Overlord - Bölüm 2.3: Savaş Hazırlıkları - 3

Çeviri : Kyuuseishu
Düzenleme : -
Beğeni : 13
Okunma : 1191
Tarih : 12 Eylül 2018 16:10:14

Gazef ana kapıdan geçti ve şehrin dış halkasında bulunan bölük ahırlarına vardı. Aklındaki yorgunluğu atmak için derin bir şekilde iç geçirdi.

Yorulmuştu.

Az önce katıldığı toplantı ona net bir şekilde halk tabakasından gelen sıradan biri olduğunu fark etmesini sağlamıştı.

Kral’ın yanında durarak soyluların toplumuna girdikçe böyle düşünmelerini daha iyi anlar olmuştu.

Yine de bazen sadece soyluların anlayabileceği sözlerle ve tutumlarla da karşılaşıyordu. Gazef neden böyle düşündüklerini anlayamıyordu. Özellikle somut kazançlardan çok kendi soyluluk onurlarına verdikleri değeri.

Hayır, bundan da garip olan şey birinin kendi halkından çok kendi onuruna önem vermesiydi.

Gazef yavaşça etrafına bakındı.

Askerler sağa sola koştururken bir yandan bağırıp çağırıyordu. Bunlar halktı. Krallık’taki köylerden savaşmak için toplanmış halk. Asker olarak pek sağlam görünmüyorlardı. Elleri kılıç değil, tırpan ve kürek tutmaya alışmıştı.

Onları korumak, onları yöneten kişilerin görevi olmalıydı.

Eğer E-Rantel’i vermiş olsalardı tıpkı Kral’ın dediği gibi şehirde yaşayanlara acı çektirmiş olurlardı.

Ancak…

Gazef, garip maske giyen Ainz Ooal Gown’un görüntüsünü anımsadı.

Carne Köyü’ne alacakaranlıktan sonra varmıştı ve büyük bir savaş izi yoktu.

Doğruydu. O ikisi, Gazef’i ve birliğini yok etmiş düşmanları kolaylıkla yenmişti.

Cidden de bir Büyücü Kral idi. Bu lakap o geceden sonra eşsiz görüntüsüyle bir olmuştu.

Onunla doğrudan savaşmak aptallık olurdu. Daha doğrusu, insanların acı çekmesine sebep olurdu.

“Siktir!”

Gazef bir cevap bulamayınca havaya küfür savurmuştu. Ne yapmalıydı? Savaş alanında kafa karışıklığı yaşamak direkt olarak ölmek demekti. Bölgesindeki en güçlü adam olarak anılan biri bile odaklanamazsa ölebilirdi.

Rakibi Ainz Ooal Gown olduğunda bu çok daha kesindi.

Carne Köyü’nün kurtulduğu savaşa bizzat tanık olmadığı doğruydu. Ve Ainz Ooal Gown da kazandığını söylememişti. Onları kaçırdığını söylemişti.

Ama herhangi biri bunun bariz bir yalan olduğunu anlayabilirdi.

“Konusu açılmışken… Neden kaçtıklarına dair yalan söyledi ki?”

Ainz ve Albedo ayrıldıktan sonra savaştıkları bölgeye gitmiş ve bir katliama dair hiçbir iz bulamamıştı. Tek bir ceset bile yoktu. Onlarca cesedi gömmek de çok zaman alırdı. Cesetler, yani fiziksel kanıtlar olmadan “kaçtılar” sözü doğruluk kazanıyordu.

Ancak bu Ainz Ooal Gown’un bir büyü kullanmadığını varsayınca doğruydu. Ya cesetleri yok eden ya da başka yere gönderen bir büyü kullandıysa?

Ayrıca Gazef’in sezgileri de kaçtıklarına inanmıyordu.

Bunlar sadece bir savaşçının sezgileri olsa da Ainz’in yaralanmamış hâlde köye döndüğünü görünce adamdan yayılan keskin ölüm kokusunu alabilmişti.

Kaçmaktan çok, “kaçırmış” idi.

Bu yüzden Gazef, Ainz’in söylediklerine dair olan içgüdülerini güveniyordu. Bir dayanağı ya da kanıtı yoktu. Günışığı Yazıtı’nın cesetleri hiçbir yerde bulunamamıştı ve büyük ihtimalle de ölüydüler.

“…Anlamıyorum…”

Gazef’i yenen kişileri kolaylıkla yenebilecek bir büyü kullanıcısıydı.

Ne kadar güçlüydü? Gazef’in ve savaşçı ekibinin birkaç seviye üstünde olduğu kesindi.

Öyle bir varlık savaş alanında ortaya çıkıp büyüsünü kullanırsa ne olurdu?

Gazef bir kez daha insanlara baktı. Heyecan, korku, umutsuzluk ve üzüntü ile dolulardı.

İki büyü kullanıcısı aynı seviye bir büyü kullandığında, güçlü olan büyü kullanıcısının büyüsü doğal olarak daha yıkıcı olurdu.

O zaman Ainz Ooal Gown [Alev Topu] kullanırsa ne olurdu?

Çocuklarını koruyan babalar, hasta anne babasına bakan çocuklar, evlenmek üzere olan gençler… Hepsi ailelerini bırakarak buraya gelmişti. Böyle kişiler, o denli bir saldırıya nasıl dayanabilirdi?

Bu imkansızdı değil mi?

O büyük büyü kullanıcısının tek bir büyü darbesi ile işleri biterdi.

Eğer bir alev büyüsü ise yanmış cesetlere dönüşürlerdi. Eğer buz büyüsü ise donmuş cesetlere. Yıldırım büyüsü ise yine yanmış cesetlere dönüşürlerdi. Burası kesindi.

Peki ya Gazef? O dayanabilir miydi?

Ölmeden bir darbe alabileceğine kesinlikle emindi.

Fakat böyle düşünmek çok safça olurdu.

“Ahh… Neden her şey bu noktaya geldi?”

Ainz Ooal Gown’a karşı savaşmak kesinlikle bir hataydı.

Gazef, Carne Köyü’nü kurtarması sebebiyle Ainz Ooal Gown’un merhametsiz biri olmadığını hissetmişti. Yine de adamın sıradan, iyi ve merhametli biri olmadığını da sezmişti. Kafasında oluşan Ainz, rakiplerine hiçbir şekilde merhamet göstermeyen biriydi.

Onunla anlaşmazlığa düşmekten kaçınmalı ve ona kibar davranmalıydılar. Ondan sonra belki farklı bir bölge seçmeye razı olabilirdi.

Gazef etrafındaki insanlara baktıkça kalbini ağır bir his kapladı. Göz ucuyla beyaz zırhlı bir genç gördü. Onun yanında ise havada süzülürmüşçesine duran bir kılıç ustası vardı. Bunlar Climb ve Brain idi.

Arkalarında üçüncü bir kişi daha vardı ve üçü istekli bir şekilde bir şeyler konuşuyordu.

“O da kim? Daha önce görmüş gibiyim sanki… Ah! Marki Raeven’ın altında çalışan eski orichalcum seviyesindeki bir maceracı.”

Gazef bu eski maceracı grubuna aşinaydı. Onlar da sıradan halkın umutlarını bağladığı halk arasından çıkma kişilerdi. Bazıları yaşça Gazef’ten bile büyüktü.

Görevi kötü ruhlu canavarla savaşmak olan, Ateş Tanrısı’nın paladini Kötülük Biçici Boris Axelson 41 yaşındaydı.

Her savaşçıyla boy ölçebilecek bir savaşçı rahip olan, Rüzgar Tanrısı’nın rahibi Yorlan Dixgort 46 yaşındaydı.

Dans eden kılıçları kendi dört kılıçlı stiline uyarlamış olan Francen 39 yaşındaydı.

Kendi ismini taşıyan birkaç büyü yaratmış bilgin bir büyücü olan Lundquist 45 yaşındaydı.

Ve sonuncuları, “Görünmeyen” olarak bilinen hırsız Lockmeyer, 40 yaşındaydı.

Gazef parmaklarıyla sayarken onları hatırlandı. Climb ile konuşan kişi hırsız olan Lockmeyer idi. Şeytani kargaşa sırasında Climb ve Brain ile çalışıp insanları korumak için düşman bölgesini ele geçirmişti.

Gazef’i fark etmişe benzemiyorlardı. Ancak konuşmalarını bölmek de saygısızca olurdu.

Fakat onlara selam vermemek de kabaca olurdu. Ayrıca yakında savaş alanına gideceklerdi. Onların savaşa girme şansları düşük olsa da Kral’ı koruyacak olmaları düşünüldüğünde ne olacağını kimse bilemezdi.

Bu, birbirlerini son görüşleri bile olabilirdi.

Mümkünse ikisiyle özel olarak konuşmak istiyordu. Birden sanki evren bu isteğini duymuşçasına Lockmeyer ikisine el salladı ve yanlarından ayrıldı.

Climb ve Brain yalnız kalmışlardı ve gülüyorlardı.

Şeytani kargaşa sırasında ikisi arasındaki bağlar iyice kuvvetlenmişti. Arkadaş, öğretmen/öğrenci ya da yoldaş. Hangisi olursa olsun karışık ve karşılıklı bir ilişkileri vardı.

Bu ilişkilerinden dolayı da Brain, Prenses Renner’ın altında bir asker ve Climb ile yoldaş olmuştu.

Gazef, ona meydan okuyan birinin başka biri tarafından kapılmasına böyle izin verdiği için pişmanlık hissetti.

Yine de ikisini izlerken sakin olmayı başarabildi.

Gazef ikiliye yaklaşırken gülümsedi.

Yine de çok şaşalı bir zırh. Başkentten bir sorun olmaz fakat savaş alanında fark edilmesi çok kolay olur. Climb’ı bu konuda uyarmalı mıyım?

Savaş alanında birçok asker olurdu fakat Climb tam plaka zırh kuşandığı için onlardan farklı görünüyordu. Ayrıca zırhı göze batacak bir şekilde beyaza boyanmıştı. Okçular ve süvariler onu hedef olarak görebilirdi. Climb’ın şansı ortalama İmparatorluk şövalyelerine karşı yüksek olsa da yine de ondan güçlü olan savaşçılar da vardı. İmparatorluk’un Dört Şövalyesi bunun bir örneğiydi.

Eğer yanılmıyorsam ona bu zırhı veren kişi Renner-sama idi. Eğer o renkte yaptırdıysa savaş alanı hakkında çok bir bilgi sahibi değil demektir.

Taktikleri iyi olabilirdi fakat görünüşe göre savaş alanının gerçekliği hakkında hiçbir şey bilmiyordu.

Eğer Climb ölürse Prenses üzülür.

Büyülü boyalarla zırhların rengini geçici olarak değiştirip başkente döndüklerinde geri eski hâline getirebilirlerdi.

Aklında bu düşüncelerle ikiliye arkadan yaklaştı. Brain kafasını döndürdü. Eli çoktan katanasının kabzasında hazır bekliyordu.

Brain’den beklenildiği gibi. Böylesine bir mesafeden bile beni fark etti.

Sahibi yürürken metal zırhları ses çıkarırdı. İnsanların yakınına geldiğinde bu sesi duyup dönmeleri oldukça doğaldı.

Fakat şu anda savaş hazırlığı içinde olan onlarca insan vardı. Bu yaygara arasında bunu fark etmek çok zor olurdu. Tabii ki bu bir hırsız için farklıydı, özellikle de özel bir eğitimden geçmiş bir hırsız için.

Brain’in gözleri fal taşı gibi açıldı. Climb’a baktı ve sanki ona eşek şakası yapmışçasına tebessüm etti.

Gazef de aynı şekilde tebessüm etti ve hâlâ onu fark etmemiş olan Climb’a doğru ses çıkartmadan ilerlemeye çalıştı. Sessizce yürümek için eğitim almamış ve metal bir zırh giymiş olmasına rağmen Climb hâlâ onu fark etmemişti ve Brain ile bir şeyler konuşuyordu.

Amacı Climb’ın arkasına fark edilmeden gitmekti. Başarılı oldu da.

Gazef elini bir karatecinin önündeki tahtaları kırmak için yaptığı gibi Climb’ın kafasına indirdi.

“Ahh!”

Climb bir erkeğe yakışmayan bir şekilde sızlanarak sendeledi. Gözler, Gazef’i fark edince açıldı.

“Bu! Bu Strono—“

“Sessiz ol.”

Climb henüz kuramadığı cümleyi yutarken Gazef devam etti.

“Sessiz ol. Burada kim olduğumu söylemek bela çıkarabilir. Sadece Gazef diye seslen.”

Krallık’taki en güçlü adam, Savaşçı Kaptan olmasına rağmen taşradan gelen köylülerin çoğu onun nasıl göründüğünü bilmiyordu. Zihinlerinde Savaşçı Kaptan büyük ihtimalle iki metre uzunluğunda, kocaman bir kılıç taşıyan, altından zırhı olan bir adamdı.

Gazef onların bu beklentisini boşa çıkarmak istemedi. Ayrıca dikkat çekmek sinir bozucu olurdu.

“Bilgisizliğim i-için ö-özür d—“

“Hayır, sen yanlış bir şey yapmadın,” dedi Gazef, Climb’ın özrünü alaycı bir gülümsemeyle keserken. Ardından gülümsemesine farklı bir anlam yükledi.

“Yine de söylemem gerekir ki daha fazla tetikte olmalısın. Sonuçta tüm vücudu plaka zırh ile kaplı biri sana yaklaşırken fark edemedin. Burada düşman olacağından değil ama olsun.”

“Ne diyorsun Gazef? Gevşemiş olmak kötü değildir. Asıl kötü olan şey sürekli kasıntı durmaktır.”

“Öyleyse Brain, sen beni nasıl fark ettin?”

“Çok bariz değil mi? Havada garip bir şey vardı.”

Gazef, Climb’ın Brain’e ve kendisine şaşkın gözlerle baktığını fark etti.

“Climb, Prenses Renner’ın özel koruması olarak böyle yaklaşanları fark edebilmen lazım. Gizlenmiş bir suikastçiyi gözünden kaçırırsan mevkin zarar görür.”

“Ah, demek öyle. Amacının ne olduğunu anlamaya çalışıyordum ben de. Şimdi anladım. Climb-kun, yanılmıyorsam kendin bulduğun bir stil kullanıyorsun değil mi? O stil hislerini geliştirmeni de kapsıyor mu?”

“Ah, hayır kapsamıyor. Sadece dövüş tekniklerine odaklanmıştım. Özür dilerim.”

“Sende bir hata görmüyorum. Sadece emin olmak istedim. Dürüst olmak gerekirse ben de geçmişte öyleydim. Kendi başına çalışırken hislerine çalışmayı çok fazla unutabiliyor insan. Bu tehlikeli bir huy. Sonuçta çoğu kez savaşacağın kişi farkında olduğun biri olmayacak.”

Gazef’in yüzü biraz kızarmıştı. Brain’e bakarkenki yüzü “Ona bunu şimdi söylemek zorunda değildin,” der gibiydi.

Sonuçta bu çalışkan genç savaşçıyı eğitmek bir yandan da Savaşçı Kaptan’ın göreviydi. Bunu yapamadığı için utanmış hissetti.

Climb da halk tabakasından biri olduğu için soyluların onu kraliyet ailesine hizmet ederken bocalamasını görmemesi önemliydi. Mesela Gazef bir maçta Climb’ı yense, soylular Climb’ın Prenses’i korumak için yeterli olmadığına dair dedikodu yapardı. Tam tersi olup Gazef Climb’a karşı tökezlerse de dedikoduların yönü bu sefer de Gazef olurdu.

Onun gibi bir adamı küçük bir iyilik yaptı diye övmeye gerek yoktu. Özellikle de gururla Kral’a hizmet edeceğini söyleyip genç bir savaşçıyı terk eden bir adam övmeye hiç gerek yoktu.

Hayır, utanç duymamalıyım. Eğer zaman bulabilseydim—

“Ah, boş ver. Climb’ın zayıflığını benim önümde belirttiğin için ben de onu doğru eğitmek için elimden geleni yapacağım.”

“Teşekkürler, Gazef-sama.”

“Hayır, eğilmene gerek yok. Sen de tıpkı benim gibi kraliyet ailesine hizmet ediyorsun. Bu da seni benim astım yapar. Sana yol göstermemiş olup görevi başkasına devretmiş olsam da. Teşekkür ettiğin kişi böyle biri.”

Climb ona teşekkür ettikçe Gazef kendini daha suçlu hissetti.

“Soylu toplumunda bir ayağının olması çok boktan bir durum değil mi? Millet saçma sapan şeylerden dolayı seni kısıtlıyor ve istediğin hiçbir şeyi yapamıyorsun.”

“Sen de Climb’ın yoldaşı olduğun ve Prenses Renner’ı koruduğun için onlardan biri değil misin?”

“Ben kuş kadar özgürüm. Şu Prenses-dono’nun uşağı olmak falan… Hayır. Özür dilerim. Böyle konuşmamalıydım. Prenses’in astı olmak sadece geçici bir iş. Yorulduğum ya da işimi bitirdiğim an bırakacağım.”

Brain güldü. İfadesi biz güz havası kadar berrak ve serindi. Gazef’in başkentte hiç göremediği bir ifadeydi bu.

Brain’in böylesine özgür ruhlu biri olmasını kıskanmıştı.

“Konusu açılmışken, senin de bizimle böyle tembel tembel konuşmanda sıkıntı yok mu Gazef-sama?”

“Şey, aslında biraz meşgul sayılırım ama bir ara vereyim dedim. Peki siz ikinizin bana ayıracağı biraz zamanı var mı?”

Brain ve Climb, Gazef’in sorusu üzerine birbirine baktı.

“Zaman ayırmak mı?”

“Evet. Çok bir işim yok, sadece ekipmanlarımı hazırlıyorum.”

“O zaman umarım haklısınızdır,” dedi Gazef ve şehir surlarındaki bir gözetleme kulesine baktı. “Oraya gitmek ister misiniz?”

Kimse itiraz etmedi. Gazef önden yürümeye başladı.

Bir Savaşçı Kaptan olarak kimse onu durdurmadı. Böylece Gazef’in aklındaki yere vardılar. Şehri en güzel görebileceğin yere.

E-Rantel’in dış duvarları şehirdeki en yüksek noktalardı. Bu yüzden de en iyi manzara buradaydı ve çok uzakları görebiliyordu.

Aşağıdaki onlarca insanın bunalttığı hava buraya ulaşmıyordu. Serin, temiz kış havası bedenlerine nüfuz etti.

“Ne harika bir manzara!” dedi delikanlı içten bir şekilde ve güneydoğu tarafına doğru baktı.

“Şurası Katze Ovası değil mi?”

“Evet. Namevtlerle dolu ve yılın her zamanı sis ile kaplı bir yer. Birkaç gün içinde bir savaş alanına dönecek.”

Soruyu cevapladıktan sonra Gazef derin bir nefes aldı ve zorla geri verdi. Temiz hava ciğerlerini doldururken bunun Ainz Ooal Gown hakkındaki huzursuz hislerini yok etmesini umdu.

“Bu cidden de muazzam bir manzara. Sırf bu manzara için bile Prenses’in astı olmaya değer. [Uçuş] büyüsünü kullanabilen büyücüler hep bu manzarayı mı görüyor? İçlerinde neden garip tipler olduğunu şimdi anladım.”

“Sanırım dünyayı bu şekilde görmek insanın bakış açışını cidden değiştirebiliyor.”

“Belki. Neden birkaç soyluyu buraya getirip işe yarıyor mu diye bakmıyoruz? Eğer tavırları değişmezse kenardan atıveririz. Tek taşla iki kuş.”

Gazef, Brain’in şakası üzerine çarpık bir şekilde gülümsedi. Eğer insanlar bu şekilde değiştirilebiliyor olsalardı Gazef gerekirse onları zincirlerle buraya getirirdi.

Climb nasıl cevap vereceğini bilmeyen bir ifadeyle bakakaldı. Bu da Gazef’in daha iyi hissetmesine neden oldu.

“Haha! Sizinle buraya gelmek cidden de çok iyi bir fikirmiş. Rahatladım şu anda.”

“Bunu duyduğuma sevindim. Peki… Bizi neden buraya çağırdın? Kimsenin bizi izlemediğine emin misin? Sakın bana üç taşaklı adamı manzara için topladığını söyleme. Ölmesini istediğin biri mi var yoksa?”

Brain’in ani agresifliği Gazef’i kaygılandırmıştı.

“Şey, Prenses’i koruyamamam ve Climb’ı da daha fazla eğitememem kötü olur ama… Sana borçluyum Gazef. Benden istediğin tüm kirli işleri memnuniyetle yaparım.”

Brain dalga geçmiyordu. Bakışlarından ciddiyet akıyordu.

“Öyle bir şey değil Brain. Öyle bir şey yapmanı istemiyorum.”

“Tertemiz bir hayat yaşamadığımın farkındasın değil mi?”

“Farkındayım Brain. Kılıcın kanla kaplı. Fakat benimki de öyle.”

“Senin durumunda o kanlar Krallık’ın düşmanlarına ait değil mi? Benimkiler arzularımın sonucu ve döktüğüm kanlar seninkilere hiç benzemiyor.”

“Günahlarından arınmaya falan mı çalışıyorsun?”

“Hayır, öyle bir şey değil. Seni yenebilmek için her şeyi yaptım. Hayatımı buna adadım. Yine de bu hedefimin özel bir şey olmadığını fark ettiğimde, yaptığım şeylerden pişmanlık duymadım. Ama sen bana bir iyilik yaptın, ben de bunun karşılığını vermek istiyorum. Sadece bu kadar. Çok düşünme.”

“O zaman, isteğim düşündüğün gibi bir şey değil. Ayrıca iyilikten kastın ne? Başkent’te karşılaştığımız zamanı mı kastediyorsun?”

Brain’in cevabı buruk bir gülümseme oldu.

“Kafana takma bunu. Ben bana yardım ettiğini hissettim.”

“Bana kafana takma dedikçe kafama daha çok takıyorum.”

Brain’in bu inatçı reddedişleri üzerine Gazef konuyu değiştirmeye karar verdi.

“Bu arada, sizi buraya getirmemde bir sebep olmadığını biliyorsunuz değil mi?”

“Ne?”

Climb tepki vermişti fakat Brain sadece bir kaşını kaldırdı.

“Biraz boş zamanımız varken üçümüzün sohbet etmesinin iyi olacağını düşündüm. Burası başkalarının benim hakkında ne diyeceğini dert etmeden konuşabileceğim aklıma gelen tek yerdi. Başkentte olsaydık sessizce içebileceğim bir yer de biliyordum gerçi.”

“Ne yani, cidden sadece muhabbet mi ediyoruz? Gizli emirlerin falan olduğunu düşünmüştüm…”

“Hayır, öyle bir şey değil. Nasıl desem…”

Savaş alanında her an ölebiliriz ve bu birbirimizi son görüşümüz olabilir. Böyle uğursuz bir şeyi nasıl söyleyebilirsin ki?

“Neyse boş ver. Ah doğru, Climb. O zırhın çok dikkat çekici. Başka bir renge boyamak daha iyi olmaz mı? O renkteyken savaş alanında ilk hedef alınan kişi olabilirsin.”

“Üzgünüm Stronoff-sama, bunu yapamam.”

Climb’ın cevabında hiç tereddüt yoktu.

“Bu zarif zırhı giyip savaş alanında ne kadar iyi iş çıkarırsam Prenses Renner adına o kadar çok onur vermiş olacağım. Ek olarak soyluların çoğu beyaz zırh giydiğimi biliyor. Tehlikeden korkup rengi değiştirdiğimi öğrenirlerse benimle dalga geçerler ve bu Renner-sama’nın işini de zorlaştırır. O yüzden savaş alanında kaderimle cesurca karşılaşmayı ve Prenses için kendimi kanıtlamayı tercih ederim.”

Gazef Climb’ın gözlerine baktığında söylemek istediği sözleri yuttu.

Prenses Renner senin ölmeni istemiyor.

Cesareti aptallık ile karıştırma.

Daha iyi bir gelecek için biraz zorluğa katlan.

Fakat aklına gelen hiçbir şey Climb’ı bu inatçı fikrinden vazgeçiremezdi.

Climb’ın da dediği gibi zırhı, Prenses Renner’ın bir bayrağı gibiydi. Kahramanca hareketleri nüfuzunu artıracaktı. Tam tersi de aynı şekilde azaltacaktı.

Climb Prenses Renner tarafından kurtarılmıştı ve bu yüzden “hayatım Prenses’e ait” gibi düşüncelere kapılmıştı. Gazef böylesine bir inancı yok etmenin bir yolunu bilmiyordu.

Kendisi ile Kral arasındaki sadakat ile aynı sayılırdı. Bu yüzden…

“Hayatımı seve seve Prenses Renner için veririm.”

Gazef’in kararını çoktan vermiş bu delikanlıya verecek cevabı yoktu.

“Hey, hey, hey! Neden her an ölecekmiş gibi konuşuyorsun? Endişelenme Gazef, Climb-kun’a göz kulak olacağım. Kendini nasıl bir tehlikeye sokarsa onu o tehlikeden çıkartacağım.”

“Eğer olay sadece İmparatorluk’un Dört Şövalyesi olsa kazanacağına şüphem yok fakat Brain… O adama karşı… Ainz Ooal Gown. Senin de hayatını kaybetmenden korkuyorum.”

“Ainz Ooal Gown cidden o kadar mı güçlü? Senin mekandayken ondan bahsettiğini hatırlıyorum.”

Şeytani kargaşadan sonra Gazef ve Brain oturup büyük turnuvadan sonra hayatlarının nasıl olduğuna dair tartışmış ve içmişlerdi. Ainz’in adı da orada geçmişti.

“Kesin bir şekilde söyleyebilirim ki hiçbir İmparatorluk şövalyesi seni yemez. Ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar Dört Şövalye de sana rakip değil. İmparatorluk’un en güçlü büyü kullanıcısı Fluder Paradyne de savaşa katılsaydı biraz da şansla kaçabilirdin. Fakat Ainz Ooal Gown’a karşı… Brain, üzgünüm ama oracıkta ölürdün.”

“O kadar güçlü demek. Ciddi anlamda ne kadar gücü var?”

“Tek söyleyebileceğim hayallerimizin çok üstünde olduğu Brain. Aklında istediğini canlandırabilirsin. Sonra da hayalini birkaç katına çıkar.”

“Eğer o kadar güçlüyse… Sebas-sama’ya karşı durabilir miydi acaba?”

“Sebas? Climb’ın bahsettiği şu yaşlı adam mı? O yaşlı beyefendi çok müthiş güçlü görünse de hâlâ Gown-dono’nun ondan güçlü olduğunu düşünüyorum.”

“Açıkçası inanmakta güçlük çekiyorum. Sebas-sama’dan daha güçlü birini hayal edemiyorum doğrusu. Daha önemlisi, neden ondan bu kadar saygıyla bahsediyorsun?”

“Değerli bir rakip. Yine de Kral’ın yanında bunu söylemiş olsam sorun olabilirdi.”

Brain omuz silkti.

“Bizimle iyi ilgilendin Savaşçı Kaptan-sama. Climb-kun, sen de Krallık için elinden geleni yaptın. Bana gelirsek, ben her şeye uyarım. O boş kafalı Prenses-sama kendi iyiliği için bile çok kibar.”

Bu gibi sözler Brain’e tam uyuyordu. Yine de kraliyet ailesine karşı bu saygısız tavırları görmezden gelinemezdi.

Kral’ın sadık adamı olan Gazef Stronoff sinirli bir şekilde kaşlarını çatmış olsa da bir savaşçı olan Gazef Stronoff adamın cesaretine karşı gülümserdi.

Eğer başka biri izliyor olsa Brain’i haşlarlardı fakat şu an yalnızca üçü konuşuyordu. O yüzden şu an savaşçı haline dönmesi yeterdi.

“Renner-sama’nın çok tozpembe olduğu doğru olsa da… Neyse, yeter. Climb zırhını boyamak istemiyorsa anlarım. O zaman lütfen kendinize dikkat edin.”

“Benim için endişelendiğiniz için teşekkür ederim ancak Prenses Renner bana, bu zırha yaraşmam için çok çalışmam gerektiğini söyledi. O yüzden fikrimi değiştirmeyeceğim.”

“Öyle mi? Peki o zaman.”

Rüzgar üçlünün arasından esti. Hava berrak maviydi ve bir savaşın patlak vereceğine dair hiçbir his barındırmıyordu. Gazef, bu ortama uygun olmayan bir şekilde Climb’ın ciddiyetle baktığını gördü. Çok fazla insanın ölmesine izin vermeyeceğini düşündüğünde kalbi hem neşe hem üzüntüyle doldu.

Bu düşünceleri aklından atarken Gazef konuyu değiştirmeye karar verdi.

“Bu arada, ikiniz ne hakkında konuşuyordunuz?”

Brain ve Climb birbirine baktı. Konuşan Brain oldu.

“Senin aksine bizim biraz boş zamanımız vardı. Ben de Climb’ı alıp biraz ayak işine giriştim. Bir kişi daha vardı, Lockmeyer. Bize şehrin mesihini göstermesini istedim. Şu adamantit seviye maceracı. Bu şehirde konuşlandığını duyduk o yüzden ziyaret edelim dedik.”

“Oh, Momon-dono değil mi?”

“Evet o. Başkentte geçerken görmüştüm. Şu ana kadarki en yüce savaşçı olduğunu söylediklerini duydum…”

Brain’in tavırları değişmişti. Artık daha ciddiydi.

“Ben de onunla birkaç şey tartışmak istedim.”

“Tartışmak?”

Gazef sözcüğü konuşmayı öğrenen bir papağan gibi tekrar etmişti. Brain’in ifadesi okuması zordu.

“Şu vampir hakkında. Shalltear Bloodfallen.”

Shalltear Bloodfallen.

Gazef’in rakibi Brain Unglaus’un ruhunu paramparça etmiş olan güçlü vampir.

İnsanlığın yenemeyeceği bir yaratıktı ve başkentte gözükmüştü.

Brain onun Jaldabaoth ile bir ilgisi olduğunu düşünmüştü fakat…

“Bu arada Momon-dono’nun o vampir Honyopenyoko’yu yenmek için özel bir büyülü eşya kullandığını biliyor muydun? Görünüşe göre ormanın bir bölümü bir patlama sonucu yok olmuş. Momon-dono geri döndüğünde tüm zırhı da büyük bir savaştan çıkmanın verdiği izleri taşıyordu.”

Gazef bunu Başkan’dan duymuştu.

“Ah evet. Duymuştum. Bu yüzden onunla konuşmak istedim. Bana kalırsa Shalltear Bloodfallen adamantit seviye bir maceracının bile yenemeyeceği bir varlık. Ondan şüphelendiğimden falan değil fakat işini cidden bitirip bitirmediğini sormak istedim. Ayrıca o Honyopenyoko vampiriyle de ilgileniyordum.”

“Onun gibi başka vampirlerin de olabileceğini mi söylüyorsun?”

“Evet, Climb-kun. Öğrendiğim kadarıyla Momon iki vampiri kovalıyormuş. Onların Honyopenyoko ile Shalltear olup olmadığını öğrenmek istedim.”

“Peki sonuç ne?”

“Şey o konuya gelirsek…”

Brain omuz silkti.

“Maalesef ki civarlarda değildi. Bir istek üzerine şehirden çıkmış. Ne zaman geleceği hakkında bir fikrim yok.”

“Üzücü. Ben de pek şanslı değildim. Momon-dono ile konuşma fırsatı bulamadım. Eğer biraz zamanım olsaydı onunla konuşmak isterdim. Hiç olmazsa başkenti kurtardığı için teşekkür etmek isterim.”

“Öyle mi? O zaman bu savaş bittiğinde neden birlikte gitmiyoruz? Şansımız varsa görüşebiliriz. Climb-kun, sen de gelmek ister misin?”

“Memnuniyetle.”

“Pekala! Bu işten sonra bir planım var artık. O adamantit seviye bir savaşçıdan bayağı bir şey öğrenebilirim.”

“Aynen öyle. Kesinlikle faydalı bir şeyler öğrenebiliriz. Ne tür düşmanlarla savaştığı falan… Kahramanlıklarını dinlemek isterim.”

“Vaay, bu sürpriz oldu. Sen böyle şeyleri sever miydin Gazef?”

“Ah, evet. Sonuçta ben bir savaşçıyım. Bu konulara ilgili olmam gayet doğal. Sağ salim dönmeye bakın olur mu?”

Gazef bakışlarını Katze Ovası’na yönlendirdi.

“Başkentte müthiş yemek yapan bir meyhane var. Savaş bittiğinde oraya kutlamaya gideriz. Ben ısmarlarım. Paramı öyle günler için biriktiriyorum sonuçta.”

“Umut edelim ki kutlamamız zaferimize olur.”

Brain Gazef’in yanına geldi ve onunla aynı yere baktı.

“Şey, ee… Iıı… Ben de gelebilir miyim?”

“Sen içebiliyor muydun Climb-kun? “

Krallık’ın yasalarında içki için belirli bir yaş olmasa bile ergenlik çağındaki bir çocuğa kimse içki satmazdı.

“Hayır, daha önce hiç içmedim. O yüzden emin değilim.”

“Öyle mi? O zaman küçük bir yudum alıp nasıl bir şey olduğuna bakmalısın. Başkalarıyla içmeni gerektirecek zamanlar olabilir. Şu anda olduğu gibi.”

“Evet. Güzelce bir içip üstesinden gelebiliyor musun diye bir bakmak güzel olabilir.”

“Anladım. O zaman umarım bana eşlik edersiniz.”

“Güzel! O zaman üçümüz de sağ salim dönmeliyiz. Hayatınızı bir hiç uğruna savurayım demeyin!”

Gazef sözünü bitirdikten sonra Brain ve Climb kafa salladı.

Önceki Bölüm Sonraki Bölüm

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.