkili herhangi bir dövüş sanatı da bilmiyordu. Bu durumda elleriyle ezmek daha hızlı olurdu. Bu yüzden, silahlarını bir kenara atmıştı ve artık nerede olduklarını bilmiyordu.

Mücadele etmek için elinden geleni yaptı ve çılgınca kollarını sallamaya çalıştı, ama onu tutan sayısız hamamböceği yüzünden, zorlukla hareket edebiliyordu. Hareketleri boğulan birisinin ki gibiydi. Gringham’ın duyabileceği tek ses, üzerinde sürünen sayısız hamamböceklerinin çıkardığı seslerdi. 

Haydut çoktan silip süpürülmüştü ve sesinin duyulacağı bir yerde değildi. Hayır, Gringham’ın onun sesini duyamaması doğaldı. Haydut, ağzında, boğazında ve midesinde sürünen bütün o hamamböcekleriyle konuşamazdı. 

Gringham, vücudundaki her yerinden yükselen bir acı hissetti. Zırhından içeriye girmiş ve onu yavaşya yiyen hamamböcekleri yüzünden acı çekiyordu.

“Du-“

Gringham bağırmaya çalıştı ama hemen ağzına sel gibi akın eden ve boğazını tıkayan sayısız hamamböceği tarafından engellendi. Tüm gücüyle kusmaya çalıştı ama hamamböcekleri ağzındaki küçük boşluklardan içeri girmeye devam ediyordu. Sonra da ağzında dolanıyorlardı. 

Biri kulağının içinde sürünüyormuş gibiydi, hışırtı sesi onu ürpertecek kadar sürekli ve gürültülüydü.

Sayısız hamamböceği sürünüyor ve yüzünü yiyordu. Göz kapaklarındaki acıyı hissediyordu ama açmaya cesaret edemiyordu. Gözlerini açarsa ne olacağı belliydi. 

Gringham ona ne olacağını anlamıştı. Bu gidişle, bu pisboğaz hamamböcekleri tarafından canlı canlı yenilecekti.

“Bunu istemiyorum!”

Çaresizce çığlık attı ve hamamböcekleri bir kez daha ağzına doldu. Süründüler, boğazına girmeye çalıştılar. Sonra lapa gibi bir şey hissetti, midesinin içinde yuvarlanan bir şeyin hissi. Midesinin içinde kıvranan hamamböceğinin iğrenç hissinden dolayı kusmak istiyordu. 

Gringham tüm gücüyle direndi. Bu tür bir ölüm istemiyordu. 

Tek düşüncesi olan elde ettiği statüyü kardeşlerine gösterme hedefi için çalışmıştı. 

Artık çalışmak zorunda kalmadan rahat yaşayabilecek kadar parayı toplamıştı. Şöhreti sayesinde, normal bir köyde asla bulamayacağı kadar güzel bir kızla evlenebilirdi. O, kendi servetlerini inkar eden ve onu kovan kardeşlerini çoktan aşmış olan bir hayat kazanmıştı.

Burada ölmek istemiyordu. 

“Abrrwarggh! Hayatta kalacağım!”

Ağzında ezdiği hamamböceklerini fırlatırken bağırdı.

“…Gerçekten cesurca direniyorsun. O zaman sana biraz daha vereceğim.”

Gringham’ın bağırışları bile sadece birkaç saniye içinde siyah girdabın altında gömüldü.  

 ♦ ♦ ♦

Gözleri açıldı. 

Gördüğü ilk şey tuhaf bir tavandı. Taştan yapılmıştı ve içine gömülmüş beyaz parlak nesneler vardı. Oraya nasıl geldiğini anlamak için etrafına bakmaya çalıştı ama başını hiç hareket ettiremediğini fark etti. Hayır, sadece başını değil, vücudunu da hareket ettiremediğini fark etti. El bilekleri, ayak bilekleri, bel ve göğsüne bir şey bağlıydı. 

Bu anlaşılmaz durum onu korkuyla doldurdu ve çığlık atmak istedi ama ağzından bir şey vardı, bu yüzden ne konuşabiliyordu ne de ağzını tam olarak kapatabiliyordu. 

Umutsuzca gözleriyle süzerek etrafa bakmaya çalışırken, bir ses konuştu.

“Amanın, uyandın mı?”

Boğuk bir sesti. Sesin bir erkeğe mi yoksa kadına mı ait olduğunu söylemek zordu. 

Onun hareketsiz manzarasında görünen kişi iğrenç bir canavardı. 

Bir insanın bedenine sahipti ama başı deforme olmuş bir ahtapota benziyordu. Başından çıkan altı uzun, sivri dokunaç kalçalarına kadar uzanıyordu. 

Ten rengi, boğulmuş birinin balmumu eti gibi süt beyazıydı. Şişmiş, ceset benzeri vücudu üzerinde siyah deriden yapılmış ve bedenini zar zor örten kıyafetler vardı. Vücudunun etrafına sıkıca sarılmış olan kumaş, aynı kasabın bir parça eti sıkıca sarması gibiydi, ve bu da sadece acayip olarak tanımlanabilirdi. Eğer ki bunu bir güzellik giymiş olsaydı çekici olurdu, ama böyle bir canavar üzerinde sadece mide bulandırıcıydı. 

Her elinde perdeli dört parmak vardı. Uzun tırnaklarında garip ve biçimsiz bir tırnak sanatı vardı. 

Bu garip heteroformik varlık, göz bebeği olmayan sütlü mavi gözlerini ona çevirdi.

“Fufufu, iyi uyudun mu?”

“Hff, hff, hff hff.”

Korku ve panik. Bu iki duygunun kıskacında, sadece şiddetli bir şekilde nefes alıp verebilirdi. Canavar, korkmuş bir çocuğu sakinleştirmek isteyen bir anne gibi yumuşak bir şekilde yanağına dokundu. Ama elinin soğuk ve duygusal hisleri vücudunun her tarafını titretiyordu.

Üstünden kan ya da çürümüş etin keskin kokusu gelseydi mükemmel bir anlam ifade edebilirdi, ama yaratık aromatik çiçekler gibi kokuyordu. Bu sadece onun korkusunu arttırdı.

“Canım, bu kadar çekineceğini düşünmek. Korkmana gerek yok.”

Canavarın bakışları bedeninin altına doğruydu. Cildinde hissettiği esinti hissinden, çıplak olduğunu fark etti.

“Hmmm, ismini sormamın bir mahzuru var mı?”

İnce parmağını yanağından çekti ve sorarken başını eğdi. Güzel bir kız olsaydı bu poz güzel görünürdü, ama ahtapot kafasıyla boğulmuş gibi görünen bir ceset yapınca sadece iğrenme ve korku uyandırıyordu.

“......”

Canavar sadece gözlerini oynatabilen adama gülümsedi. Dokunaçlar ağzını kapattı ve ifadesi pek de değişmedi. Buna rağmen gülümsediğini biliyordu, çünkü gözleri boncuk gibi daralmıştı. 

“Ufufu, konuşmak istemiyor musun? Ne kadar şirin. Bu kadar utangaç olma.”

Canavarın parmak ucu, sanki bir şey yazıyormuş gibi göğsünün üzerinde geziniyordu, ama hissedebildiği tek şey sanki kalbi sökülüyormuş gibi br korkuydu.

“O zaman adını Ö–N–C–E Onee-san söyleyecek.”

Sanki kalbini yerinden çıkaracakmış gibi hissettiren baştan çıkarıcı ve tatlı bir ses tonuydu.

“Nazarick’in Büyük Yeraltı Mezarının Özel Bilgi Toplayıcısı, Neuronist. Hehe, beni ‘Sorgulayıcı’ diye de çağırırlar.”

Uzun dokunaçlar birbirinden ayrıldı ve dokunaçların birleştiği noktada dairesel bir ağız ortaya çıktı. Ustura keskinliğinde dişlerinin arasından dile benzeyen bir tüp çıktı. Gerçekten kırmızı bir pipet gibi görünüyordu.

“Bununla seni birazcık emeceğim.”

“Emmek” ile ne demek istemişti? Paniğe kapılmış vücudunu hareket ettirmeye çalıştı, ama sıkıca bağlanmıştı.

“Şimdi, şimdi. Bizim tarafımızdan yakalandın.”

Bu doğruydu. Son anısı Gringham ve haydutun tam önünden kaybolmasıydı. Sonra gözleri karardı ve şu an ki durumuna uyandı.

“Nerede olduğunu bilmelisin, değil mi?”

Neuronist devam etmeden önce güldü.

“Burası Nazarick’in Büyük Yeraltı Mezarı. 41 Yüce Varlığın sonuncusu Momon— yani Ainz-sama'nın yaşadığı yer. En kutsal yer.”

“Heinhu sawa?”

“Evet, Ainz-sama.”

Neuronist, düzgün konuşmayı becerememesine ve elini cildinin üzerinde dolaştırmasına rağmen onu mükemmel bir şekilde anladı.

“41 Yüce Varlıktan birisi. Geçmişte diğer Yüce Varlıklara hükmetti ve o çok, çok havalı. Eğer ona bir kez bakarsan, ona tüm sadakatinle birlikte kalpten yemin etmek istersin. Eğer Ainz-sama beni yatağına çağırırsa, ilkim olmasını umursamam bile.”

Huzursuz, hayır, utanmış gibi sarsıldı.

“Hey, bir şey duymak ister misin?”

Parmağıyla oynayan ürkek bir kız gibi, çıplak vücudunda harflerin izini sürdü.

“Ainz-sama bir kez vücuduma bakmıştı. Avını hedefleyen bir erkeğin bakışlarıydı. Sonra utanmış gibi yüzünü çevirdi. Bu bakış göğsümü sıkılaştırdı ve sırtımda bir titreme yarattı.”

Aniden durdu ve gözlerinin derinliklerine bakmaya çalışıyormuş gibi yüzünü yaklaştırdı. O anlamsız surattan kurtulmak için tüm gücüyle çabaladı, ama vücudunu hareket bile ettiremedi. 

“O velet Shalltear ve çirkin balkabağı Albedo’nun, Ainz-sama’nın dikkatini çekmesine rağmen, ben hala daha çekici duruyorum. Sence de öyle değil mi?”

“Wvmt,  bmndg ggle dgsunumym.” (Evet, bende öyle düşünüyorum.)

Eğer aynı fikirde olmadığını söyleme cesaretini gösterirse ne olurdu? Bu korku, onu bu boğuk fikre katılmaya zorladı. 

Neuronist, ellerini sıktı ve mutlu bir şekilde havaya baktı. Gökyüzüne doğru dua eden bir fanatiğe benziyordu. 

“Fufufu, sen iyi bir çocuksun. Yoksa gerçekleri oldukları gibi mi söylüyorsun? Ama neden Ainz-sama beni çağırmıyor? Ah ~ Ainz-sama. Yokluğun bile inanılmaz.”

Vücudunun zevkle seğirmesi, kıvranan devasa bir kurtçuğa benziyordu.

“Ha? Vücudum elektrikleniyor. Ara, üzgünüm. Sadece kendim hakkında konuşuyordum. Bana aldırma.”

Neuronist düşüncelerini göz ardı etti ve devam etti.

“Şimdi, kaderini anlatmalı mıyım? Koronun ne olduğunu biliyor musun?”

Bu beklenmedik soruya göz kırptı. Şaşırtıcı ifadesine bakarak, Neuronist bir koronun ne veya nasıl bir şey olduğunu bilmediğini varsaydı.

“Bir koro, ilahın sevgisini ve şanını öven ilahileri söyleyen bir grup insandır. Tüm küçük arkadaşlarınla birlikte onlardan biri olmanı istiyorum.”

Hepsi buysa, o kadar da kötü değildi. Şarkı söylemesinden pek emin değildi, ama müzik kulağı da yok değildi. Ama bu canavar gerçekten şarkı söylemek gibi bir şeyden mi bahsediyordu? Gelgit gibi yükselen rahatsızlığını gizleyemedi ve gözlerinin kenarıyla Neuronist’e baktı.

“Bu doğru, bir koro. Ainz-sama’ya sadakat yemini etmeyen senin gibi aptallar bile, seslerini onu övmeye adayabilirler. Koronun amacı budur. Ah, ne kadar heyecanlı! Bu Neuronist’in Ainz-sama’ya adanmış övgü müziği.”

İğrenç gözlerinde bulutlu bir renk yayıldı. Bu, onun düşünceleri yüzünden heyecanlanmasından dolayı mıydı? Parmakları solucan gibi kıpırdandı.

“Fufufufu, şimdi seni koroda sana eşlik edecek olanlarla tanıştıracağım.”

Bir köşede bekliyorlarmış gibi, birkaç figür ortaya çıktı. 

Onları gördüğü an nefes almayı bıraktı. Kötü yaratıklar oldukları belliydi. 

Vücutlarına sıkıca yapışan siyah deri önlükler giyiyorlardı. Derileri feci derecede solgundu, neredeyse şeffaftı ve mor damarları, kanlarının mor olduğu izlenimini veriyordu. 

Görünür açıklıkları olmayan sıkı siyah maskeler giymişlerdi, bu da nasıl görebildiklerini veya nefes alabildiklerini merak etmesine neden oluyordu. Kolları da çok uzundu. Yaklaşık iki metre uzunluğundaydılar, ama kolları dizlerine ulaşacak kadar uzundu.

Her birinin belinde üzerinde çok sayıda alet asılı olan bir kemer vardı.

Toplamda dört kişiydiler.

“Onlar ‘İşkenceciler’. Güzel bir şarkı söylemene yardım etmeme yardım edecekler.”

Tehlikeli bir önseziydi. Sonunda şarkı söyleyeceksin diyerek neyi kastettiğini anlamıştı ve kaçmaya çalıştı. Ancak, hala hareket edemiyordu.

“Yapamazsın ~. Gücünle onları kıramazsın. İyileştirici büyüleri art arda yapacaklar, böylece pratik yapmak için bolca fırsat bulabileceksin.”

Neuronist, bunu sanki ona merhamet elini uzatıyormuş gibi söylemişti, ama bunu en kötü tonda yapmıştı. 

“Bmnm ympmw!” (Bunu yapma!)

“Mmm? Niye bunu söyledin ki? Durmamızı mı istiyorsun?”

Neuronist, gözlerinden aşağı yaşlar akan adama usulca sordu. Sonra altı dokunacını kıvırdı.

“İyi dinle. O bizimle kaldığı için, 41 Yüce Varlık tarafından yaratılan bizlerin var olmasına izin verildi. Bizim varlığımızın amacı ona hizmet etmektir. Bu kadar yüce bir varlığın yaşadığı bu kutsal yere çamur bulaştıran siz pis hırsızlara bir parça bile merhamet göstereceğimizi düşünüyor musun? Bunu gerçekten düşünüyor musun?”

“Auf lirru gwpph!” (Gerçekten üzgünüm!)

“Hehehe, bu doğru. Pişmanlık değerli bir şeydir.”

Neuronist yerden ince bir çubuk aldı. Çubuğun sonunda kabaca beş milimetre uzunluğunda sivri bir uç vardı.

“Hadi bununla başlayalım.”

Neuronist, elindeki aletle ilgili hiçbir şey bilmeyen adama her küçük ayrıntıyı açıkladı.

“Yaratıcım, ‘böbrek taşı’ olarak adlandırılan küçük bir sorundan muzdaripti. Buna saygı duymak için, bununla başlayacağız, çok ufak olduğu için onu koymakta fazla bir sorunumuz olacağını düşünmüyorum.”

“Bmnm ywpmm”

Neuronist, kendisine ne olacağını anlayan adama doğru yüzünü yaklaştırdı. 

“Uzun, uzun bir zaman boyunca birlikte olacağız. Ağlamaya başlamamalısın, çünkü bu daha başlangıç.”


Önceki Bölüm Sonraki Bölüm

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.