Overlord - Bölüm 2.1: Savaş Hazırlıkları - 1

Çeviri : Kyuuseishu
Düzenleme : -
Beğeni : 14
Okunma : 2076
Tarih : 5 Eylül 2018 11:56:23

Bir ay sonra.

Toplantı Re-Estize Krallığı’nın Valencia Sarayı’nda düzenlenmişti. Gazef Stronoff, tahtında oturan Kral III. Ranpossa’nın yanında hareketsiz bir şekilde duruyordu. Karşısında sıkışık bir şekilde duran soyluları süzdü. Bakışları, soyluların arasındaki Altı Büyük Soylu’yu yakalayınca gözleri açıldı.

Altısının birden toplanması şüphesiz nadir bir olaydı.

Altı ailenin başındaki bu kişiler neredeyse Kral kadar toprak sahibiydi ve askeri güçleri Kral’ın kendisini bile aşacak derecedeydi. Bu yüzden de çoğu zaman Kral’ın çağrısından kaçmak için bahane bulabiliyorlardı. Özellikle de kraliyet karşıtı örgütün -ismi Soylu Parti idi- lideri olan Marki Bowlorobe bunu sıklıkla yapardı ve Kral’ı küçümsediğini saklamaya bile çalışmazdı. Bu o kadar kötüydü ki insanlar bir süre Krallığın içten parçalanacağını bile düşündü.

Sonra Gazef’in bakışları Kral’ın üç çocuğuna kaydı.

Kral’ın üç kızı arasında göze en çok batanı “Altın Prenses” olarak bilinen Renner Theiere Chardelon Ryle Vaiself idi.

Ondan sonra Kral’ın ikinci oğlu olan, İkinci Prens Zanack Valurean Ihana Ryle Vaiself geliyordu. Şeytani kargaşa sırasında halk uğruna Kral’ın yayılmasını izlediği için oldukça övgü kazanmıştı.

En sonunda en büyük oğul, Birinci Prens Barbro Andrean Ield Ryle Vaiself vardı. Güçlü bir bedeni ve özenle kesilmiş bir saç tıraşı vardı. Ayrıca Marki Bowlorobe’nin tahta çıkartmaya çalıştığı kişi de oydu. Büyük ihtimalle Bowlorobe, bu toplantıya bizzat Barbro’nun isteği sayesinde katılmıştı.

Soylu Parti’nin lideri Marki Bowlorobe’nin katıldığı her toplantı kesinlikle yoğun olurdu. Gazef gözünü gökte toplanmış fırtına bulutları kadar yoğun olan atmosferden çevirip diğer soylulara baktı.

Yakışıklı görünüme sahip olan soylulardan biri kırklarına yaklaşıyordu. Bölgesinde altın ve mithril madenleri vardı ve bu değerli madenler de onu Krallık’taki en zengin adam yapmıştı. Fakat dedikodulara göre adam açgözlünün tekiydi ve tek bir altın sikke uğruna kendi ailesine bile ihanet edebilecek bir adamdı.

Ayrıca adamın Krallık’a ihanet edip İmparatorluk’a bilgi sattığına dair dedikodular da ortalıkta dolanıyordu. Ancak yeterli kanıt bulunmaması bir şey yapılmasını engelliyordu. Sonuçta Kraliyet Partisi’nin önde gelen destekçilerinden olan Marki Brumerush’u kanıt olmadan idam ettirmek tüm destekçilerinin Kraliyet karşıtı partiye geçmelerine sebep olurdu. Eğer bu gerçeğin farkında olup bunu lehine kullanarak bilgi satıyorsa cidden de aşağılık bir herif demekti.

Gazef’in bakışları hemen ardından Büyük Soylular arasındaki en genç ve en yakışıklı olanı Marki Pespeya’ya kaydı.

Kral’ın en büyük kızı ile evlenmişti ve evlendiği sıralarda kendi ailesinin de başına geçmişti. Yetenekleri ve kişiliği hakkında pek az şey bilinse de babası harika bir kişiliğe sahip işinin ehli bir adamdı. Bu yüzden Gazef, genç Pespeya’nın babasının izinden yürüyebileceğini düşünüyordu.

Pespeya’nın tam zıttı, yani Altı Soylu arasında en yaşlı olan kişi Uç Beyi Urovarna idi. Saçları beyazdı fakat beyaz olduğunu belirten sadece bir tutam saç kalmıştı. Bedeni ve uzuvları buruşmuş bir tahtayı andırsa da bir yaşlıdan beklenen ağırbaşlılığa sahipti.

Urovarna, Büyük Soylular arasında en ikna edici olandı.

Onların karşısında Soylu Parti’nin üç üyesi sıralanmıştı.

İlki Soylu Partisi’nin kilit ismi, Soylu partisi içindeki çoğu bölgeyi kontrol eden Marki Bowlorobe vardı. Yüzünü kaplayan yara izleri yüzünden bir lorddan çok savaşçıya benziyordu.

Ellilerine gelmesinin etkisiyle, zamanında katı bir şekilde eğittiği heybetli bedeninin geçmişteki halinden pek eser yoktu. Ancak sesi ve bir yırtıcınınki gibi olan bakışları insanları hâlâ adamın içinde savaşçı zamanlarından kalma bir şeyin olduğunu düşündürtüyordu.

Bir savaşçı olarak gücünün çoğunu yıllar almış olsa da bir kumandan olarak Gazef’ten bile iyiydi. Bu yüzden bu, onu Krallık’ta en az Savaşçı-Kaptan kadar vazgeçilmez biri yapıyordu.

Onun yanında Kont Ritton duruyordu.

Görüntüsü bir tilkiyi andıran, Altı Soylu arasında en düşük rütbelilerden olan biriydi. Bu yüzden sık sık mevkisini yükseltecek yollara başvururdu. Fakat bunu yaparken diğerlerinin acılarını umursamaması yüzünden diğer soylulardan pek kabul görmüyordu. Marki Bowlorobe ile müttefiklik kurması büyük ihtimalle düşmanlarından kaçmak içindi.

Soylu Parti’ndeki son adam geriye taranmış sarı saçları ve küçük, mavi gözleri olan bir adamdı.

Suratı pek güneş görmemiş gibi soluktu ve sağlıksız duruyordu. Uzun ve zayıftı. Soluk cildiyle bu birleşince adam bir yılanı andırıyordu. Henüz kırklarında değildi fakat sağlıksız görünümü yüzünden daha yaşlı gösteriyordu.

Kalbindeki karışık duygularla birlikte Gazef gözlerini çevirip Marki Raeven’a baktı.

Sıradaki monarkın yaklaşan başarısı güç mücadelelerini sadece daha da şiddetlendiriyordu.

Soylu Parti’den Marki Bowlorobe ve Kont Ritton; Kraliyet Partisi’nden ise Uç Beyi Urovarna, hepsi Birinci Prens Barbro’yu destekliyordu. Bağımsız soyluların çoğu ise İlk Prenses ile evlenmiş Marki Pespeya’yı destekliyordu. Raeven İkinci Prens Zanack’ın tarafındayken Marki Brumerush böyle konulara ilgili gibi durmuyordu.

Tüm bu sebeplerden dolayı Kral, endişeli bir şekilde tahtında oturuyordu. Eğer parmağıyla birini işaret etmeye bile kalkışsa bir iç savaş çıkabilirdi.

Son zamanlara kadar Gazef’in sıradaki Kral’ın kim olması gerektiğine dair pek bir fikri yoktu. Fakat şu an, kalbi Zanack’tan yanaydı. O ya da sürpriz olarak Prenses Renner olabilirdi. Fakat Krallık, koca tarihi içinde hiç Kraliçe tarafından yönetilmemişti, bu yüzden bu ihtimal pek mümkün görünmüyordu.

“Pekâlâ, artık başlayalım.”

Kral’ın ses tonu normalden biraz farklı çıkmıştı. Hassas kulağı olanlar bugünkü toplantının sebebini büyük ihtimalle tahmin etmişlerdi ve meraklı bir şüpheciliğe bürünmüşlerdi.

“İmparatorluk elçisinden gelen bildiriyi oku.”

Kral’ın emirleri doğrultusunda Kral’ın kulları iki taraftan öne çıktı ve parşömenin içeriğini okumaya başladı.

İçerik kabaca şu şekildeydi:

 

***

Baharuth İmparatorluğu, yüce büyü kullanıcısı Büyücü Kral Ainz Ooal Gown tarafından yönetilen bağımsız Nazarick Krallığı’nın egemenliğini tanıyor ve İmparatorluk’un resmen bir müttefiki olarak görüyor.

E-Rantel yakınlarındaki bölge Büyücü Kral Aizn Ooal Gown’a aittir. Re-Estize Krallığı bu bölgeyi izin bir şekilde işgal etmektedir ve bölgeyi derhal asıl sahibine vermelidir.

Eğer Krallığınız bu talebi geri çevirirse İmparatorluk, Büyücü Kral Ainz Ooal Gown’un bölgesini geri almadaki davasında yardımcı olacaktır.

Bu sadece haksız bir işgali bitirmek için verilen bir savaş olacaktır.

***

 

İçerik okunduktan sonra tüm odayı tartışan soyluların gürültüsü kapladı. Bu şartlar çılgıncaydı. Tıpkı bu şartları kabul edecek olanlar gibi.

“Her ihtimale karşı Krallık’ın tarihini araştırması için bilginler görevlendirdim. E-Rantel civarlarını yöneten Aizn Ooal Gown adlı kimseyi bulamadılar. Bu iddiayı geçerli kılacak kanıtları yok.”

“Diğer bir deyişle, bu doğru bir talep bile değil. Bu deli saçması bir şey!”

Şiddetli bu çığlık tüm odayı kaplamıştı.

Marki Bowlorobe’nin eski, ihtişamlı bir savaşçı olmasının sebep olduğu heybetli varlığı diğer soylulara cesaret vermiş gibiydi. Diğer soylular da ona katılırmışçasına bağırdılar.

“Ertelenmiş olsa da bu her sene duyurdukları başka bir İmparatorluk işgali değil mi? Sürekli saçma sapan sebepler bulup savaş çıkarıyorlar, bu sefer de başka sebep bulamayıp bir büyü kullanıcısının adını mı öne sürüyorlar? ‘Büyücü Kral’ dedikleri adam ne tür bir palyaço acaba, merak ediyorum!”

Kont Ritton’un sözlerini, soyluların topluca kahkahası takip etti.

“Fakat…”

Kont, tilkiye benzeyen gözlerini küçümsermişçesine Gazef’e yöneltti.”

“Büyücü Kral denen deliyi daha önce duymuştuk sanki, değil mi Savaşçı-Kaptan Stronoff?”

“Evet. E-Rantel’in dışında bana yardım eden büyü kullanıcısı oydu.”

Kont Ritton cevap vermeden önce alaycı bir şekilde kahkaha attı.

“Anlıyorum. Kendi halkı olduğuna inandığı için yardım etmiş olmalı.”

Alaycı soyluların kahkahaları tüm odada yankılanıyordu fakat kimse onları durdurmadı, çünkü Gazef halkın içinde doğmuştu ve Soylu Parti’deki çoğu kişi tarafından nefret edilirdi.

Eğer gülenler Kraliyet Partisi’nden olsaydı Kral araya girebilirdi fakat Kont Ritton tam zıt partide olduğu için Kral adamı sinirlendirmek istemiyordu.

“E-Rantel civarındaki çiftlikleri ve köyleri yakıp yıkanlar İmparatorluk gibi duruyor, sizce de öyle değil mi? Sayın Savaşçı-Kaptan’ımız bunun Slaine Teokrasisi olduğunu düşünüyor. Onları kurtaran kişinin adı Gown’du değil mi? İmparatorluk ile içli dışlı olan büyü kullanıcısı değil miydi o? Yanlış hatırlamıyorsam daha önceden birisi o büyü kullanıcısının aramıza sızmaya çalışan bir ajan olduğunu söylemişti. Sizi öldürmeye çalışan kişilerin cesetlerinden bir iz de bulamadınız değil mi Sayın Savaşçı-Kaptan?”

Gazef aklından Altı Yazıt’ın güçlü üyelerini geçirdi. Ve de kudretli Ainz Ooal Gown’u…

“Cesetler Kont Ritton’un söylediği gibi kaybolmuş olsa da İmparatorluk’un işin içinde olduğunu hiç sanmıyorum. Ben Carne Köyü’nde iken bize saldıran şövalyeler İmparatorluk’unkilerden kat kat güçlüydü. Melekler bile kullandılar ve şüphesiz ki melekler Slaine Teokrasisi’nin birliği.”

“Peki Teokrasi neden böyle bir şey yapsın?”

Nereden bileyim ben?

Gazef cevabı biliyor olsaydı çok daha rahat hissedebilirdi.

Gazef’in suskunluğu yüzünden tam soylular tartışmaya başlayacakken Ritton’un tarafından biri Gazef’in yardımına yetişti.

“Bu büyü kullanıcısının konuyla ilgisi yok! Şu an karar vermemiz gereken şey cevabımızın ne olacağı! Değil mi majesteleri?”

“Marki Bowlorobe’nin de dediği gibi Krallığımızın ne cevap vereceğine karar vermeliyiz.”

“Konuşmak için izninizi isterim,” dedi Marki Pespeya öne çıkarak. “İmparator’un şartlarını kabul etmek çok zor olabilir. Tek çözüm savaş.”

Savaştan bahsedilince soyluların bulunduğu sıralarda bir hareketlilik gerçekleşmişti.

“Evet! Vakit onları son kez yenip savaşı onların kapısına götürme vaktidir!”

“Kesinlikle haklısın. Bitmek bilmeyen İmparatorluk işgallerinden sıkıldım artık.”

“İmparatorluk’taki aptallara ne kadar korkutucu olabileceğimizi gösterme zamanı geldi!”

“Aynen öyle, Marki’ye katılıyorum.”

Bu sözler kahkahalarla birleşti ve soylu kalabalığın arasında yankılanarak Gazef’in kulaklarını tırmaladı.

Son birkaç yıldır düzenli olarak Katze Ova’sında İmparatorluk ile karşılaşıyorlardı.

Genel olarak basitçe savaş düzenine geçiyorlar ve karşı karşıya geliyorlardı. Ya da küçük çaplı olarak savaşıp küçük kayıplar veriyorlardı. Bu yıl da büyük ihtimalle aynı olacaktı, bu yüzden soylulara bir gevşeklik hakimdi.

Ancak, Gazef savaşı içgüdüleriyle mahmuzlanmıştı ve konuşmaya girdi.

“Bu savaşın her zamanki gibi küçük bir çarpışmayla sonuçlanacağını sanmayın!”

Soylular soğuk duş almışçasına sitemli bir şekilde bakışlarını ona çevirdiler.

“Anlıyorum. Demek Savaşçı Kaptanımız buna inanıyor. Bize böyle düşünmendeki sebebi açıklar mısın?”

“Elbette Majesteleri, sebebi…”

Zihninde canlanan bir adamın görüntüsü kalbinde şimşekler çakmasına neden oldu.

“Demek istediğim, sebebi şu büyü kullanıcısı. Ainz Ooal Gown.”

“Eğer durum buysa, onu yüz yüze gören tek kişi sensin Savaşçı Kaptan. Bu da senin sözlerini ciddiye almalıyız demektir. Neden böyle dediğini açıklayabilir misin?”

Gazef ne diyeceğini bilemiyordu. Aklına iyi bir cevap gelmiyordu. Nasıl açıklayacağını bilmiyordu fakat savaşçı içgüdüleri ona bu savaş hakkında yanlış bir karara varmanın çok tehlikeli olacağını söylüyordu.

“Kralım, E-Rantel civarını İmparatorluk’a… Hayır, o büyü kullanıcısına teslim edemez misiniz?”

Kısa süreli bir sessizliğin ardından tüm havayı öfkeli bağırışlar kapladı.

“Seni namert korkak! Daha nasıl arlanmaz olabilirsin seni hanım evladı?”

Bu bağırışlar Kraliyet Partisi’nden gelmişti:

“Majesteleri sana o kadar kibarlık göstermesine rağmen sen dönüp topraklarımızı yabancı birine teslim etmemizi mi söylüyorsun? Ne zamandan beri sahte İmparator’a hizmet ediyorsun? Ayrıca Majestelerinin sorusuna cevap bile vermedin!”

Bu haklı azarlama karşısında Gazef bir şey diyemedi. Onun mevkisinde olsa büyük ihtimalle o da aynı şeyleri söylerdi.

“Yeter.”

Gazef’in ihtiyaç duyduğu yardım Kral’ından gelmişti.

“Ama, majesteleri!”

“Yurttaşlarım olarak benim adıma endişelendiğiniz için minnettarım. Bu yüzden de sizden Savaşçı Kaptan’ımın bana asla ihanet etmeyeceğini hatırlamanızı istiyorum. Benim için birçok kez kendini tehlikeye attı. Böyle birisi asla bana zarar verecek bir şey yapmaz.”

Gazef’e bağırmış olan soylular Kral’ın önünde diz çöktü. O sırada Kral, Gazef’le konuşmaya devam etti.

“Savaşçı Kaptan, sana sağ kolum gibi güvenirim. Fakat bu teklifi sen bile sunmuş olsan bunu kabul edemem. Topraklarını savaşmadan vermek bir hükümdara yaraşmaz. Bu, o topraklar üstünde yaşayanlar için yapılamaz. Böyle bir olay onların huzurlu hayatını mahveder.”

İçinde yaşayanları göç ettirirken onlara zarar vermeden bir toprak parçasını teslim etmek bir peri masalından ibaretti. İmkânsız olmasa bile orada yaşayanlar asla eskiden yaşadıkları gibi olamazlardı ve en sonunda hayatları sadece daha da kötüye giderdi.

“Kesinlikle öyle, Majesteleri. Aptalca sarf ettiğim sözleri affedin lütfen.”

Gazef halkını çok seven Kral’ı karşısında boynunu eğdi. Eğer aptal bir lord olsaydı, halkını sadece para kaynağı olarak gören bir lord olsaydı Kral böyle bir şey söylemezdi. Kral’ın bu merhameti yüzünden Gazef hayatını Kral’a adamıştı.

Yardımcı kaptanına yarım yıl kadar önce söylediği sözler aklına geldi.

“Yardıma ihtiyacın olduğunda gelecek olan kişiler soylulardır. Güçlü olan yardım eder.”

“Zayıfın yardımına koşacak kişiler onlardır. Nasıl bir tehlike olursa olsun.”

Büyük dövüş sanatları turnuvasına girmeden önce Gazef asla böyle bir şey söylemezdi. Tıpkı yardım kaptanı gibi, o da halk için kendini riske atan soyluların olmadığını düşünürdü.

Fakat Kral’a hizmet etmeye başladığından beri Gazef, böyle soyluların olabildiğini görmüştü. Esefle soyluların gücü olmadığını söylemişti.

Kurtaramadığı birçok hayat olmuştu ve birçok olayda da soyluların anlamsız gururları yüzünden önlerine bir sürü engel çıkmıştı.

Yine de hizmet ettiği kişi pes etmemişti. Halkının günbegün daha iyi şekilde yaşayacağı bir krallık kurmak için sürekli olarak uğraşmıştı.

Gazef, kralı III. Ranpossa ile gurur duyuyordu. Eğer duymasa, savaş alanındayken İmparator Jircniv’in onu istemesine karşılık taraf değiştirerek İmparatorluk’a geçebilirdi.

Fakat bu, kalbinin üstüne kara bulutlar toplanmış bir adam olduğu içindi. Kral’ın söylediği şeyler gerçekti ve bakış açısı doğruydu. Kral her zaman merhamet sahibi olmuştu, fakat Gazef Kral’ın neden böyle sert bir hâle büründüğünü biliyordu.

Şeytani kargaşadan sonra iki parti arasındaki güç farkı büyük oranda değişmişti.

Uzun süre boyunca Krallık birbirine neredeyse eşit büyüklükte olan iki partiye bölünmüştü. Fakat son zamanlarda, Kraliyet Partisi büyürken Soylu Parti çöküşteydi.

Kral’ın Jaldabaoth’u cesurca püskürtmesiyle Kral halk arasında güçlü bir hükümdar olarak görülmeye başlandı ve azımsanamayacak kadar çok soylu Kral’a destek vermeye başlamıştı. Bu yüzden kral şu anda zayıflık gösteremezdi. Ancak…

“Yine de Savaşçı Kaptan’ın haklı olduğu noktalar yok mu? Bir şehri vererek bir savaşı engelleyebiliriz. Bir kral aynı zamanda halkının lüzumsuz acı çekmesini engellemelidir.  Gerçek bir kral halkı adına kendi bedenini feda etmekten kaçınmalı mı?”

Konuşan kişi Soylu Parti’dendi. Sözcükler kibarcaydı fakat Kral tarafından kontrol edilen toprakları azaltmak için söylenmiş sözlerdi bunlar. Bu yüzden Kraliyet Partisi anında karşı çıktı.

“O topraklar Kral’ın mülkü! Eğer düşmana toprak vermek istiyorsan neden önce kendininkilerden başlamıyorsun?”

Karşı taraftan hemen cevap geldi.

“Bu nasıl bir saçmalıktır? İmparatorluk bizden E-Rantel ve çevresini istedi! Cidden Krallık’ın ta diğer ucunda olan benim topraklarımı isteyeceklerini mi sanıyorsun? Konuşmadan önce biraz düşün olur mu?!”

Kraliyet Partisi güçlenirken Soylu Parti zayıflamıştı. Bu yüzden Soylu Parti, Kral’ı baltalamak konusunda daha da umutsuz olmuştu.

İki parti arasındaki bu üzücü denge farkı Gazef’in içindeki huzursuzluğun kaynağıydı. Partiler arasındaki denge sarsıldıkça Soylu Parti’nin Kral’ı zayıflatma çabaları daha da yoğunlaşacaktı. Bu da Krallık’ı yakın gelecekte parçalanmaya itebilirdi.

Bu yüzden Kral, potansiyel isyancılar tarafından yapılacak bir ayaklanmayı bastıracak gücü göstermek zorundaydı. Ancak…

Zayıflığı kabul edememe acizliği tek başına bile tehlikeli bir şey değil miydi?

 

***

 

Düşünceleri arasında kaybolan Gazef gerçekliğe ancak Kraliyet Partisi’nden yediği birkaç sert bakıştan sonra dönebildi. Büyük ihtimalle Krallık’ın topraklarını vermeyi önerdiği için gizliden gizlice Soylu Parti’ye katıldığını düşünmüşlerdi. Bu sırada sitemkâr dolu bakışları, Kral’ın merhametini unutmuş cahil bir köylü olarak gördükleri Gazef’e odaklanmıştı.

“Hıh! O zaman neden Kral’ın E-Rantel çevresindeki toprakları verip sonra da kendi topraklarını Kral’a teslim etmeyi teklif etmedin?”

“Sanki toprak böyle kolay verilebilir de! Aptallar!”

“Burada aptal olan birileri varsa o da sizsiniz!”

Bu çocukça tartışma tüm salonu içine almıştı. Geçmişte olsalar bu tür tartışmalar iki tarafın da gücü eşit olduğu için bir çıkmazla son bulurdu fakat şu anda Kraliyet Partisi’nin sesi Soylu Parti’den daha fazla çıkıyordu.

Normalde Kral bunu durdururdu fakat şu an büyük ihtimalle Kraliyet avantajlı olduğu için karışmıyordu.

Her insan kendilerine faydası dokunan bir durumu durdururken zorluk çekerdi. Kral büyük olasılıkla Soylu Parti’ye karşı olan hoşnutsuzluğunu açığa vurmak istiyordu.

Tatlı bir zehir içmiş gibi…

Gazef, Soylu Parti’nin gözünde suçlu bulundukça bir soğukluk hissetmeye başladı.  Sırtına bir soğukluk yayılmıştı.

Tüm bunların sebebi Baş İblis’in (Jaldabaoth) saldırısı idi.

O zamanlarda Kral’ın ordusunu savaşa sürme kararı şüphesiz verilebilecek en iyi karardı. Onun yardımı olmadan savaş hatları yarılabilir ve maceracılar dağılabilirdi. Eğer Mavi Gül onlarla beraber düşseydi, Krallık’ın vaziyeti çok kötü olabilirdi.

Fakat Gazef, önünde gelişen olaylara baktığında başka bir şey mi yapmaları gerektiğini düşünmeden edemiyordu.

İki partinin gücü de eşit olsa bu toplantının sonucu nasıl olurdu?

Bilemiyorum ama…. Ah, doğru. Ya İmparatorluk ile olan bu savaşı kaybedersek? Sonuna kadar direnecek miyiz? Yoksa direnmeyecek miyiz? Soylu Parti yükselirken Kraliyet Partisi anında çok büyük güçler kaybedecek. Böyle bir olaydan sonra tıpkı eski günlerdeki gibi eşit güç dağılımına mı geleceğiz? Yoksa güç dağılımı tamamen dağılıp ülkeyi iç savaşa mı sürükleyecek? Öyle bir şey iyi olur muydu ki?

Bu duygulardan hoşlanmamıştı. Kararlarını kendi verse de çok büyük bir oranda başkalarının sözlerine göre hareket ediyordu.

Gown-dono ile tanıştığımdan beri planlanmış bir şey olabilir mi bu? Hayır, öyle olduğunu düşünmek istemiyorum. Sadece kısa süre konuşmuş bile öyle biri gibi durmuyordu.

Konuşmalarında ve düşüncelerinde ondan saygı duyarak bahsetmesi, Gazef’in büyü kullanıcısı Ainz Ooal Gown’a karşı bir husumet beslemediğini kanıtlıyordu. Şu anda bir düşman olsa bile.

Belki de barışçıl bir şekilde kontrolü alır… Ah, hayır eğer böyle düşünmeye devam edersem vatan hainliği yapmış olacağım.

“Sanırım bu zavallı tartışmayı sonlandırma vaktimiz geldi. “

Sert bir erkek sesi kargaşayı yardı ve herkes sesin kaynağını aramak için sessizliğe büründü.

Gazef, birilerinin Kral’ın yapması gereken şeyi yaptığını görünce dudaklarını ısırdı.

O zafer tatlı bir bal gibiydi…

Çok büyük bir olay olduğunu düşünmüyordu, fakat Kral bu tatlılık içinde kendi benliğini unutacak mıydı? Gazef’in gurur duyduğu bu Kral’ın kişiliği yok mu olacaktı? Bu düşünceleri zihninden atamıyordu.

“Majesteleri, eğer İmparatorluk’un işgali kaçınılmaz ise kendimizi hazırlamamız gerek.”

“Marki Raeven, Majesteleri…”

Soylu Parti’den Marki Raeven sözü böldü.

“Bir dakika lütfen. Eğer Majestelerinin birlikleri bozguna uğrasaydı, İmparatorluk’un bir sonraki hedef olarak nereye saldıracağını kim bilebilirdi? Bu yüzden kendi bölgemi korumak adına bu davada Majesteleri ile tam iş birliği içinde olacağım.”

Odaya sessizlik yayıldı.

Krallık’ın birlikleri askere alınmış sivillerden ibaretti. İmparatorluk’un profesyonel birlikleri olan şövalyelerle karşılaştırıldıklarında hiçbir şansları yoktu. İmparatorluk’un asker kalitesinin verdiği avantajı yok etmenin tek yolu onları sayıda geçmekti. Son birkaç yılda hep böyle olmuştu. Eğer İmparatorluk’a kafa tutacak kadar asker toplayamazlarsa bu savaşın sonucu şimdiden belli demekti.

Raeven’in sözlerini duyduktan sonra Soylu Parti’nin diğer üyeleri de İmparatorluk şövalyelerinin topraklarını işgal ettiğini hayal etmişti.

Kral’a desteklerini ilk bildirenler başkent ve E-Rantel arasındaki toprakların sahibi olan soylular olmuştu. Bunu ilk gruba yakın olan soylular takip etti ve en sonunda tüm soylular desteklerini Kral’a verdi.

“Pekâlâ. O zaman İmparatorluk’a olan cevabımızı erteleyecek ve savaş ilanında bulunmadan önce birliklerimizi her zamanki yerde toplayacağız. Doğal olarak ben de gideceğim.”

“İzin ver ben de sana savaş alanında katılayım baba!”

Bağıran kişi toplantının başından beri sessizce bekleyen Prens Barbro olmuştu.

“Hayır, hayır. Tahta en yakın kişi olan seni belaya sokmaya gerek yok. Bu sefer ben gideceğim ağabey.”

Birinci Prens Barbro döndü ve ona konuşan İkinci Prens Zanack’a baktı. Barbro’nun cevabı kısa ve yerindeydi.

“Bunun gereği var mı?”

Bu sert cevabından düşmanlık akıyordu.

Zanack’ın teklifi mantıklı bir teklifti. Kral’ın kendisi savaş alanına giderken en büyük oğlunu da yanında götürmesi oldukça tehlikeli olurdu. Barbro bunu anlıyordu fakat reddetmesinin sebebi Zanack’a olan nefretiydi.

Bunun sebebi de şeytani kargaşa idi.

Şeytani kargaşa sırasında Zanack başkente göz kulak oluyordu ve birçok vatandaşın övgüsünü kazanmıştı. Diğer taraftan Barbro ise sarayın içinde saklanmıştı. Bunun sonucu olarak da Zanack’ı destekleyen soyluların sayısı büyük miktarda artmıştı.

İlk bakışta Zanack kahraman biri gibi durmuyordu. Fakat duruşu ve cesurca hareketleri arasındaki tezat onu ayakta tutmuştu. Bunun aksine Barbro etkileyici görünürdü fakat hareketsizliği onu korkak biri yapıyordu. Bu utancını yok etmek ve cesaretini göstermek için Barbro savaş alanına gitmek istiyordu.

Birinci Prens Barbro, görünümüne uyan bir şekilde orta derece yetenekte bir savaşçıydı. Korunaklı bir yaşam sürüyordu fakat bu yüzden kan kusana kadar eğitim yapan Prenses Renner’ın koruması Climb’i yenecek kadar güçlü değildi. Buna rağmen kraliyet ailesindeki en güçlü kişi sayılabilirdi. Onun gibi biri, bir kılıç savurduktan sonra tüm dengesini yitiren şişko Zanack gibi birine kaybetmeye dayanamazdı. “Kılıcın bir krala ne faydası dokunur ki?” demişti Marki Raeven bir keresinde. Barbro zekâ olarak Zanack’tan daha düşük seviyede olduğunu biliyordu, tam da bu yüzden kaybetmemek konusunda daha da kararlıydı.

Ne olursa olsun, taht oyunlarında kimse rakibinin arkasından giderek kazanamazdı.

Gazef, Krallık’taki potansiyel krizleri düşününce midesine ağrı girdi.

Her ne kadar Kral tahtı bıraktıktan sonra istifa edip kendini III. Ranpossa’yı korumaya adamak istese de gerçekçi düşününce bu pek mümkün durmuyordu.

Ek olarak Savaşçı Kaptan olarak çalışıp hayat kurtarmadığı sürece büyük ihtimalle eskisi kadar işinin ehli biri olamazdı. Ayrıca Kral bunu yapmasına izin bile vermeyebilirdi.

Savaşçı Kaptan olarak kendi kadar iyi birini bulabilse mevkisini memnuniyetle teslim etmeye hazırdı. Ancak böyle birini tanımıyordu. Gazef kadar güçlü tek bir kişi vardı fakat o kişi de asla Savaşçı Kaptan olmayı kabul etmezdi.

Brain’in gelecekteki amacı ne? Aklında bir şey mi var?

Brain direkt olarak Prenses Renner’in astı olmuş olsa da Gazef’in içinde yakında işi bırakacağına dair bir his vardı. Eğer ortalıktan kaybolursa büyük ihtimalle kılıç yeteneklerini geliştirmek için olurdu. Saraya bağlı biri olarak Gazef’in elinden o yaşam tarzına hayran olmaktan başka bir şey gelmiyordu.

Brain’in gösterişli silahşörlüğünü hatırladı.

Şeytani kargaşadan sonra Gazef ve Brain arkadaşça bir düello yapmıştı.

Her ne kadar Gazef o ciddi maçta galip gelse de Brain’in kılıcının rüzgârı, Gazef’in saçını her dalgalandırdığınd Brain’in kılıç dövüşüne adadığı onca saati hissedebiliyordu.

Bildiği bir şey vardı ki o da birkaç sene sonra Brain’in kendisinden daha güçlü olacağıydı.

Eğer Brain Savaşçı Kaptan olarak yerimi almayı kabul etseydi enerjimi sonraki nesli geliştirmeye odaklayabilir ve Krallık’a yetenekli savaşçılar kazandırabilirdim.

“Kesinlikle kabul ediyorum!”

Marki Bowlorobe’nin sesi Gazef’in düşüncelerini böldü. Şimdi geleceği düşünmenin sırası değildi.

“Eğer izin verirsen en güçlü askerlerimi severek Majestelerini korumak için atayabilirim. Ne dersiniz Majesteleri?”

“Sen ne dersin Savaşçı Kaptan?”

Bunu duymamış gibi yapamazdı. Bu bir yalan olurdu. Gazef, dikkatini Raeven’in seğiren kaşından ağırbaşlılıkla çekerek değerlendirme yapmaya başladı.

Barbro’nun cephede savaşma isteğinin kaynağı büyük ihtimalle Barbro’yu sıradaki kral olması için destekleyen Bowlorobe idi. Fakat Gazef’in bir kanıtı yoktu, o yüzden verebileceği tek bir cevap vardı.

“Bence kararı Majesteleri vermeli.”

Kral uzunca kafasını salladı ve Gazef birden kendini suçlu hissetti.

“Eğer öyleyse… Siz de gelebilirsiniz.”

“Peki! Sahte İmparator’un kellesini size sunmama izin ver baba!”

Barbro’nun hevesli cevabını dinlerken Gazef’in umduğu tek şey yaklaşan hazırlıkların kalbindeki huzursuzluğu gidereceğiydi.

 

***

 

Marki Raeven’in siyasi yetenekleri Altı Büyük Soylu arasında rakipsizdi, bu yüzden insanlar yeteneklerini sergilediği ofisinin çok etkileyici gözükeceğini düşünürdü. Fakat durum hiç de böyle değildi.  İnsanlar Krallık’ın geleceğini etkileyen kaç kararın bu mütevazı, sıkış tıkış odada verildiğini duysa şaşardı.

Odanın içi kitaplıklarla doluydu. Kitaplar ve parşömenler sahiplerinin kişiliğini yansıtırmışçasına düzgün ve özenle dizilmişti. Fakat, her ne kadar sebebinin bir parçası olsalar da odanın bu kadar küçük olmasının asıl sebebi bu kitaplıklar değildi.

En büyük sebepler gözle görülemeyenlerdir.

Raeven’in malikanesi alçı ile kaplanmış tuğlalardan inşa edilmişti. Bu, soyluların evlerini inşa ederken yapılan bir gelenekti ve Raeven’in ofisi de bu gelenekten nasibini almıştı.

Fakat iç duvarlar tüm odayı saran bakır levhalarla kaplanmıştı.

Bu, gizlice dinleme, gözlemleme ve konum belirleme büyülerini engellemek için yapılmıştı.

Penceresiz oda biraz klostrofobik hissettiriyordu fakat odanın işlevi ve pratikliği düşünüldüğünde bu katlanılması gereken bir şeydi.

Valencia Sarayı’ndan döner dönmez Raeven büyü korunaklı ofisine gitti. Odasındaki sağlam masanın ters tarafına geçerek enerjisi tükenmiş bir biçimde kendini sandalyeye bıraktı.

Ardından yüzünü elleriyle örttü. Onu bu haliyle gören kişiler, Krallık’ta eşsiz bir güce ve imtiyaza sahip büyük bir soylu yerine stresten ve sorumluluktan çökmüş orta yaşlı bir adam zannederdi.

Ellerini sarı saçlarına götürdü ve parmaklarıyla saçlarını geriye yatırarak sandalyesinde yaslandı.

Belki şu an rahatladığı içindi, fakat toplantı sırasında biriken stresi şimdi nefrete dönüşüp kalbini kaplamıştı. Birkaç saniye içinde tahammül yeteneğini aştı ve gür bir şekilde havaya doğru bağırdı.

“Aptallar! Her biriniz süzme salaksınız!”

Kimse ne olduğunu anlamamıştı. Hayır, anlamış birileri varsa ve durumu lehlerine kullanıyorlarsa onlar usta komplocular demekti.

Şu anda Krallık büyük bir tehlike altındaydı.

İmparatorluk’un sık savaş tehditleri, yiyecek erzağı ve ileride baş gösterecek bir sürü soruna sebep oluyordu. Bu zamana kadar Krallık’ta bir çatlak görünmeme sebebi soyluların cidden “diğer parti çökene kadar dişimizi sıkmamız gerek,” lafına inanmasıydı.

İmparatorluk, şövalye olarak adlandırılan profesyonel savaşçıları işe almıştı fakat Krallık’ın saflarında onların dengi bir birlik yoktu. İmparatorluk işgaline direnmeleri için vergi koyup köylüleri askere almaları gerekiyordu. Bunun sonucu olarak da köylerdeki iş gücü azalacaktı.

İmparatorluk da Krallık’ın sivilleri askere çağıracağının farkındaydı, bu yüzden de hasat vakti savaş ilan etmişlerdi.

Çiftçilikle uğraşan bir köyün en yoğun zamanında yetişkin erkeklerin -ki bunlar iş gücünün en önemli kaynağıydı- bir aylığına gitmesinin yeri doldurulamazdı. Elbette çok fazla kişiyi askere almamak da bir çözümdü fakat İmparatorluk’un çok daha iyi eğitilip kuşanmış askeri gücü karşısında Krallık sayı avantajını eline geçirmediği sürece direnemezdi.

Zamanında askeri gücün eksikliği sebebiyle Krallık’ın muazzam kayıplar verdiği bir olay olmuştu. Fakat Gazef’in önderliğindeki karşı saldırı başarılı olmuş, Dört Şövalye’den ikisi öldürülmüş ve iki tarafın da kazançları ve kayıpları olduğundan savaşa son verilmişti. Fakat gerçek şuydu ki, Krallık zayıflamıştı ve fazlaca vatandaş kaybı yüzünden kaybeden taraf Krallık olmuştu.

Ve o durumlarda bile…

“Pislik hain! Bu güç kavgası tam bir saçmalık! Aptallar saçma bir mevki uğruna kavga ediyor!”

Altı Büyük Soylu’dan biri olan Marki Brumerush, Krallık’ın bilgilerini İmparatorluk’a satarak ihanet etmişti. Soylular iki partiye bölünmüştü ve nüfuz için savaşıyorlardı. İki prensin de gözü kemik için savaşan iki köpek gibi miraslarındaydı.

Marki Raeven, sinirini boşaltmak için ardı ardına masasına vurdu.

“Kral’ın da bir farkı yok! Aptal ve güce aç biri olmayabilir ama hiç düşünemiyor! Eğer yakında tahtı devretmezse taht krizi daha da büyüyecek! Prenses Renner Kraliyet Partisi’nin lehine işler yaparak bir sürü güzel fırsat verdi zaten, ne diye acele edip gücünü sonraki nesle aktarmıyorsun!”

Şeytani kargaşa sırasında Kral’ı savaş alanına çıkması için cesaretlendiren kişi Prenses Renner idi.

Bu yüzden de Kraliyet Partisi’nin nüfuzu muazzam derecede artmıştı. Ve isteselerdi Prens Zanack’ı o sırada destekleyerek tahta bile çıkarabilirlerdi. Ancak…

“İlk oğluna acıdığı için işler bu hâle geldi. Duygularını anlamıyor değilim ama kimse önemli olan şeyi düşünmüyor lan! Kimse!”

Doğrusu, bu doğru değildi. Ne yazık ki çoğu Raeven’in tarafındaydı.

Raeven hepsini kanatları altına almamalıydı. Onun yerine onları diğer partilere dağıtıp liderlerinin gözüne girmelerini sağlamalıydı. Fakat başını ağrıtan şey bunu daha önceden yapmaması değil, diğer partilerdeki adamların beyinsiz olmasıydı.

“Aptallar! Her biriniz süzme salaksınız!”

Raeven, önlerindeki yem dışında bir şeyi fark etmeyen goblin beyinli aptal sürüsünü düşününce sinirden bağırmıştı.

“Ne yapmalıyım? Düşün Raeven, düşün!”

Reaven’in nefesi sakinleştikçe hüsranı tam tersine artmıştı.

Krallık’ı, önündeki tüm tehlikelere kadar ayakta tutmayı sağlamalıydı.

“İlk olarak, İmparatorluk ile olan bu savaş çok tehlikeli. Özellikle şu Aizn Ooal Gown’un tarafı güçlüyse. Stratejik planlamaya başlamadan önce onun tek başına 10.000 kişiye denk olabileceğini varsaymalıyım. Aynı zamanda prensi kral olması için zorlamam lazım. Fazla mı zor olur bu?”

Raeven düşüncelerini toparlarken bu sözleri de sesli söylemişti. Açıkçası bu düşüncelerini birine anlatıp tartışmak istiyordu. Bu yüzden de Raeven, Prens Zanack’ı destekliyordu.

İkinci Prens, kraliyet içinde onun tek müttefikiydi. -Gerçi artık Prenses Renner da vardı.- İkisi de Krallık’ın karşı karşıya olduğu tehlikeyi anlıyordu ve geleceğe dair plan yaparlarken birbirlerini yoldaş olarak görüyorlardı.

Eğer tahta çıkabilirse omuzlarından çok büyük bir yük kalkacaktı.

“Beni başbakan yapacağını söylediği zaman yalan söylediğini sanmıyorum. Gerçi sol omzumdaki yükleri azaltamam. En azından bu Krallık’ın durumunu iyileştirmeye yarar.”

Raeven’in şu anki hedefi Prens Zanack’ı tahta çıkarmaktı. Eğer bunda başarısız olursa, tüm ülke yok olmaya doğru bir adım daha atmış olurdu.

“En azından Prenses Renner’ın yardımıyla işim biraz daha kolaylaşacak.”

Geleceğe dair planlarını dillendirirken Reaven derin bir şekilde iç geçirdi.

O bile bazen her şeyi bırakarak kaçıp gitmek istiyordu.

Sadece bir iki kere olmuştu fakat bazen o kadar çok endişeleniyordu ki Krallık’ın sonunu kendi getireceğini düşünüyordu.

Etrafı, kumdan kale yaparken onu tekmeleyip yıkmak isteyen veletlerle doluymuş gibi hissediyordu. Bazı zamanlarda sırf onlara bu zevki tattırmamak adına kaleyi kendi yok etmek istiyordu. Yine de bu yıkıcı dürtülere karşı koyup işine bakması için yeterince sebebi vardı.

Kapı çalmıştı.

Ses her zamankinden daha alçaktan gelmiş gibiydi. Bir anlığına Raeven normalde olduğundan çok daha farklı bir ifadeye büründü. İfadesi erimiş, kaşları sarkmıştı ve ağzının köşesi bile değişik bir biçimde gevşek duruyordu.

“Hayır, bu iyi değil. Bu halde düzgün bir ifade takınamam.”

Raevan yavaşça yüzünü tokatladı. Sonuçta iradesi, itibarını yenilemesi için yeterli gelmiyordu. Darmadağın olmuş saçını toparladıktan sonra yüzünü metal kapıya yöneltti ve kapının diğer tarafındaki kişinin duyabileceği şekilde konuştu. Sesi yüksek çıkmış olsa da şaşırtıcı bir biçimde kibar çıkmıştı.

“İçeri gel.”

Sözünü bitirir bitirmez açılan ağır kapı, karşı taraftaki kişinin bunu ne kadar beklediğini gösteriyordu.

Kapının diğer tarafında bir erkek çocuğu duruyordu.

Çocuğun masum, tatlı ve hafif kızarık fakat yanaklardan solgun olan bir yüzü vardı. Beş yaşlarında görünüyordu. Odaya girip Raeven’in diz kapaklarına varana kadar koşar adım yürüdü.

“Bak sen, evin içinde koşmamalısın. Hiç kibarca bir davranış değil bu.”

Çocuğu bir kadın sesi takip etti.

Kasvetle gölgelenmiş tatlı bir yüzü olan bir kadındı bu. Kıyafetleri seçkin görünüyordu fakat renkleri oldukça boğuktu.

Kadın Raeven’ın karşısında resmi bir şekilde reverans yaptı ve gülümsedi.

Utangaç bir şekilde Raeven da gülümsedi.

Karısı ne zaman gülümsemeye başlamıştı?

Birden o günler gözlerinin önüne geldi.

Marki Raeven daha genç bir adamken kalbi gençliğin etkisiyle hırs doluydu. Ve hırsının hedefi ise taht idi.

Tahtı amaçlamak haince bir hayaldi.

Genç Marki Raeven, yeteneklerinde kendine güven doluydu ve büyük ihtimalle hayatı boyunca edineceği, tahttan daha değerli bir hedef düşünemiyordu. Sona doğru gelirken sessizce çalışarak nüfuzunu yaydı, bir servet edindi, bağlantılarını genişletti, siyasi düşmanları ezip geçti—

Evlenmek ise planlarının hiçbiri arasında yoktu. ‘Bir markinin karısı’ pozisyonunu yüksek fiyata satabildiği sürece nasıl bir kadınla beraber olacağını umursamıyordu. En sonunda bahtına güzel, fakat kasvetli bir kadın çıkmıştı lakin Raeven bunu pek umursamıyordu. Sonuçta önemli olan karısının ailesiyle kurduğu bağlantılardı.

Ev hayatları oldukça sıradandı.

Hayır, Raeven öyle olduğunu sanıyordu. Evlendiği kadını bir araç olarak görüyordu ve aralarında bir aşk yoktu.

Kadere bak ki Raeven’ı değiştiren şey küçük bir şeydi.

Bakışlarını önündeki oğlana çevirdi.

Oğlu olacağını ilk öğrendiği zaman aklına gelen ilk şey kullanmak için başka bir araç edindiğiydi. Fakat yeni doğan bebek minik elleriyle Marki Raeven’ın parmaklarını kavrayınca Raeven’ın içinde bir şeyler değişti.

Bu yumuşak tenli bebek onun oğluydu. Her ne kadar o sırada bir insan kadar maymuna benzese de... Tatlı olduğunu düşünmemişti, fakat parmağına yayılan o sıcaklığı hissetmişti ve ondan sonra her şey gözüne saçma görünmeye başlamıştı.

Taht artık onun için bir çöpten ibaretti.

Hırs ile yanıp tutuşan adam o anda ölmüştü.

Sonra Raeven, çocuğunu doğuran karısına dönüp gülerek teşekkür etmişti. Karısının yüzündeki o ifadeyi hâlâ gün gibi net hatırlıyordu. Her ne kadar sesli söylemese de komik bir ifadeydi. “Bu adam da kim?” dermiş gibi baktığını hatırlıyordu.

Elbette karısı bunun varisi olduğunu öğrenen bir adamın geçici duygu değişikliği olduğunu sanmıştı. Ancak Raeven o günden sonra değişmeye başlamıştı. Karısı kocasına bir şeyler olduğunu bile düşünmeye başlamıştı.

Sonuç olarak karısı, kocasının yeni ve eski hâlini düşündüğünde yeni Raeven’ı tercih ediyordu ve onun da tavırları değişmişti. İkisi sonunda normal bir evli çift gibi olmuşlardı.

Raeven eğildi ve diz kapağının boyunu ölçmeye çalışan oğlunu kaldırdı.

Oğlan, babasının bacağına oturduğunda şen bir şekilde aguladı. Oğlunun bedeninin ılıklığını ve ağırlığını hissedebiliyordu ve bu onu çok rahatlatmıştı. Kalbini bir memnuniyet hissi kapladı.

Artık Raeven’ın tek bir hedefi vardı.

“Tüm bölgemi oğluma miras bırakmak istiyorum.” Her soylu babanın hedefleyeceği bir hayaldi bu.

Raeven sevecen bir şekilde kucağındaki oğlana baktı ve konuştu.

“Ne oldu agu? Rii-tan? Aguagu~”

Dünyadaki sadece iki insan bir Büyük Soylu’nun dudak büzüp aguladığını görebilirdi.

Bunlardan birisi olan oğlu neşe içinde güldü.

“Hayatım, onunla bebek gibi konuşursan konuşma konusunda şımaracak.”

“Hıh! Saçmalık. Onlar hep batıl inanç.”

Yine de Raeven, oğlunu zayıf bir şekilde yetiştirmenin kötü olacağının da farkındaydı.

Onun oğlu olduğu için kendindeki bazı yeteneklerin de bir dereceye kadar oğlunda olması gerekiyordu. Yetenekli olmasa da önemli değildi fakat ebeveynleri olarak çocuklarındaki yeteneği keşfetmek ya da yeni yetenekler kazandırmak onların sorumluluğuydu. Eğer onu negatif bir şekilde etkilerlerse hiç iyi olmazdı. Yine de ona taktığı lakaplardan vazgeçmeyi reddetti.

Sonuçta sevgi, en iyi öğretmendir.

“Sence de öyle değil mi Rii-tan? Sorun ne? Babacığa bir şey söylemeyecek misin?”

Raeven karısının endişeli bakışını görmezden geldi ve tekrar sordu.

“Ehehehe peki~

 Oğlu bir sır saklamak istermişçesine ağzını minik elleriyle kapadı. Raeven bunu gördüğünde resmen kalbi erimiş, gözleri sarkmıştı ve lakabı yılan olan bir adamdan asla beklenmeyecek bir ifadeye bürünmüştü.

“Ee, ne oldu? Babacığa söylemeyecek misin? Agucuk bugucuk~ Ne oldu?”

“Bugünkü yemek~”

“Mm, mm!”

“Babacığın en sevdiği!”

“Aa! Babacık çok mutlu olacak! Yemekte ne varmış bakalım?”

“Soslu Gabra balığı,” dedi karısı.

“Öyle mi— Sorun ne? Rii-tan?”

Raeven oğlunun yüzündeki hoşnutsuz ifadeyi fark etmiş ve hemen sormuştu.

“Ben cevap vermek istiyordum!”

Raeven bir anda şaşırmıştı.

“Agucuk~, şey. Öyle mi? O zaman benim hatam, lütfen beni affet. Rii-tan, bana bir şey söylemek istiyor musun?”

Raeven çatık kaşlarıyla karısına baktığında karısı ne yapacağını bilmeyerek yüzünü kapadı.

“Rii-tan, neden babacığa söylemiyorsun?”

Sinirli bir şekilde hıh sesi çıkaran oğlan kafasını yana çevirdi. Raeven büyük bir şok geçirmiş gibi duruyordu ve umutsuz bir şekilde ölmek istiyordu.

“Çok özür dilerim Rii-tan, babacık aptal biri ve her şeyi unutuyor. Bana bir daha söyler misin?”

Oğlu gözlerinin kenarıyla ona bir bakış attı.

“Babacığa söylemeyecek misin? Babacık ağlayacak yoksa~”

“Şey, babacığımın en sevdiği balık~”

“Cidden mi?! Babacık bunu duyduğuna çok mutlu oldu!”

Raven oğlunun pembe yanaklarını birkaç kere öptü ve oğlunu gıdıklayarak masumca güldürdü.

“Pekâlâ, haydi yemek yiyelim!”

“Daha hazır olduğunu sanmıyorum.”

“Öyle mi?”

Raeven soğuk suyla duş almış gibi hissetti ve sinirli bir ifadeye büründü. Şeflere hızlanmasını söyleyebilirdi fakat işlerini yapabilmeleri için uygun bir şekilde çalışmalılardı ve bu işte zamanlama çok önemliydi. Bu yüzden bencilce bir şekilde rutinlerini bozmak yemeğin lezzetini yok edebilirdi.

Beklemekten hoşnut olmasa da Raeven bu sebepten emir vermedi. Aynı zamanda oğlunun mümkün olan en iyi yemekleri yemesini istiyordu.

“Pekâlâ, baban işinin ortasında. Haydi gidelim.”

“Tamaam~”

Raeven, oğlunun cevabını duyunca hissettiği yalnızlığı saklayamadı.

“Şey, bir dakika! Aslında işimi bitirdim.”

“Cidden mi?”

“Evet. Cidden bitirdim.”

“Öyle mi? Yarına ertelemeyi mi planlıyorsun yoksa?”

“…”

Karısı gözlerini yuvarlasa da Raeven oğlunu kucağından indirmeyecekti. Oğlunu sıkıca sarıp sarmaladı ve rahatlamış bir şekilde iç geçirdi.

“Şey, zaten çıkmazdaydım,” diye mırıldandı. “Bir günde bitirebileceğim bir şey değil.”

Bu bir mazeret değildi. Gerçek, acilen ilgilenmesi gereken bir işinin olmamasıydı.

Karısı bunu fark etmiş gibi görünüyordu. Birkaç kere kafa salladı.

“Anlıyorum ama… Zahmetli bir iş gibi görünüyor.”

“Dediğim gibi, işimde fazladan kola ya da bacağa ihtiyacım yok. İhtiyacım olan şey iyi kafalar.”

“Ağabeyim olmaz mı?”

“Yetenekli biri ama ailenin köşkünü yönetmek yeterince zor zaten. Ona daha fazla iş yükleyebileceğimi sanmıyorum. Güvenilir başka birini tanıyor musun?”

Raeven çoktan bu soruyu birkaç kez sormuştu ve karısı her seferinde ona aynı cevabı vermişti. Seninle aynı derecede çalışabilecek başka bir soylu yok.

Açıkçası öyle biri olsaydı hayatı şu anki kadar zorlu olmazdı. En nihayetinde yapabildiği tek şey halkın içindekilerden aramaktı. Eğer burada da İmparatorluk’taki gibi insanların halka hizmet olarak eğitim aldığı bir ulusal sistem olsa çok iyi olacaktı. Fakat Krallık’ta gizli kalmış yetenekleri bulmak samanlıkta iğne aramaya benziyordu. Yapabileceği tek şey yetenekli insanlar hakkındaki dedikoduları dinleyip onları işe almaktı.

Bunu ne kadar zaman ve efor gerektirdiğini düşününce Raeven’ın morali bozuldu. Ancak o sırada oğlunun iyi bir fikri vardı.

“Babacık, ben de işinde sana yardım etmek istiyorum~~”

“Aayyy Rii-tan çok teşekkürler! Seni seviyorum agucuk bugucuk!”

Bebekçe konuşurken Raeven oğlunu öpüp durdu. Bu şüphesiz hayatının en mutlu anıydı.

Günlük hayatının stresini atmıştı ve az da olsa huzur bulmuştu.

Kendimi feda etmem gerekse bile, bunların hepsini koruyacağım, diye yemin etti Raeven.

 

 

 

Önceki Bölüm Sonraki Bölüm

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.