Overlord - Bölüm 2.4: Savaş Hazırlıkları - 4

Çeviri : Kyuuseishu
Düzenleme : -
Beğeni : 15
Okunma : 1497
Tarih : 13 Eylül 2018 15:43:27

Kızıl, geniş bir bölge. Çorak, neredeyse hiçbir bitkinin bitmediği boş bir arazi. Ölümün kol gezdiği kanlı bir toprak.

Katze Ovası. Namevtlerin ve diğer yaratıkların gezindiği, yaşama karşı düşman olan bir yer.

Buradaki en tehlikeli şey günün hangi saati olursa olsun etrafı sarmış olan sisti. Bu sis sönük enerji izleri taşıyarak namevt tepkilerine sebep oluyordu.

Tek başına sis, yaşayan şeylere karşı bir şey yapmıyordu. Hayat enerjisini emmez ya da bir zarar vermezdi. Fakat bu sis büyülere karşı bir namevt gibi görünüyordu bu yüzden de diğer namevtleri tespit etmek için yapılan büyüleri engelliyordu. Bunun sonucunda çokça maceracı sisin içindeyken namevtler tarafından pusuya düşürülmüştü. 

Ancak şu anda sis yoktu. Görüş mesafesi o kadar harikaydı ki çok çok uzaklar bile görünebiliyordu. Sanki bu topraklar, gerçekleşecek savaş için gelecek olan kişileri kendine katacak yeni namevtlermişcesine selamlıyordu.

Namevtler sisle beraber dağılmıştı ve hiçbiri ortalıkta yoktu. Şu anda civarda hiçbir yaşayan yaratık yoktu ve tüm ovayı bir ölüm sessizliği kaplamıştı.

Yüzlerce yıl önce inşa edilmiş fakat şu anda yıkılmış olan kuleler topraktan mezar taşları gibi yükseliyordu. Elbette hiçbiri sağlam değildi.

Kuleler normalde altı katlıydı fakat üçüncü kattan sonraki her şey yıkılmış, molozları ise her tarafa yayılmıştı. Kalın duvarların yarısından azı sağlam duruyordu. Sebebi hava şartlarından çok canavarların kendi aralarındaki savaşlarıydı.

Bunun gibi bölgeler normal çimle kaplı ovalardan görünmez bir çizgi ile bıçak gibi ayrılıyordu. Bu yüzden Katze Ovası lanetli bir yer olarak anılıyordu.

Güneş, neredeyse bir yıldır güneş görmemiş toprakların üstünde parladı. Toprağın diğer tarafında, yaşayanların bölgesinde, sanki bu uğursuz bölgeye yukarıdan bakarmışçasına engin bir yapı beliriyordu.

Etraftaki ovalarda bulunmayan büyük kütüklerle inşa edilmiş bir yapıydı ve sağlam duvarlarıyla etraftaki tüm geçişi engelliyor gibiydi. Yapının etrafını dikkatlice kazılıp içleri tahta kazıklarla doldurulmuş hendekler çevirmişti. Bu, akılsız namevtlerden korunmak için yapılmıştı.

Hendeğin diğer tarafında sayısız bayrak dalgalanıyordu. Bayrakların çoğu Baharuth İmparatorluğu’nun nişanını taşıyan İmparatorluk bayraklarıydı. 

Bu beklendik bir şeydi. Sonuçta bu yapı, bu castrum* İmparatorluk ordusunun Katze Ovası’ndaki askeri üssüydü.

İmparatorluk bu operasyon için 60 bin şövalye getirmişti. Bu garnizon hepsinin barınmasına yeterdi. Bu da üssün ne kadar büyük olduğunun bir göstergesiydi. Ve bir hisar kadar dayanıklı olan bu heybetli castrum, kolayca savunulabilecek bir bölgeye kurulmuştu.

Bu castrum bir tepenin üstüne inşa edilmişti. Bu tepe Katze Ovası’na ait değildi, tamamıyla büyülü bir peyzaj çalışması ile oluşturulmuştu.

Baharuth İmparatorluğu gibi ulusal savunmasında büyü kullanıcıları kullanan bir devlet bile böylesine bir işi kısa sürede tamamlayamazdı. Bu yapı birkaç yıllık periyotlar içinde inşa edilmişti.

Normalde burası E-Rantel’i hedef alan işgalin başlangıç noktası olarak tasarlanmıştı. Bu yüzden de bu devasa castrum Krallık’ın yüz binlerce askeri tarafından gerçekleştirilen bir kuşatmaya bile dayanacak şekilde dizayn edilmişti.

Krallık bu castruma karşı hiçbir şey yapmamıştı çünkü böyle bir garnizona saldırarak harcayacak kadar iş güçleri olmamıştı.

Her ne kadar Krallık, İmparatorluk kendilerini işgal etmeye kalktığında birlik olsa da iş karşı tarafı işgal etmeye geldiğinde birkaç problem ortaya çıkıyordu. Her partinin işgal dışında yeterince derdi vardı, üstüne kazandıkları topraklar kullanılabilir olmayacaktı. Ayrıca bu işgali düzenleyen kişinin de parayı kendi cebinden vermesi gerekiyordu.

Sonuç olarak hiçbir soylu ateş hattında olmadığı sürece böyle bir işe girişmiyordu.

Üç tane griffin bu devasa castrumun üstünde uçuyordu. Geniş bir alanda uçmaya başlayıp ardından yavaş bir biçimde alçaldılar. Her şövalye bu hareketin, İmparator’un direkt emrinde olan İmparatorluk Hava Muhafızlarının selamı olduğunu bilirdi. Bu seremonik anlamı olan selam İmparator’un ulaklarının vardığı anlamına geliyordu.

Yerde, her birinin elinde İmparatorluk sancağı yer alan, daire şeklinde dizilmiş on kadar atlı şövalye bulunuyordu. Bu da yerdeki birliklerin karşı selamlamasıydı. Bir İmparatorluk ajanının gelişinin töreni. Griffinler şövalyelerin oluşturduğu dairenin ortasına indiler. Bu inişler, griffin süvarilerinin ne kadar iyi olduğunu gösterirdi. Üçü de yeteneklerinin ne kadar iyi olduğunu gösteren bir şekilde, zarifçe inmişti.

İndikten sonra İmparatorluk ulakları kendilerini gösterdi. Normalde buradaki şövalyelerin görevleri törensel karşılamadaki ağırbaşlılığı korumaktı fakat bu ulakların garipliği karşısında o kadar şaşırdılar ki ellerindeki sancaklar titreşti.

Bu titremenin sebebi, ona eşlik eden diğer ikisinden çok farklı şekilde giyinmiş olan adamdı.

Miğferini çıkartıp yakışıklı yüzünü gösterdikten sonra herkes onun kim olduğunu anlamıştı.

Sarı saçları rüzgar yüzünden biraz dağılmıştı ve gözleri bir deniz kadar maviydi. Ağzı demir gibi bir iradeyi simgelercesine sıkıca kapanmıştı. Adam müthiş bir şövalye örneğiydi.

Bu şövalyenin kim olduğunu bilmeyen bir kişi bile yoktu.

Daha önemlisi, adamın giydiği zırhı bilmeyen kimse yoktu. Nadir bir metal olan adamantitten yapılmıştı ve bir büyülü plaka zırh olması için özel şekilde efsunlanmıştı. Koca İmparatorluk’ta bunun gibi sadece birkaç zırh bulunuyordu.

Zırhı giyen bu adam İmparatorluk’taki en yüksek rütbeli şövalyelerden biriydi.

İmparatorluk’un Dört Şövalyesi’nden biri olan “Fırtına” lakaplı Nimble Ark dale Anock.

Görüntüsüne uyan yiğit bir ses ile şövalyelerden birine seslendi.

“Kumandanınızı arıyorum. İkinci Lejyon’dan General Kabein. Nerede olduğunu biliyor musunuz?”

“Efendim! General Kabein şu an Krallık’a karşı yapılacak saldırının planlandığı bir toplantıda! Anock-sama’ya General’in huzuruna kadar eşlik edebilirim!”

“Anladım. O zaman Büyücü Kral Gown-dono da mı burada?”

“Efendim, hayır efendim! Büyü Kral-dono henüz varmadılar.”

“Anlaşıldı.”

General’e haber verileceği ve Ainz Ooal Gown’dan önce varmış olması sebebiyle Nimble rahatlayarak iç çekti.

“O zaman bana yolu gösterir misiniz? Onunla konuşmam gereken bir konu var.”

Nimble yavaşça elleriyle göğüs cebinde gizlenmiş bir şeyi tuttu.


***


Nimble bir saat boyunca, yanında birkaç koruma ile, çadırın sahibi gelene kadar lüks bir çadırda beklemişti.  

Gelen kişi orta yaşlı, bembeyaz saçlı ve kibar bir hava yayan bir adamdı. 

Diğer şövalyeler gibi kuşanmış olsa da onlardan tamamen farklı bir izlenim veriyordu. Bir askerden çok soyluya benziyor denilebilirdi.

“Hoş geldin, Nimble.”

Yüzündeki gülümseme onu bir soyluya daha çok benzetmişti. Sesi böyle kasvetli bir savaş alanına yaraşmayan bir şekilde nazikçeydi.

Nimble da tören adabıyla onu selamladı.

Natel Inyem dale Kabein.

Asilzadelik yolunda şansını kaybetmiş bir soyluydu. Fakat yetenekleri yüzünden önceki İmparator tarafından tanınmıştı ve İkinci Lejyon’un başına getirilmişti. Her ne kadar dövüş yetenekleri konusunda çok iyi olmasa da yönetme yeteneği ile ünlenmişti. Söylenenlere göre hiç savaş kaybetmemişti. Onun komutası sayesinde İkinci Lejyon’un morali oldukça yüksekti.

Kabein’e eşlik eden şövalyeler ona olan saygılarını gizleyemiyordu.

“Size nasıl teşekkür etmeye başlayacağımı bilemiyorum General-dono. Her ne kadar bu seferin baş kumandanı olsanız da onca yolu benim için geldiniz.”

İmparatorluk ordusu sekiz lejyona bölünmüştü ve her lejyonun kumandanı “general” unvanını alırdı. Birinci Lejyon’un generali de “Feldmareşal” olarak bilinirdi ve tüm İmparatorluk ordusunun kumandanı olurdu.

Eğer Birinci Lejyon -ve Feldmareşal- savaşta değilse sonraki lejyonun generali onun pozisyonunu genel kumandan olarak devralırdı.

“Hayır hayır Nimble. Formaliteleri bir kenara bırak. Majestelerinin emriyle buradasın değil mi? Benim emrim altında değilsin. Benimle eşit konuşmalısın.”

Böyle demiş olmasına rağmen Nimble buruk bir şekilde gülümsedi.

İmparatorluk ordusu ilk olarak İmparator’a, sonra da Feldmareşal’e sadıktı. 

İmparatorluk’un Dört Şövalyesi, İmparatorluk’un en güçlü savaşçıları, çoğunlukla İmparator’un isteklerini taşırdı. Otorite bakımından bir generale eşit sayılabilirlerdi. Ancak yaş, tecrübe ve prestij bakımından hiçbiri Kabein’e eşit olamazdı. Yabancı kişiler de ortamdayken eşit olmaları çok zor olurdu.

Kabein, Nimble’ın bu endişeli yüzünü görünce hoşnut olmuştu.

“İmparator’un en güçlü savaşçıları olan Dört Şövalye’den birinin benim gibi yaşlı bir adamın yanında bu kadar resmi ve sert olması sinirimi bozuyor. En azından saygı eklerini kullanmasak?”

“Anlaşıldı, General Kabein.”

General Kabein onayını belli etmek için kafasını salladı.

“Yine de gelmek için iyi bir zamanı seçtin. Sis seni selamlarmışçasına dağıldı.”

“General Kabein, bence bu selamlama benim için değil, gerçekleşmek üzere olan trajedi için. Olacak şeyleri düşünmek bile beni ürpertiyor.”

“Bir trajedi demek… Peki o zaman Nimble, bu savaşın neyi amaçladığını söyler misin? Şu ana kadarki stratejimiz hep Krallık’ı yormak olmuştu, fakat bu sefer işler farklı. Şu anki hedefimiz E-Rantel’i diplomatik yollarla ele geçirmek. Bunu yapmak için de Krallık’ı muharebede yenmemiz gerekiyor.”

Kabein’in gözleri bunu söylerken sertleşmişti.

“Tarihi kayıtlara göre Krallık şu ana dek topladığı en büyük orduyu topladı. Her ne kadar şövalyelerimiz Krallık’ın zorla askere aldığı kişilerden çok daha iyi olsa da sayıları muazzam derecede olacak. Sıcak bir savaş ile çok fazla kayıp verilecek. Ve bunların hepsi, aldıktan hemen sonra Büyücü Kral’a teslim edeceğimiz E-Rantel için. Majesteleri ne düşünüyor böyle?”

“Bu soruyu cevaplamadan önce odadaki herkesi çıkarabilir misiniz?”

Yaşlı general konuşmak için ağzını açtı, fakat sonra kafasını salladı.

“Herkes dağılabilir.”

Kabein’in emrindekiler reverans yaptı ve odadan çıktı.

“İş birliğiniz için teşekkür ederim.”

“Zamanı boşa harcamak aptallık olur. Şimdi sebebi ne söyleyebilir misin?”

“Evet. Aslında buraya gönderilme nedenim Feldmareşal’i bu savaşın asıl amacına dair bilgilendirmekti.”

Nimble oturuşunu düzeltti.

“Bu savaşın amacı Büyücü Kral Ainz Ooal Gown ile iyi ilişkiler kurmak. Bunun için de ne kadar hayata mâl olursa olsun E-Rantel’i alacağız ve sonra iki taraf arasındaki bağları kuvvetlendirmek adına karşılıksız olarak Ainz Ooal Gown’a vereceğiz.”

“Biz de İmparatorluk’u korumak için hayatlarını tehlikeye atan şövalyelerden faydalanacağız demek. Ayrıca E-Rantel’i de teslim edeceğiz. Bu Büyücü Kral bu kadar şeye değer mi?”

“Değer.”

Kabein ellerini kalbinin üstünde birleştirdi ve gözlerini kapadı. Ardından cevap verdi.

“Anladım. Eğer majestelerinin arzusu böyleyse yerine getireceğim.”

“Size minnettarım.”

“Minnettar olmaya gerek yok. Gerçi bu Büyücü Kral’ı onaylama işi bambaşka bir mevzu.”

“O konuya gelirsek, bir isteğim var,” dedi Nimble.

Bu, buraya gelmesinin ana amacıydı.

“Büyücü Kral’dan saldırıya başlaması için bir büyü yapmasını isteyeceğiz. O büyüye kadar şövalyelerin saldırıya geçmesini geciktirmenizi rica edecektim.”

“Bu da ne demek? Büyücü Kral’ın sevgisini kendi kanımızı dökerek kazanmayacak mıydık?”

“Aynen öyle. Fakat aynı zamanda Büyücü Kral’ın gücünü de öğrenmek istiyoruz. Bu yüzden de Büyücü Kral’a yapabileceği en güçlü büyüyü yaptıracağız. Majesteleri nasıl bir büyü olduğunu görebilmek için böyle bir şey istedi.”

“O zaman Büyücü Kral… Düşmanımız mı?”

“Şimdi anladınız işte. Büyücü Kral Ainz Ooal Gown İmparatorluk’un düşmanıdır.”

“Eğer durum buysa şövalyelerimi Büyücü Kral büyüsünü kullana kadar bekleteceğim. Fakat nasıl bir büyü olabilir ki? Basit bir ‘Alev Topu’ değildir umarım!”

“Dediğiniz gibi. Neler yapabildiğini görmemiz lazım. Ancak Paradyne-sama’nın saldırı büyülerinden daha güçlü olduğunu varsayabiliriz.

Kabein gözleri açıldı. Fakat bu sadece bir anlığınaydı.

“Anladım. O güçlü büyü kullanıcısından daha güçlü biri olduğuna inanmakta güçlük çeksem de cidden öyle bir güç barındırıyorsa majestelerinin neden onunla iyi ilişkiler kurmak istediğini anlıyorum.”

Nimble sessiz kaldı.

“Yüzlerce kişiyi tek seferde öldürmek güçlü bir saldırıdır. Karşı tarafın saldırısını delmek için iyi bir şanstır. Yanımızda böyle bir güç olursa daha az kayıp veririz.”

Keşke hepsi bu kadar olsa, diye düşündü Nimble.

Dört Şövalye’den ikisi olan “Şiddetli Patlama” ve “Yıldırım Topu” ile konuştuktan sonra Ainz’in gücünün ölümlülerin hayal edebileceğinden çok fazla olduğunu anladılar. Binlerce, hatta sıkı bir şekilde dizilmişlerse on binlerce kişiyi tek seferde öldürecek büyüler kullanıyor olabilirdi. Bu ona biraz şaibeli gelse de diğer ikisi bu konuda aynı şeyi düşünüyorsa doğru olma ihtimali yüksekti.

Kabein’in de dediği gibi, İmparatorluk’un güvenliğini sağlayan şövalyelerin ölmesi çok büyük bir kayıp olurdu. 

Ainz’in pısırık biri çıkması çok eğlenceli bir durum olsa da şu anda yoldaşlarının dediğine inanmak istiyordu.

“Ah, General. Sizden istediğim bir şey daha var. Büyücü Kral askerlerini ön tarafa getirecek. Onları savaş alanına kadar eşlik edeceğinizi umuyorum.”

“Anlıyorum. Kaç bin askeri var?”

“O konuda…”

“Konuşmanızı böldüğüm için beni affedin Kabein-dono, Nimble-dono!”

Bu çığlık çadırın dışındaki şövalyeden gelmişti.

Kabein dışarıdaki adamla konuşmadan önce özür dilermişçesine Nimble’a baktı.

“Gir.”

İçeri giren kişi kıdemli bir şövalyeydi.

“Neler oluyor? Acil durum mu var?”

“Efendim! Büyücü Kral’ın sancağını taşıyan bir vagon ana kapıya vardı. Giriş için izin istiyorlar. Girmelerine izin verelim mi?”

Şövalyenin gözleri önce Nimble’a, sonra Kabein’e döndü. Nimble’a karşı kafasını eğdi.

“Anlaşıldı. Bırakın geçsinler.”

“Efendim… Vagonu inceleyelim mi?”

Kimse nöbetçiler tarafından incelenmeden garnizona giremezdi. Normal prosedüre göre gelenlerin illüzyon ile kılık değiştirmiş kişiler olmadığını teyit etmek için büyü kullanılırdı.

Eğer Krallık’ta olsalardı bu aramalar için büyü kullanmaları gerekmezdi. Burada kullanılmasının sebebi ise büyünün İmparatorluk’un temel gücü olmasıydı. Büyünün korkutucu gücünün farkındaydılar ve bu yüzden büyü kullanımına karşı da tedbirliydiler.

Bu özellikle de yüksek büyülü teknolojilere sahip bunun gibi devasa askeri üslerde geçerliydi. Eğer bu teknolojiler sızdırılacak olursa İmparatorluk’a büyük zarar verirdi. İmparator Jircniv bile gelse muhafızlar tarafından incelenmek zorundaydı.

Bu yüzden de gelen ziyaretçiler müttefik ülkelerden de olsa… Hayır, özellikle de müttefik ülkelerden oldukları için incelemeye tabi tutulurdu.

Ancak bunun uygulanmasına izin verilmediği bazı durumlar da olurdu.

Kabein tekrardan Nimble’a baktı.

Ağır atmosfer ve göğsünde taşıdığı eşyanın yükü altında ezilen Nimble sadece buruk bir şekilde gülümsedi.

“General Kabein, özür dilerim.  Onlar İmparatorluk’un çok önemli misafirleri. İstisnanın da istisnası olmak üzere böylece geçmelerine izin verin.”

Kabein’in şu ana kadar sıcak bir gülümseme olan yüzü birden duygusuz bir maske gibi donuklaştı.

Nimble, kendi otoritesini aşan bir konu hakkında emir vermişti.

Ne kadar nazik bir adam olursa olsun kimse kendi adamları adına başkasının emir vermesinden mutlu olamazdı.

Nimble, Kabein’in ciddileşmesinin nedenini anlıyordu fakat bu vermesi gereken bir emirdi.

Yoksa…

Nimble göğsündeki eşyayı çıkarıp çıkarmamak hakkında düşünürken General Kabein konuştu.

“Eğer bu İmparator’un emriyse uymak zorundayız. Sonuçta İmparatorluk ve içindeki her şey majestelerinin komutasındadır.”

“Anladığınıza sevindim General.”

Nimble’ın tuttuğu obje bir imparatorluk fermanıydı. Bir parşömene yazılmıştı ve sahibinin İmparator’un tüm otoritesine sahip olma yetkisi tanıyordu. Bu yetki savaşa katılan herkesi kapsıyordu. Bu savaşta Nimble, Kabein’den daha yüksek rütbede olabilir ve General’in kaderine istediği gibi karar verebilirdi.

Bir anlığına Nimble rahatladı çünkü saygı duyduğu biri ile olan ilişkisini mahvetmek istemiyordu. Ardından tekrar gerildi çünkü bu, rahatlayacak bir zaman değildi.

“O zaman şu Büyücü Kral’ı karşılamaya gidelim mi? Sonuçta majestelerinden çok fazla övgü almış. Eminim ki büyük kahramanlara rakip olabilecek biridir.

Nimble gitmek istemiyordu.

Diğer Dört Şövalye ile -hayır, şu an kendisi dahil sadece üç kişi kalmışlardı- konuştuktan ve onlara ne dediğini hatırladıktan sonra Nimble’ın ifadesi buruk bir hâl aldı. Ancak General’i takip etmekten başka bir seçeneği yoktu.

“Tabii ki General. Sizinle gelmeme izin verin.”

Garnizon’un dışında şövalyeler tarafından eşlik edilen muazzam bir vagon ilerliyordu. Bakanların şaşırmasını sağlayan şey bir sürücünün olmamasıydı ve normal bir at tarafından da çekilmemesiydi. Sanki arabayı çeken şey pullu bir ata benzeyen bir canavardı.

Nimble etrafındaki şövalyelere ve Kabein’e seslendi:

“Kılıçlarınızı misafirimiz içi kaldırın.”

Ne? Nimble tüm askerlerin ve Kabein’in yüzlerindeki ifadeye bakarak böyle düşündüğünü tahmin edebiliyordu. Kılıçları kaldırarak karşılamak sadece çok yüksek mevkideki kişiler için yapılırdı.

Diplomatik olarak müttefik ülkelerin liderlerine kılıç kaldırmak oldukça yaygın bir olaydı.

Fakat bu olay askeri üslerde gerçekleşmezdi. İlk olarak kimse yabancı yüksek rütbeli bir kişiyi askeri üste karşılamazdı bile.

İnsanların ülkelerinde bile laf dalaşları ve rekabet olurdu. Kimse bu kadar açık fikirli olamazdı.

Kılıç kaldırmak yabancı biri için güvenli, açık bir alanda yapılmalı. Askeri bir üste değil. Şu anda askerler böyle düşünüyor olmalıydı.

Ayrıca başka bir nokta daha vardı.

Savaş alanında asla kılıç kaldırılarak selamlanmazdı.

Bunun sebebi askerlerin kılıç kaldırdığı kişiyi kendi kumandanlarından daha üstün biri gibi görebilecek olmalarıydı. Bu, bir savaş alanının yazılı olmayan kurallarından biriydi.

Dört Şövalye’den biri olarak Nimle askerlerin hislerini çok iyi anlıyordu. Ancak…

“Beyler, lütfen kılıçlarınızı kaldırın.”

Nimble kendi sözlerini çelik gibi tekrarladı.

Bunun ardından Kabein iç geçirdi.

“Adamı duydunuz. Büyücü Kral gelirken kılıçlarınızı sunun.”

Kabein’in emirleriyle birlikte endişeli askerler rahatladı. Bu bir emirse tek yapmaları gereken emre uymaktı. Çok fazla düşünmeye gerek yoktu.

Nimble Kabein’e teşekkür dolu bir bakış fırlattı. Fakat Kabein’e bakarken adamın yüzünde acı bir ifade olduğunu fark etti. Senin için zor olabilir, ama benim için çok daha zor, dermiş gibi bakıyordu.

Vagon önlerinde durdu.

Nimble’ın birkaç sebepten ötürü nefesi daralmıştı.

İlk sebep vagonun kendisinin nefes kesici derecede güzel olmasıydı. Ana rengi bir gece kadar siyahtı ve vagonun ana gövdesini ayrıntılı dekorasyonlar süslüyordu. Dekorasyonlar hafif parlak renkte saf altın ve bronzdandı ve bu da vagona şık ve klas bir hava veriyordu. Her ne kadar süslemeler biraz abartılmış olsa da göze de çok batmıyordu. 

Nimble zaman zaman İmparator’un şahsi vagonunu sürme fırsatı bulmuştu ve şu anda emindi ki İmparator’un vagonu bunun yanında bir el arabası gibi kalırdı.

Onu çok şaşırtan başka bir sebep ise vagonu çeken yaratıktı. Bu bir yaratıktı, çünkü sıradan bir at olmasına imkan yoktu. Yaratık hafif bir şekilde, “gururu” diye ses çıkararak hırlıyordu ve nispeten açık olan ağzından keskin dişleri görünebiliyordu. Tüm vücudu tıpkı bir sürüngenmiş gibi pullarla kaplıydı ve pulların altında da kaslar vardı.

Bu, sanki vahşiliğin ve şiddetin at şeklinde vücut bulmuş hâli gibiydi.

Yaratığın etrafındaki herkes ağır bir şekilde tetikte bekliyordu. Nimble hızlı ve derin nefesler almaya başladı. Sırtı ve avuç içleri terlemeye başlamıştı. Yaratık o kadar korkutucuydu.

Bu panik dolu nefeslerin arasında vagonun kapısı açıldı.

İçinden bir kara elf kızı indi.

Kimse düşünemedi ve konuşamadı. Herkesin gözleri istemsizce kıza kaymıştı.

Kıvrımlı siyah bir asa tutan kız tatlıydı. Büyüdüğünde kesinlikle çok can yakacaktı. Güzelliği yüzünden erkekler her istediğini yapabilirdi. Ağırbaşlı ifadesi bile ay ışığı altında filizlenen bir çiçeğe benziyordu.

Fakat ellerindeki şeyler görüntüsüyle tamamen zıtlık oluşturuyordu.

Bunlar eldivenlerdi.

Sol eldiven kötülük dolu bir görünüme sahipti ve bir iblisin elini andırıyordu. Kıvrık dikenlerle kaplıydı ve siyah bir metalden yapılmışa benziyordu. Parmak uçları sivriydi ve etrafına garip bir salgı gibi pis bir parlaklık yayıyordu. Buna tek bir bakış bile gören kişiyi ruhunun derinliklerine kadar dehşete boğabilirdi.

Diğerinin tam zıttı olan sağ eldiven ise bir bakirenin saf ve temiz elini andırıyordu. Rengi beyazdı ve ince bölümleri altın nakışlarla dikilmişti. Bu da onun narin güzelliğine güzellik katıyordu. Dikkatleri kendine, çiçeğin kendine arı çekmesi gibi çekiyordu ve bakanlar tıpkı dünyadaki en güzel şeyi görmüş gibi, ruhlarını kaybedecekmiş gibi hissediyordu.

“A-Ah, Ainz-sama. Sanırım vardık.”

“Evet vardık. Teşekkürler Mare.”

Bu sözle birlikte başka bir figür kendini gösterdi.

O sırada hava birden ağırlaştı ve karamsarlıkla kaplandı.

Orada olan herkesin tüyleri diken diken olmuştu. Bu bir düşmanlık hissi değildi. Açıklaması çok zor olan bir histi.

Ainz Ooal Gown bir arcane büyü kullanıcısından beklendiği gibi giyinmişti. Simsiyah bir cübbe giymişti ve cübbenin üstünde de siyah, acayip bir pelerin asılıydı. Beklenenin aksine pek fazla süslenmemiş bir asa tutuyordu. Boynunun etrafında mücevherli, gümüş bir kolye asılıydı. Yüzünde de garip bir maske vardı.

“Sizi ve maiyetinizi selamlıyoruz ekselansları Büyücü Kral Ainz Ooal Gown.”

Nimble kafasını eğdi fakat selamlamayı devam ettirmek için birinin konuştuğunu duyamadı.

Kabaca olduğunu bilmesine rağmen arkasına bakmak zorunda kaldı.

Arkasındaki General ve şövalyeler donup kalmıştı. Büyücü Kral’ın varlığı tarafından tamamıyla ezilmişlerdi ve hareket edemiyorlardı. 

Onları anlayabiliyordu fakat bu harekete devam ederlerse işler pek iyi gitmeyebilirdi.

En sonunda Nimble’ın düşüncelerini General yok etti.

“Bölük!”

Bu bağrış Kabein’e aitti. Onun gibi soylu birine yakışmayacak şekilde sert bir emir vermişti. Fakat bu sertlik rütbesi olan generalliğe tamamen yakışıyordu.

“Ekselansları Büyücü Kral’a selam olsun!”

“Efendim!”

Şövalyeler koro hâlinde tekrarladı ve aynı anda kılıçlarını Ainz için çektiler. 

“Karşılamanız için siz İmparatorluk’un onurlu şövalyelerine teşekkürlerimi sunuyorum.”

Bu oldukça normal bir cevaptı. Ancak bu onu daha da korkutucu yapıyordu. Sanki bir canavar insan gibi davranmak için elinden geleni yapıyor gibiydi. Maskenin altındaki yüzü duymuş olan Nimble için bu his çok daha kuvvetliydi.

“Lütfen kafalarınızı kaldırın.”

Bunu ilk dediğinde kimse cevap vermedi.

“Kafanızı kaldıramıyor musunuz?”

İkinci seferde kafalarını kaldırdılar. Sonuçta üçüncü soruya kadar beklemek sadece birinin kendi kralına bahşettiği bir onurdu.

“Ekselansları, kafalarını anında çevirmemiş kişilerin kusuruna bakmayın.”

Şövalyelere kısa bir bakış atınca dudaklarının ve yüzlerinin renginin attığını gördü.

“Sizi gördükleri için çok heyecanlandılar ve kendilerini unuttular ekselansları.”

“Hayır, özür dilemesi gereken benim. Savaş alanına gidiyoruz diye heyecanlanmıştım. Hiçbirinizi suçlamadığımı anlarsınız umarım.”

Ainz omuzlarındaki siyah pelerini çekti. Simsiyah kumaştan yapılma pelerin bir kuzgunun kanatları gibi omuzlarından indi. İndiği anda etrafını saran soğuk, baskın hava sanki hiç var olmamış gibi yok oldu.

Tek kalan şey sıradan bir insan havası veren sıradan biriydi.

Korkutucuydu.

Nimble şu an şiddetli bir şekilde böyle hissediyordu.

Ainz’in ve yoldaşlarının canavarımsı doğasını biliyordu. Yine de karşısında duran adam oldukça sıradan duruyordu ve bu da korkularını daha çok artırıyordu. Büyük bir yırtıcının kendisine doğru yaklaştığını hissediyor gibiydi.

Hiçbir şey bilmeyen şövalyeler büyük ihtimalle durumun ne kadar garip olduğunu düşünüyordu. Hava gitgide artan bir endişeyle doldu. Kabein anlamış gibi duruyordu. Aklından çok kalbini ve ruhunu kullanmıştı. Şu anda karşısında duran kişiye karşı nasıl bir tavır takınması gerektiğini artık anlamıştı.

“Lütfen bendeniz, Nimble Ark dale Anock’un size kampta eşlik etmesine izin verin.”

“Öyle mi… Peki, her ne kadar zahmet olacaksa da kabul ediyorum.”

“Anlaşıldı. Pekala, bu, seferin kumandanı General Kabein.”

“Ben Kabein, ekselansları. Garnizonda size sıkıntı veren bir şeyle karşılaşırsanız lütfen beni bilgilendirin. Hemen icabına bakarım. Size hizmet etmesi için buradaki şövalyelerden istediğinizi seçebilirsiniz.”

“Gerek yok. Bir astım var zaten.”

Kara elf kızını işaret etti.

“Ayrıca her türlü eksikliği kendim temin edebilirim.”

Kabein dondu kaldı.

Asıl amacı Ainz’e hizmetçiler vererek garnizonda garip şeyler yapmasını engellemekti.

Fakat adam bunu reddetmiş. Bu cevabı sadece güçlü kişiler verebilirdi.

Ancak Kabein’in durumunda böyle şeylere izin vermezdi. Böyle giderse asla fikir birliğine varamazlardı.

Nimble da Kabein’i desteklese de bu durumu öylece bırakamazdı.

“Öyle mi? Lütfen ekselansları, bir şeye ihtiyacınız olursa bize haber edin. General Kabein, bundan sonra işleri bana devretmenizde sakınca yoktur umarım.”

“Yok.”

“Ah, bahsetmeyi unuttuğum bir şey var.”

“Nedir o, ekselansları?”

“Bu savaşı bir büyü ile başlatacakmışım sanırım. O sırada kendi birliklerimin de savaşa girmesini istiyorum. Umarım buna müsaade edersiniz.”

“Müsaade sizindir.”

Daha önce konuştukları için Kabein anında razı olmuştu.

Fakat bilinmeyen bir dürtü alnının kırışmasına sebep oldu.

“Fakat savaş birkaç gün içinde başlayacak. Yarın bile başlayabilir. Birlikleriniz ne zaman varacak ekselansları? Çok fazla bekleyemeyebiliriz.”

“Sorun değil. Yakındalar.”

Bu cevap Nimble’ın kalbindeki endişeleri daha da artırdı. Gökyüzüne baktığında havayla nakledilen herhangi bir birlik göremedi.

Kabein de onunla aynı endişelere sahip olmalıydı. Doğal olarak garnizon çok yoğun bir güvenlik ağı ile çevrelenmişti. İmparatorluk birlikleri dışında birilerinin yaklaşması durumunda hemen generallerden birine haber verilirdi. Yoksa rapor kayıp mı olmuştu?

Nimble etrafına baktı fakat kimsenin bir şey bilmediği açıktı.

“Özürlerimi sunarım. Yakınlarda demem yanlış oldu. Şey, demek istediğim hemen buraya gelebilirler.”

“Ne…?”

Hâlâ aklında bir sürü sordu vardı fakat Kabein konuşmaya başlayınca bunları bir kenara bıraktı.

“Kaç asker gelecek?”

“Beş yüz civarı.”

“Beş yüz…”

Her ne kadar Kabein tepkisini ustaca gizlemiş olsa da Nimble kendi hayal kırıklığını saklayamadı.

“General, ekselanslarının birliklerini İmparatorluk ordusu ile entegre etsek bir problem olur mu?”

Ainz’e olan sadakatlerini gösterebilmek için İmparatorluk’un bir okyanus kadar insan kanı dökmesi gerekecekti. Ainz’in birliklerinin mevzilendirilme şansı yoktu, bu yüzden onları İmparatorluk ordusu ile kaynaştırmak en iyisiydi.

“Eğer sadece beş yüz taneyse formasyonumuzu düzenlememize gerek yok. Büyücü Kral’ın onur muhafızına gelirsek, belki de bu görevi ona bırakmalıyız.”

Demeye çalıştığı şey “savaşa atlamak için çok da istekli olmayın,” idi. İmparatorluk ordusu Ainz’e samimiyetlerini göstermek için önden gidip kayıplar verecekti. O yüzden Ainz’in birliklerine iş yüklemek sorun olurdu.

Ainz, Nimble’ın önerisini kafa sallayarak onayladı. Nimble rahatlayarak iç geçirdi fakat tam sakince düşünmeye başladığında bunun mantıklı olmadığını fark etti. Sadece beş yüz asker ne yapabilirdi? Bundan olsa olsa göstermelik bir eskort birliği olurdu. 

Ancak sonradan olan şeyler Nimble’ın tüm tahminlerini aşıyordu.

Ainz bir şeyler mırıldanarak bir büyü yapıyor gibi görünüyordu.

“Beni duyabiliyor musun Shalltear? ‘Geçit’i bulunduğum bölgeye aç ve birlikleri gönder.”

Ainz’in maskesinin altındaki gözler hareket etti.

“Güzel. General, birliklerimi çağırdım.”

Konuşmasını bitirdiği anda hava birden büküldü.

Siyah, yarı küresel bir cisim Ainz’in arkasında belirdi.

Nimble az önce ‘Geçit’ diye bir şey duymuştu.

Geçit açıldı ve içinden çıkanlar…

Tüm dünya bir anda sessizliğe büründü.

Hiçbir sesin olmamasının verdiği gariplik tüm havayı kaplamıştı. 

Beş yüz asker bir anda ortaya çıkmıştı. İmparatorluk’un 60 bin güçlü askerine karşı sayıları oldukça az olsa da kimse bu beş yüz askeri küçümseyemezdi.

Karşılarındaki canavarımsı asker birliği ne kadar güçlü olduklarını net bir şekilde belli ediyorlardı.

Ainz, sessiz izleyicilerin önünde birliklerini tanıttı:

“Benim askerlerim bunlar olacak.”



Çeviri Notları:

*Castrum: Roma döneminde kışla olarak kullanılan büyük, surla çevrelenmiş yapılar.



 


Önceki Bölüm Sonraki Bölüm

Lütfen okuduğunuz bölüme yorum yapmayı unutmayınız. Unutmayın ki yaptığınız her yorum çevirmenleri cesaretlendirir ve mutlu eder. İyi okumalar.