Beyazın Karanlığı

09 Mayıs 2020
Çeviri: .K
Düzenleme: .K
46 Görüntülenme
Bu bölümü 1 Kişi beğendi.
Cilt 1

Şeytan, canavara karşı

Yaklaşık bir saatin sonunda Rene hariç herkes bitap düşmüştü. Rene ise Ay’ın sağladığı destekle daha terlememişti bile. Daha önce Gündüzün taşıyıcısı ile aylar süren bir savaşa girmişti. Lakin kondisyonunun buna izin veriyor olması tekrar böylesi bir şey yapmak istediği anlamına gelmiyordu. Özellikle de Rene kadar güçlü olmayan birileri bu savaşa dahilken…

Normal şartlarda dövüşmekten zevk alan Rene için şu anda işler hiç de iyi gitmiyordu. Boğaç ve diğer üçü ayrılmayı reddettiği için onların yanında tüm gücünü kullanamıyordu. Ayrıca bir yandan da diğerlerini korumaya çalıştığı için Kama ile olan dövüşüne odaklanamıyordu.

‘Her şeye rağmen… Kırmızı ha?’ diye düşündü kendi kendine. Taşıyıcıların göz ve saç rengi içinde bulundukları aşırı duygusal durumları belirtirdi. Beyaz, sakinlik; mor, korku; pembe, tutku; kırmızı, öfke gibi. Gözlerden başlayan bu renk değişiminin saçlarına kadar çıkabilmesi için Kama’nın öfkeden delirmiş olması gerekiyordu.

Rene’de ise durum daha farklıydı. Dışarıdan gelen ışığı emmesinin yanı sıra büyü gücü sızdırmamak için ışık bile yaymadığından saçları her zaman siyah renkliydi. Bu durum yalnızca tamamen saldırmaya odaklandığında değişiyordu. Yani tamamen saldırıya odaklanmadığı sürece dışarıdan bakan biri Rene’nin duygularını saçlarına yada gözlerine bakarak söyleyemezdi.

“Dikkat et!” diye bağırdı Boğaç.

Kama’nın boynuzları arasında oluşturduğu başka bir enerji topu üzerine gelirken Rene, kısa bir kılıç şeklindeki Tan katilini savurarak büyüsünü dağıttı. Gözleri ışıktan tamamen kör olmuş olsa bile etrafındaki enerjiyi algılayarak arkasından gelen ikinci büyüyü de diğer eliyle engelledi. ‘Fazla hızlı hareket ediyor.’ Diye düşündü kendi kendine. ‘Onu yavaşlatmam gerek.’

“Gördün mü?” diye fısıldadı arkalarından Alperen.

“Evet. Tıpkı Rima’nın dediği gibi…” Alaz bir anlığına geri çekilerek yanıtladı.

“Eğer sizi duymamam için fısıldıyorsanız bunu daha kısık sesle yapın.” Dedi Rene Kama’ya saldırırken. Az önce emmiş olduğu büyünün enerjisini boştaki eline aktararak bir yumruk savurmuş olsa da Kama bu saldırıdan birkaç metre geriye doğru bir sıçrama büyüsü yaparak kurtuldu. Fakat Rene’nin kaçmasına izin vermek gibi bir niyeti yoktu. İleriye doğru atılırken Tan katilini mızrak-balta karışımı bir silaha dönüştürerek havaya doğru savurdu. Muazzam bir hızda dönen silahın iki zıt noktasındaki enerjiyi aniden emince Tan katili ileriye bir ok gibi fırlayarak Kama’yı kıl payı kaçırdı ve yere saplandı. Altındaki zemin parçalanan Kama daha kendini toparlayamadan Rene, yere saplanmış Tan katilini bir direk olarak kullandı ve etrafında dönerek Kama’ya doğru bir tekme savurdu. Silahın etrafında ikinci turunu tamamlamadan aniden onu yerden kopardı ve başka bir saldırı zincirini başlattı. Fakat Kama, her nasılsa bilinçsizken bu saldırılardan yara almadan kaçınabiliyordu.

‘Bu iş daha ne kadar uzayacak?’ diye sordu Tan katilini tekrardan tırpana dönüştürerek.

Ay, ‘İkinizden biri düşene kadar.’ diye yanıtladığında Rene, tırpanı kendi etrafında bir tur attırıp Kama’ya doğru savurmuştu. Kama eğilerek bu saldırıyı savuşturunca Rene, devinimini kullanarak dönmeye devam etti ve çaprazlama iki darbe daha savurdu. Kama bunları da yara almadan savuşturduğunda Rene bu fırsatı daha agresif bir saldırı için kullandı. Dönüşünü aniden durdurarak tırpanın yakın olan arka tarafını savurdu. Sonuçta Tan katilinin tamamı Rene’nin gücünden oluşuyordu. Vurduğu kısmı keskin olsun olmasın Kama’yı durdurabiliyor olmalıydı.

Fakat Kama, Rene’nin bütün tahminlerini boşa çıkararak tırpanın sapını yakaladı.

‘İmkansız!’ Şu ana kadar bu silah her zaman Gece’nin taşıyıcısı tarafından Gündüz’ün taşıyıcısına karşı koz olarak kullanılmıştı. Enerjiyi durağanlaştıran bu silah, normal birisine değdiği anda o kişinin kalbi dururdu. Kama’nın ise en azından hareketsiz bir şekilde kalıyor olması gerekiyordu. ‘Nasıl?!’

Kama, aniden elini, Rene’nin elinin üzerine kaydırarak bileğini kavradı ve kaçmasını engelledi. Rene de karşılık olarak Tan katilinin şeklini bir mızrağa çevirerek Kama’ya doğru uçurdu. En azından yapmaya çalıştığı bu olmuştu… Fakat silah onun emirlerini duymazcasına tırpan halinde kaldı ve hareket etmedi. ‘Bana dokunduğu için mi?’ diye düşündü. Bileğini ne kadar kurtarmaya çalışırsa çalışsın Kama onu bırakmıyordu.

Kama’nın boynuzlarının arasına girdaplanan hava ile bir enerji topu oluşunca Rene, kaçışı olmadığını anlamıştı. Gelen enerji topunu engellemek için gücünü başının ön kısmına yönlendirdi hemen.

Fakat Kama, enerji topunu hemen salmadı. Kızılın açık bir tonuna bürünmüş gözleri ile Rene’yi izliyordu. Rene de Kama’nın bakışlarına karşılık vererek gözlerinin içine baktı. Kızıl rengi ile güç ve öfke tarafından ele geçirilmişti…

‘Onu nasıl durduracağımı bilmiyorum.’

‘Onu kurtarabilirsin.’ Dedi Ay’ın sesi zihninde. Fakat Rene buna cevap vermedi. Zaten şu anda yapmaya çalıştığı şey de çok farklı değildi. Yani en azından onu durdurmaya çalışıyordu. Bunun yolu da muhtemelen Kama durana kadar onu kıymaya çevirmek olacaktı. İyileştiğinde hala kendinde değilse, eh o zaman aynı şeyleri bir kez daha tekrarlayacaktı.

‘Lütfen, Rene…’ Ay bunu söyleyince Rene şaşkınlıkla kalakaldı. Bütün hayatı boyunca hep ona “Şunu yap, bunu öldür, bunu koru.” Şeklinde emirler veren Ay, Rene’den ilk defa bir şeyi bu kadar nazik bir şekilde istiyordu. Ve tüm bu zamanın aksine düşüncelerine giren bu ses duygusuz değildi bu sefer. Üzüntüyle çalkalanıyordu...

Rene, zihnini boşaltıp gözlerini kapadı. Eğer bu işi nazikçe bitirmezse Kama’nın sahip olduğu güç tarafından tüketilmesi işten bile değildi. Bunu engellemek içinse onun zihnine girip güç ile arasındaki bağı koparması gerekiyordu. Zaten Kama’nın bileğini tutuyor olması, zihinsel bağlantı için gerekli ilk şartı yerine getiriyordu. Bedensel temas… İkinci şart ise iki tarafın da dikkatini karşısındakine vermesini gerektiriyordu; veya taraflardan birinin bilinçsiz durumda olmasını. Kama da şu anda tamamen güç tarafından tüketilmişti.

‘Sanırım şu anda yeteri kadar bilinçsiz bir durumda…’ Bunu düşünmesiyle etrafının kararması bir oldu. Bedeni suyun altında gibi ağırlaşmıştı. Hareket etmekte bile zorlanıyordu. Daha önce buraya ne zaman gelmiş olursa olsun bembeyaz bir boşlukla karşılaşmıştı. Fakat şimdi her taraf zifiri karanlıktı.

“Hey, Kama? Orda mısın?” Sesi istemsizce titremişti. Etrafta oldukça ürpertici bir hava olmasının yanı sıra önünü bile görebilecek durumda değildi.

“Rene, sen misin?” Kama’nın sesi boşlukta yankılandığında Rene onu bulmuş olduğunu düşündü. Birkaç saniye içerisinde bembeyaz parlayan saçlarıyla çevresindeki karanlığı dağıtan bir siluet belirdi önünde. “Umudunu kırdığım için kusura bakma ama yanlış kişi…”

“Burası da neresi?” diye sordu Rene İlk taşıyıcıya.

“Kama’nın zihni, daha önceden de gelmiştin.”

“Ama o zamanlar etraf çok daha… Beyazdı.

“Evet, Kama seni korumak için Güneş’in gücünü aldığında o güç tarafından tüketildi.”

“Ne? Beni korumak için derken…”

“Sen… Hala anlamadın, değil mi? Boğaç sana saldırdığı sırada seni korumak için her şeyi yapabileceğini düşünmüştü.”

“Ama Boğaç’ın bana saldırmasının sebebi…”

“Sebebi önemli değil; Boğaç’ın bunu Kama’nın dikkatini çekebilmek için yaptığını ben de biliyorum. Ama Kama bunu bilmiyordu… Sonuç da gördüğün gibi.” Dedi İlk taşıyıcı eliyle boşluğu işaret ederek.

“Hiçbir şey göremiyorum ki.”

“Üzgünüm, bu yardımcı olmalı.” İlk taşıyıcı elini Rene’nin omzuna bir anlığına dokundurduğunda etraf aniden aydınlandı. Daha doğrusu etraf hala karanlıktı ama Rene o karanlığın arasından her şeyi görebiliyordu. Sanki her şey siyahtan oluşan bir gökkuşağı gibiydi. ‘Bu çok mantıksız…’ diye düşünürken buldu kendini istemsizce.

 Kapkara, devasa bir hale bir araya toplanarak bir kule oluşturmuş, kendi içinde girdaplanıyordu. Kulenin en uç noktasında tıpkı İlk taşıyıcı’nın saçları gibi parlayan bir nokta vardı. Üzerine güneş oturtulmuş karanlıktan oluşan bir hortum gibiydi.

“Kama orada mı?”

“Evet…”

Rene cevabı aldığı gibi karanlık hortuma doğru yürümeye başladı.

“Ne yapıyorsun?”

“Onu oradan çıkaracağım.” Diye cevapladı Rene. “Sonuçta Dünya’yı Güneş’ten korumak benim görevim…” İçgüdüsel olarak enerjisini bacaklarına yönelttiğinde büyü yapabildiğini fark etmişti. ‘Eğer büyü yapabiliyorsam güçlerimi de kullanabilirim…’

Hortuma yaklaştığında karanlıktan yayılan enerji tüylerini ürpertmişti. ‘Demek bu şey de enerjiden oluşuyor ha? O zaman hepsini içime çekeceğim!’ Gücünü yönelttiği elini hortumun içine soktuğu anda parmak uçlarından omzuna kadar müthiş bir acının yayıldığını hissetti. Anında geri çekilmişti. “Bu da ne böyle?” diye bağırdı. Kolundaki derinin tamamı soyulmuş, ardında kanlı bir et parçası bırakmıştı.

Enerjiden yapılmış olsa bu hortum, onu emebilmiş olması gerekiyordu. Fiziksel bir şey olsaydı da hiçbir şey olmamalıydı bu denemesinin sonucunda. Ama hortum kolunu neredeyse parçalamıştı.

“Enerji.” Diye yanıtladı İlk taşıyıcı uzaktan. Kollarını bağlamış Rene’yi izliyordu.

“Ama… Ama!” diye itiraz etti Rene.

“Burada güçlerin gerçek dünyada olduğu gibi işlemez.” İlk taşıyıcı ilerleyerek hortuma dokundu. O ana kadar dumandan yapılma gibi görünen madde aniden katılaşarak elinin içine girmesini engellemişti. “Gördün mü?”

“Bu şeye benziyor…”

“Tan katiline?” diye sordu İlk taşıyıcı. “Evet, hatta aslında aynısı.”

“Nasıl yani?”

“Güneş’in ve Ay’ın güçleri birbirine benzer olmakla kalmıyor aslında… Onların güçleri şu anda birbirinin aynısı. Ve her birinin iki tane gücü var. Durağan enerjiyi hareketli hale geçirmek ve onu absorbe etmekle hareketli enerjiyi durağanlaştırmak ve onu absorbe etmek…”

“Bunu daha önce hiç söylememiştin.”

İlk taşıyıcı Rene’nin sözlerini duymamış gibi açıklamaya devam etti. “Zamanın başlangıcından önce güçlü varlıklar birbirlerini isimlendirirdi. Cennet, Deniz ve Gök… Bu varlıklar birbirlerine verdikleri isimlerle bağlanmışlardı. Ve her birisi içlerinde, üstlerinde ve altlarında yaşayan ırkları isimlendirdi. İnsanlar, Melekler, Ejderhalar, Kedyanlar ve daha pek çoklarını. Bütün bu ırklar isimleri sayesinde onlara bağlanmıştı. Ama bu bir bakıma onların gücünü azalttı. Yalnızca biz, Gündüz ve Gece… Biz yalnızca birbirimizi isimlendirmiştik. Yalnızca bir varlığı isimlendirmiş olmamız bizi birçok isim veren Cennet, Deniz ve Gök’ten daha güçlü kıldı. Aynı zamanda bu isimler birbirimizin gücünü bir silah olarak kullanmamızı sağladı. Tan katili ve Şafak katili gibi…”

“Ama… İsimlendirme ruhtan ruha yapılmaz mı?” Rene şaşırmış bir şekilde sordu. “Neden bir silah şekilde bedenimin dışında duruyor? Neden onu doğrudan kullanamıyorum?”

“Senden önceki Gece’nin taşıyıcısı ile yaptığım savaşın bir sonucu.” Dedi İlk taşıyıcı. “O savaşın sonunda ikimizin de bir gücü zihnimizden gerçek dünyaya çekildi. Diğeri ise zihnimizde tutulmaya devam ediyor…”

 “Sonuç olarak?”

“Sonuç olarak zihninde tuttuğun gücü gerçek bedeninden fazla uzaklaştıramazsın.” Dedi İlk taşıyıcı. “Bu gücü zihninden gerçek dünyaya aktarabilirsin belki. Ama ondan çok uzaklaşırsan yine ait olduğu yere dönecektir.” Avcunu hortumdan çektiğinde hortum tekrardan dumansı bir şekle büründü. “Öte yandan Tan katilini, yani zihninin dışındaki gücü de uzun süre içinde tutamazsın.” Diye belirtti.

‘Tan katilini içime alabilmek derken?’ Böyle bir şey mümkün müydü ki? Rene, enerjiyi emmesini sağlayan gücünü dışarıya çıkararak istediği gibi yönlendirebiliyor, hatta kendisine karanlıktan oluşmuş gibi görünen bir giysi bile yapabiliyordu. Ama daha önce hiç Tan katilini bedenine almayı denememişti.

‘Sanırım gerçek dünyaya döndüğümde bunu deneyebilirim. Ama şimdi şu hortumun tepesine çıkmalıyım.’ Rene, bu sefer hortumun enerjisini emmeye çalışmadı. Yalnızca İlk taşıyıcının yaptığı gibi elini ona doğru uzattı.

“Neden tereddüt ediyorsun?”

Rene gözlerini kapatarak kendini acıya hazırladığında Tan katilinin tanıdık dokusuyla buluştu eli. Fakat geçen seferki gibi canını yakmamıştı. Bundan cesaret alarak fırtınayı kavradı ve kendini yukarıya doğru çekti. Daha sonra biraz daha ve biraz daha… Kısa sürede az önceki yerinden metrelerce yükseğe çıkmıştı. Kendine cesaret vermek için “Buraya kadar geldin, devamını da getirebilirsin.” Diye mırıldandı.

Aslında bütün bu tırmanmaya karşın nefesi kesilmemişti. Gerçek dünyada sürekli olarak Ay’ın desteğini aldığı için normal birisinden kat be kat daha dayanıklıydı; buradaysa ona yardım eden şey bambaşka bir güçtü. Anlayamadığı bir güç…

Yukarıya doğru çıktıkça kolları ve bacakları hortumun içine yavaşça batmaya başladı. Sanki fırtına onu içine çekmeye çalışıyordu. Bununla birlikte hortum yukarıya doğru inceldiğinden artık etrafında savrulmaya başlamıştı. “Böyle devam ederse kusacağım.” Dedi kendi kendine.

“Bu dünyada kusamazsın.” İlk taşıyıcının sesi hemen yanından geldi. Kendisi gibi o da hortuma tutunmuş Rene’yi izliyordu.

“Sen, ne? Nasıl bir anda buraya kadar çıkabildin?”

“Uçarak.”

“Madem uçabiliyorsun neden beni yukarıya doğrudan taşımadın?” diye öfkeyle sordu Rene. Büyüyle uçmak çok fazla enerji tükettiğinden böyle bir şeyi denememişti bile. Başka bir kanatlı ırkın şekline bürünmeyi ise becerememişti.

“Ama böyle yaparsam hiç eğlenceli olmazdı.”

“Kama gerçek dünyada kendini kaybetmiş durumda ve sen onu durdurmayı bırak, bana yardım bile etmiyorsun! Derdin ne senin?!?”

“Hey, bana haksızlık ediyorsun ama. Sen burada eğlenirken ben bu durumu çözmeye çalışıyordum.” İlk taşıyıcı Rene’nin anlamadığını fark ettiğinde “Sanırım bunu kendin görmelisin.” Dedi. Daha sonra Rene’yi belinden kavrayarak hortumdan ayrıldı. Birkaç saniye içerisinde hortumun en üst noktasına varmışlardı.

Kama görüş açılarına girdiği anda Rene’nin şaşkınlıktan dili tutulmuştu. O ana kadar bir gram savaşma yeteneğinin olmadığını düşündüğü kişi birbiri ardına üstüne akın eden siyah dalgaların arasında dans ediyordu resmen. Hortumdan aniden fırlayan dumansı dalgalar Kama’ya yaklaştıkça incelip sivrilerek ince birer diken şeklini alıyordu. Fakat Kama kendisine saldıran onlarca dikeni savuştururken zorlanıyor gibi görünmüyordu bile.

“O gerçekten Kama mı?” diye sordu istemsizce.

“Evet, günlerdir bu şekilde savaşıyor…”

“Günlerdir derken?”

“Bildiğin gibi, bu dünyada geçen zaman gerçek dünyada geçen zamana her daim eşit olmuyor. Şu anda da bu kural geçerli; Burada geçirdiğin iki saat gerçek dünyada yaklaşık bir dakikaya denk geliyor. Zaman, Kama’ya yaklaştıkça daha fazla bükülüyor ki bu onun için her zaman iki saatin bir dakikaya eşit olması demek…”

“Dalga geçiyor olmalısın.”

“Ne yazık ki hayır.”

“Ama şu ana kadar bütün enerjisi bitmiş olmalıydı.” Dedi Rene. Bu dünya her ne kadar farklı işlerse işlesin herkesin taşıyabileceği bir enerji sınırı vardı sonuçta. Ayrıca gerçek dünyada Kama kendini kaybettiğinden beri neredeyse bir saat geçmişti. Bu da onun yaklaşık beş gündür durmaksızın o dikenleri savuşturduğunu gösteriyordu.

“Üzerinde durduğun bu hortum enerjiden yapılma, bunu biliyorsun değil mi?” dedi İlk taşıyıcı. “Belki sen onu ememiyorsun ama bu durum Kama için geçerli değil.

Enerji, Kama’nın içine girmeye çalışıyor ama şu anda Kama’nın onu kontrol edebilecek yeteneği yok. Bu yüzden kendini tamamen kaybetmemek için onunla savaşıyor. Aksi halde gerçek dünyada giriştiğiniz savaş birkaç saniye içinde sonlanırdı… Gece’nin taşıyıcısının ruhu birkaç parçaya bölünmüşken kaybedecek olan tarafın kim olduğunu söylememe gerek yok sanırsam.”

“Biliyor muydun?” Rene şaşkınlıkla sordu.

İlk taşıyıcı ise bu sorusunu görmezden gelerek devam etmişti. “Bununla birlikte Kama, üzerinde durduğu enerjiyi de azar azar içine çekmeye devam ediyor. Yani bir yandan onunla savaşırken bir yandan da onu kullanıyor aslında.”

“Peki, neden ona yardım etmiyorsun?”

“Asıl görmeni istediğim şey de buydu.” Dedi İlk taşıyıcı. Rene’yi tek kolunun altına alarak boştaki elinde mavi bir enerji topu oluşturmuştu. Enerji topu aniden ileriye doğru hareket etse de görünmez bir duvara çarparak yok oldu. “Bu bariyeri geçemiyorum…”

“Peki Kama neden böyle bir bariyer kurdu buraya?”

“Bariyeri kuranın Kama olduğunu nereden çıkardın ki?” diye sordu İlk taşıyıcı. “Ona gücü veren de bariyeri kuran da bizzat Güneş’ti…”

“Bu sırada sen ne yapıyordun?”

“Kama ile anılarımızı ayırıyordum. Geçen sefer Güneş’i yenebilmek için onun anılarını benimkilerle birleştirdim.”

“Neden böyle bir şey yaptın!” diye bağırdı Rene aniden. Kama’nın bunu düşünmeden yapmasını anlayabilirdi ama İlk taşıyıcının onu uyarması gerekliydi. Tanıdığı kişi, Kama’nın böyle aptalca bir şey yapmasına izin vermeyecek kadar zekiydi.

“Bunu teklif eden Kama’ydı.” Diye karşılık verdi İlk taşıyıcı sakince.

“Deli misiniz siz?!?”

“Aynısını ben de söyledim ama onun umurunda olmadı. Belli ki dışarıda kendisinden daha fazla önemsediği bir şeyler vardı.”

Rene, İlk taşıyıcının demek istediğini anlamış olsa da geri adım atmayacaktı. “Ne yani, suçlu ben miyim?” diye sordu asabi bir şekilde.

“Ben öyle bir şey söylemedim. Her ne kadar Kama o zaman bunu senin için yapmış olsa da sonuçta kendi seçimiydi; tıpkı bu seferki gibi. Ama işler her zaman iyi sonuçlanmayabiliyor… Rene, bunun suçlusu sen olmayabilirsin ama sebebi sensin…”

Rene bir süre Kama’nın savaşmasını izledikten sonra Kama’nın onları göremediği kanısına vardı. Muhtemelen bariyer, dışarıdan içeriye ışık geçirmeyecek şekilde oluşturulmuştu. “Bir şeyi merak ediyorum. Madem Kama hortumun enerjisini emebiliyor, ben neden bunu başaramıyorum?”

“Tam olarak nedenini bilmesem de yine Kama ile alakalı olduğunu biliyorum. Sonuçta bu onun dünyası ve onun istedikleri olur.”

“O zaman bütün bunların yok olmasını istesin.” dedi Rene.

“O kadar kolay değil, bütün bu enerji Kama’ya bağlanmış durumda.” Dedi İlk taşıyıcı. “Kama bu hortumun üzerinde durduğu sürece de bu şekilde kalacak…”

“Yani tek yapmam gereken onu aşağı atmak, değil mi?”

“Evet, yani öyle tahmin ediyorum.” İlk taşıyıcı bir an duraksadıktan sonra ekledi. “Sen Kama’yı oradan çıkardığında anda oluşacak enerji patlamasını dert etme. Doğrudan gökyüzüne doğru yönlendireceğim. Böylece gerçek dünyada da büyük bir hasara sebep olmayacak.

Bununla birlikte şu siyah şeyler sana oldukça zorluk çıkaracaktır. Onlara dikkat etmelisin.” İlk taşıyıcı hortumdan fırlayarak sürekli Kama’ya saldıran ince, mızrağımsı şekilleri işaret etti. “Bir süredir gözlemliyorum, Kama bariyerin kıyısına yaklaştıkça dikenler de onunla bariyer arasında yoğunlaşıyor. Sanki onun bariyere yaklaşmasını istemiyor gibiler.”

“Yaklaşırsa ne olur ki?”

“Bilmiyorum, ama muhtemelen bizim için iyi bir şey.”

“O kadar zamandır Güneş ile savaşıyorsun ve hakkında hiçbir şey bilmiyor musun?” diye sordu Rene.

“Hey, üstüme bu kadar çok gelme. Ben daha önce güç tarafından yalnızca bir kez ele geçirildim ve o zaman da beni kurtaran kişi sen olmuştun. Gerçi işin sonunda resmen bir kıymaya dönüşmüştüm ama…”

Rene, İlk taşıyıcının ne demek istediğini az çok anlasa da detayları bilmiyordu. Tıpkı Kama’nın olduğu gibi Rene’nin de bedeninin daha önceden bir sahibi vardı. Rene, bildiği pek çok şeyi –konuşmayı, sahip olduğu bilgileri ve zamanın öncesine dair her şeyi- kendinden önceki taşıyıcının parçalanmış anılarından öğrenmişti. Kendine ait olan anılarının en başında da önünde duran şahısla yaptığı savaş vardı. ‘Aslında savaşı tam olarak nasıl kazandığımı ben bile hatırlayamıyorum. Yalnızca Tan katili sayesinde olduğunu hatırlıyorum ama… O bile Kama’ya karşı bir işe yaramadı.’ Onu düşündüğünde Rene’nin içini bir üzüntü kaplamıştı. Kama’nın yaptıkları yanlıştı ama Rene’nin yaptıkları da pek doğru sayılmazdı. ‘Acaba…’

“Dolayısıyla ne yapmam gerektiğinden de Kama’nın ne yapması gerektiğinden de tam olarak emin değilim.” Diye konuşan İlk taşıyıcı, Rene’yi içinde bulunduğu zihin fırtınasından çekti.

Rene kısa bir an duraksadıktan sonra Ay’a danışmaya karar verdi. ‘Orda mısın?’

‘Evet…’ Ay, anında cevaplamıştı.

‘Burada ne yapmam gerektiğini biliyor musun?’

‘Kama’yı hortumdan koparman gerekiyor.’ Ay bir an duraksadıktan sonra ekledi. ‘Veya gerçek dünyada onu durdurman.’

‘Bunu yapabilecek kadar güçlü değilim.’

‘Eğer bedenini bana sunarsan onu yenerken zorlanmayız bile. Kendine gelene kadar dövebilir, geçen seferin de acısını çıkarabiliriz.’ Bu düşüncelerle birlikte zihnini öyle bir öfke ve zevk dalgası kaplamıştı ki Rene korkmuştu. Bu öyle bir şeydi ki bütün bedenini kasıp kavuruyor gibiydi. Sanki dakikalardır içinde olduğu bir kavgadan yeni çıkmıştı ve teri henüz soğumamıştı.

‘Hayır! Onu öldürmek istemiyorum! Ayrıca başta onu ‘Kurtarmamı’ söyleyen sen değil miydin?!’

‘Zaten ölmez değil misiniz? Birkaç kere öldürsem de bunun bir önemi olmaz.’ Dedi Ay umursamazca. Bir an sonra ise sıkıntıyla cevapladı. ‘O ahmak bana meydan okudu.’

‘Kim?’

‘Kim olduğunu biliyorsun! Güneş! Nasıl buna cesaret edebilir?!’

‘Güneş’e güçlü olduğunu kanıtlamak için Kama’yı öldürecek olduğunun farkında değil misin?’ diye sordu Rene.

‘Bu önemli değil!!!’

Ay’ın normalde duygusuz bir şekilde konuşmasına alışmış olan Rene için bugün oldukça garip geçiyordu. Önce Ay ondan üzgün bir şekilde Kama’yı kurtarmasını istemişti. Şimdiyse öfkeyle onu öldürmesini söylüyordu.

‘Kama’yı öldürmek istemiyorum.’ Dedi Rene kesin bir dille. Belki bir saat önce farklı düşünüyor olabilirdi ama şu anda öfkesi biraz yatışmıştı ve biraz daha mantıklı düşünebiliyordu. Ayrıca artık kalbinde ihanete karşı duyduğu öfkeden başka duygular da vardı. Her ne kadar bunları nasıl tanımlayacağını tam olarak bilmese de…

‘İyi… Madem öyle istiyorsun…’ Nedendir bilinmez Rene aniden üstüne soğuk bir kova su atılmış gibi hissetti. Sanki Ay’ın bütün öfkesi bir anda sönmüştü.

‘Bir şey daha soracağım.’ Dedi Rene, Ay’ın varlığı zihninden silinmek üzereyken.

‘Hmm?’ Ay’ın zihnindeki sesi tekrardan duygusuzlaşmıştı.

‘Sence… Sence işlerin buraya gelmesinin suçlusu ben miyim?’

‘Ben… Bilmiyorum…’

‘Kama’ya karşı aşırı mı tepki gösterdim?’

‘Bilmiyorum…’

Rene, Ay’ın duygusal şeylere cevap vermemeyi seçeceğini düşündüğünden sorusunu değiştirdi. ‘Şu anki gücümle siyah şeyleri atlatıp Kama’yı hortumdan koparabilir miyim?’

‘Bilmiyorum.’

‘Neyi biliyorsun ki?!?’

‘En azından denemen gerektiğini…’ Düşünceler zihnine akmayı kestiği anda Ay’ın varlığı silindi. Her zamanki gibi hiçbir işe yaramamıştı.

“Bariyer tam olarak nerede?” diye sordu Rene.

“Nerede derken?”

“Onu göremiyorum…”

İlk taşıyıcı ileriye doğru biraz daha süzüldükten sonra durdu. “Tam olarak önünde.”

Rene derin bir iç çekti. “Beni yere bırak.”

“Hemen mi? En azından bir plan falan…”

“Şimdi.”

“Şaka yapıyorsun, değil mi?”

Ay’ın kendisi bile Rene’ye bir tavsiye vermemişti. Yalnızca denemesini söylemişti. Böyle bir durumda nasıl bir plan yapabilirdi ki? “Keşke şaka yapıyor olsam.”

İlk taşıyıcı bir anlığına duraksadıktan sonra “Dikkatli ol.” Diye uyardı. “Burası senin zihnin olmasa bile böylesi bir enerjiyle zarar görebilirsin…”

“Dikkatli olacağım.” Rene hortumun üstüne düştüğü anda sahip olduğu büyü gücünün yarısını yumruğuna yöneltti ve önüne doğru savurdu. Önündeki görünmez bariyerin parçalanmasını beklerken hiçbir engel olmadan yumruğu ilerlemiş ve dengesini kaybederek sendelemesine sebep olmuştu. “Hey! Bariyer önümdeydi hani?”

İlk taşıyıcı şaşkın bir şekilde “Az önce içinden geçtin.” Dedikten sonra ekledi. “Belki de yalnızca bana karşı işliyordur…” İlk taşıyıcı biraz ilerledikten sonra elini uzattığında boşlukta donakaldı. “Aynen öyle, yalnızca bana karşı işliyor.”

‘Bunun anlamı: Güneş buraya gelebileceğimi tahmin etmedi.’ Rene yavaş yavaş hızını arttırırken böyle düşünmüştü.

Kama’ya yaklaşmaya devam ederken dikenlerin bir kısmı Rene’ye doğru yöneldi. Rene ise engin savaş tecrübesi ve refleksleri ile bu saldırılardan kolayca kurtuldu. “Kama!”

“Rene?” Üzerinde saldırılar hafifleyince Kama, Rene’yi fark edebilmişti. “Burada ne işin var?!?”

‘Ne işim mi var? Bunu cidden soruyor olamaz, değil mi?’ Rene bir anlığına ters bir cevap verecek olduysa da Kama’ya karşı duyduğu öfkeyi bastırdı. Her ne kadar Kama, onun yeminini bozmasına sebep olsa da, şu anda içinde bulundukları durum büyük çoğunlukla kendi suçuydu. Bunu kendisine itiraf etmesi çok zor olsa da, Gece’nin taşıyıcısı olarak sorumluluklarını, kendi duyguları için terk etmişti.

“Daha sonra açıklarım. Şimdilik bu hortumdan aşağı inmeye odaklan.”

“Bunu yapması o kadar da… Dikkat et!” Kama aniden üstüne atlayarak Rene’nin kolundan yakalamış ve onu ileriye fırlatmıştı.

Rene daha havada uçarken yapmış olduğu hatanın farkına vardı. Kama’nın Sırtından giren devasa, siyah bir diken göğsünden çıkıyordu. Eğer Kama onu kurtarmamış olsaydı, şu anda onun yerinde Rene olacaktı. “Kama!”

“Gelme!” Kama iki eliyle göğsünden çıkan dikeni kavramaya çalışıyordu. “Burada yapabileceğin bir şey yok. Onu dışarıdan yenmen gerekiyor!”

“Ama..!”

“Tan katilini kullan! Onunla bütün enerjimi çek!” Kama bir anlığına duraksadıktan sonra “İlk taşıyıcı onun beni öldüremeyeceğini söyledi…” diye ekledi. “Ama en azından durdurabilir…”

Aniden Rene’ye doğru bir enerji topu attı ve onu hortumun dışına fırlattı.

Rene aşağıya doğru düşerken Ay’ın sesi zihninde belirdi. ‘Benim sıram mı?’

‘Hayır…’ Rene bir anlığına kontrolü tamamen ona vermeyi düşünse de bundan hemen vaz geçti. Eğer bütün kontrolü ona verirse Ay, sorunu çözmek yerine Kama’nın enerjisi yatışana kadar onu biçmeye devam ederdi. Rene’nin ise daha az önce hiç düşünmeden onu kurtaran Kama’yı böyle bir kadere terk etmesinin imkânı yoktu. Bu düşüncelerle birlikte kararını verdi. ‘Bizim sıramız…’

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.
Yorum Yap
Üyelik girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için tıklayın.
Yorumlar
Redafornv2 (1253 puan) Üye
2020-05-14 22:06:36
Vaaay kalpsiz buz kralicesi asik olduuuu iste buuu